MAĞARA ADAMI
Ferman.
Bu isim mafya dünyasında , fısıltıyla söylenirdi.
Yüksek sesle söylemeye kimsenin götü yemezdi.
Otuz dört yaşındaydı.
Ama yaşından çok daha ağırdı.
İki metreye yakın boyu, taş gibi vücudu, geniş omuzları… Sokağa adım attığında insanlar refleksle yol verirdi.
Esmer teni, güneşten yanmış gibi sertti.
Saçları hafif uzundu. Dağınık ama bilinçli bir dağınıklık.
Çenesindeki sertlik, bakışlarındaki soğuklukla birleşince… insanın içine işliyordu.
Kolları dövmelerle kaplıydı.
Her biri ayrı bir hikâye.
Kan.
İhanet.
İntikam.
Ferman konuşmazdı çoğu zaman.
Gerek de duymazdı.
Çünkü o sustuğunda bile herkes ne demek istediğini anlardı.
Çünkü Ferman…
Mafya’nın korkusuydu.
Ve aynı zamanda en büyük günahıydı.
Senelerdir sevdiği kadın vardı.
Banu…
Onu ilk gördüğü gün bitmişti aslında.
Ama o bunu yıllar sonra anladı.
Sonunda sevgili olmuşlardı.
Ferman’ın hayatında ilk defa bir kadın “önemli” olmuştu.
Ama Banu…
İpe sapa gelmez bir kızdı.
Gece onun zamanıydı.
Barlar…
Pavyonlar…
Yüksek sesli müzik…
Alkol…
Ve her gece başka yüzler.
Ferman başta sustu.
Sonra uyardı.
Sonra sertleşti.
Ama Banu…
Hiçbirini umursamadı.
Bile bile yaptı.
Sınırları zorladı.
Ferman’ı zorladı.
Sonunu bile bile yaktı.
O gece…
Her şey bitti.
“Banu yine barda.”
Haber böyle geldi.
Ama bu sefer farklıydı.
“Yalnız değil… bir adamla.”
Ferman sustu.
Sigaranın ucundaki ateş parladı.
“Öpüşüyorlar…”
İşte o an…
İçinde kalan son parça da kırıldı.
Barın kapısı tekmeyle açıldı.
Müzik bir anlığına bastırıldı.
Ama Ferman’ın gelişi…
Her şeyi susturdu.
İnsanlar dönüp baktı.
Sonra bakmamaya çalıştı.
Ama herkes gördü.
O yürüyüşü.
O karanlığı.
O öfkeyi.
Ferman içeri girdiğinde…
Orası artık bar değildi.
Savaş alanıydı.
Gözleri onu buldu.
Hemen.
Banu.
Bir adamın kollarında.
Gülüyordu.
Dudakları o adama değiyordu.
Ferman durmadı.
Yürüdü.
Masaya ulaştığında…
Adam daha ne olduğunu anlamadan yerdeydi.
Bir yumruk.
Sonra bir tane daha.
Sonra…
Kontrol yoktu.
Sandalyeler devrildi.
Camlar kırıldı.
İnsanlar kaçtı.
Bağırışlar yükseldi.
Ama Ferman durmadı.
Taş üstüne taş bırakmadı.
Banu köşede kalmıştı.
Şok içinde.
Ama korkudan çok…
İnat vardı gözlerinde.
Ferman ona döndü.
İlk defa.
Son kez bakar gibi.
“Bitti.”
Tek kelime.
Banu güldü.
Sinirli.
Umursamaz.
“Zaten başlamamıştı ki.”
İşte o an…
Ferman onu gerçekten sildi.
O geceden sonra…
Ferman değişti.
Zaten iyi değildi.
Ama artık…
Daha kötüydü.
Kadınlar?
Sadece birer ihtiyaç oldu.
Tek gecelik.
İsimsiz.
Duygusuz.
Hiçbiri Banu değildi.
Hiçbiri olamazdı.
Ama Ferman da artık umursamıyordu.
Çünkü içinde kalan tek şey…
Nefretti.
Celal bir gün omzuna vurdu.
"Kızlar eğlencedir dostum… çak ve geç."
Ferman bir şey demedi.
Ama zamanla…
Hak verdi.
Bugün de farklı değildi.
"Celo… ayarla bir kız. Temiz olsun. Gönder eve."
Celal sırıttı.
"Oldu bu iş."
Gece ağırdı.
Hava bile boğuyordu insanı.
Ferman’ın o küçük evi…
Sadece bunun içindi.
Duygudan uzak geceler için.
Masaya oturdu.
İçti.
Bir kadeh.
Bir tane daha.
Ama sarhoş olmadı.
Olmazdı zaten.
Bekledi.
Saat geçti.
Ses yok.
Kapı çalmadı.
Siniri yükseldi.
Telefonu aldı.
"Nerde lan kız?"
Celal’in sesi geldi.
"Dostum eve gelemedi kız… barda. Senin odanın kapısının önünde."
Ferman sırıttı.
Yavaş.
Tehlikeli.
Ayağa kalktı.
Ceketini aldı.
Arabaya bindi.
Motor çalıştı.
Ve yarım saat sonra…
Oradaydı.
Aynı gece…
Başka bir hayatın kırıldığı geceydi.
Çiçek…
Bugün ilk defa o bara gelmişti.
Aslında hiç gelmezdi.
Onun dünyası buralar değildi.
Ama bugün…
Hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Amcasının oğluyla nişanlıydı.
Düğün günü…
Adam gözünün içine baka baka söylemişti:
"Seni sevmiyorum. Başkası var."
O an Çiçek’in içi boşalmıştı.
Günlerce ağladı.
Yemedi.
Konuşmadı.
Sadece sustu.
Ablası dayanamadı.
"Kalk kızım… az dağılacağız. Ne bu halin?"
Zorla getirdi onu buraya.
Işıklar…
Müzik…
Yabancı insanlar…
Çiçek kendini ait hissetmiyordu.
Ama kalabalığın içinde kaybolmak istedi.
Belki acısı da kaybolur diye düşündü.
Masaya oturdu.
Etrafına baktı.
Kadınlar farklıydı.
Erkekler daha da farklı.
İçkiler masadaydı.
Çiçek daha önce hiç içmemişti.
Ama o an…
Umursamadı.
Elini uzattı.
Yanlış bardağı aldı.
Ve tek seferde içti.
Birkaç dakika sonra…
Bir şeyler değişti.
Baş dönmesi.
Kalp çarpıntısı.
Gözleri bulanıklaştı.
"Noluyor bana…"
İlk defa içtiği için sandı.
Ama bu…
Başka bir şeydi.
Ayağa kalktı.
Denge kayboluyordu.
Lavaboyu bulması lazımdı.
Yürümeye başladı.
Ama adımları düz gitmiyordu.
Etraf kayıyordu sanki.
İnsanlar birbirine giriyordu.
Sesler uzaktan geliyordu.
Ve tam o anda…
Birine çarptı.
Sert.
Duvar gibi.
Ferman.
Çiçek geriye sendeledi.
Düşecekti.
Ama Ferman kolundan tuttu.
Sert.
Ama düşmesini engelleyecek kadar kontrollü.
Çiçek başını kaldırdı.
Gözleri bulanıktı.
Ama gördü.
O adamı.
O karanlığı.
O sertliği.
Ferman kaşlarını çattı.
Kızın haline baktı.
Sarhoş gibiydi de birde başka bir şey gibi .
Bu başka bir şeydi.
"İyi misin?" dedi sertçe.
Çiçek cevap veremedi.
Sadece baktı.
Gözleri yavaş yavaş kapanırken…
Ferman’ın koluna tutundu.
Ve o an…
İkisinin de haberi yoktu.
Hayatları…
Geri dönülmez şekilde değişmek üzereydi.
Çiçek iki dakika sonra kendine geldi .
Ferman’ın kollarında olan kız gözlerini açtı.
“Yaaaa… beni kucakladın sen!” dedi, hafifçe sendeleyerek.
Ferman dudaklarının kenarında kısa bir sırıtmayla kafasını salladı. Kız sarhoştu, gülerek ellerini hafifçe salladı.
“Aynen,” dedi Ferman, sesi sert ama eğlenceli bir tonla.
Çiçek gözlerini kısarak Ferman’ın kollarındaki kaslara baktı. Dudaklarından hafif bir ıslık çıktı.
“İyiymiş he…”
“Nasıl yaptın bunları?” diye ekledi merakla, elleri kolları tararken.
Ferman hafifçe gülerek başını eğdi. Sessiz bir güldü; ama o gülüş bile mahallede fısıltıyla anılacak kadar etkilidir.
“Sen o kız mısın?” dedi sonunda, derin bakışlarla.
Çiçek hafifçe kafasını salladı, yüzünde şaşkın ama hafif bir gülümseme:
“Evet… ben o kızım, salak kız…”
Ferman yine güldü, bu sefer kısa bir kahkaha. Ardından Celal’i düşündü, hafif homurdanarak:
“Celo, kimi gönderdin oğlum bana…”
Çiçek merakla Ferman’a baktı. Gözleri hafif bulanıktı, elleri kolları hâlâ titrekti.
“Odaya geçelim mi, güzelim?” diye sordu Ferman, sesi hala sert ama kontrol altındaydı.
Çiçek etrafına şaşkın gözlerle baktı, biraz çekingen:
“Ama… ben eve gidicem.”
Ferman durdu, sert bir bakışla:
“Evde mi rahat edersin yani?”
Çiçek hafifçe gülümsedi, sarhoş ve dalgın:
“Evet… ev severim ben.”
Ferman kaşlarını çattı, kafasında hızlı bir hesap yapıyordu. Alır eve giderim daha rahat olur diye .
“Tamam, eve gidelim,” diyerek Çiçek’i kollarına daha sıkı aldı.
Çiçek küçük bir çığlık attı, ayaklarını salladı, ama Ferman’ın güçlü kolları onu yere düşürmeyecek kadar kontrollüydü. Başını adamın göğsüne koydu, nefesi hâlâ hızlıydı.
“Aldatmış beni… biliyor musun?” dedi sarhoşça, sesi titrek ama eğlenceli.
Ferman kaşlarını çattı, sert bir tonda:
“Evli misin sen?”
Çiçek gülerek başını salladı:
“Yoooookkk… evlenemedik, istemedi beni.”
Ferman dudaklarını sıktı, hafifçe başını salladı:
“Kızım… kim hayat kadını ile evlenmek ister?”
Çiçek kahkaha attı, sesi odada yankılandı:
“Kadın hayatı mı o… ne?”
Ferman sessizce iç çekti. Bir yandan sinirli, bir yandan eğlenceli bir şekilde homurdanarak:
“Ya sabır… gele gele sarhoşu geldi amına koyayım,” diyerek arabaya doğru yürüdü.
Çiçek, hâlâ şaşkın ve biraz sarhoş, kollarını sıkıca Ferman’a sardı. Adam onu arabaya taşıdı, adımları ağır ve kontrollüydü. Her hareketinde Ferman’ın karanlık, mafya havası hissediliyordu.
Ferman kapıyı açtı, Çiçek’i yavaşça oturttu. Araçta sessizlik oldu. Sadece motorun uğultusu ve Ferman’ın nefes alışları duyuluyordu.
Çiçek, başını camdan dışarıya yasladı, gözleri hafif bulanık ama hâlâ canlıydı. İçinden küçük bir gülümseme geçti...