Gece, şehrin üzerine ağır ağır çökerken Ferman’ın arabası sessiz sokakları yara yara ilerliyordu; dışarıda hayat devam ediyordu ama onun içinde zaman çoktan durmuştu, o bahçede, o anın içinde, Çiçek’in gözlerine takılı kalmıştı.
Direksiyonu sıkıyordu… o kadar sıkıyordu ki parmak kemikleri beyazladı, damarları belirginleşti; sanki bıraksaydı dağılıp gidecekmiş gibi tutunuyordu o direksiyona.
“Yıllar…” diye mırıldandı kendi kendine, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı, “bunca yıl… ve yine karşıma çıktın…”
Gözlerini kapatıp açtı kısa bir an, ama o görüntü gitmedi.
Kıvırcık saçları… o masum ama artık daha sert bakışları… beyaz önlüğü…
Doktor olmuştu.
Onun Çiçeğ’i… doktor olmuştu.
Kısa bir kahkaha attı, acı bir kahkahaydı bu.
“Ben seni toprağa gömerim diye beklerken…” dedi dişlerinin arasından, “sen hayat kurtarır olmuşsun…”
Araba malikanenin önünde durduğunda, motor çoktan susmuştu ama Ferman hâlâ direksiyona yaslanmış, boşluğa bakıyordu. İnmedi bir süre. İnemedi.
Sonra kapıyı açtı, ağır adımlarla içeri girdi.
Ev her zamanki gibi sessizdi; büyük, soğuk, düzenli… ama ruhsuz.
Onun olmadığı yılların kokusu sinmişti her köşeye.
Ceketini çıkardı, bir kenara attı. Kravatını gevşetti.
Barın olduğu köşeye yürüdü, şişeyi aldı, bardağa bile koymadan kafaya dikti.
Boğazını yakan alkol bile içindeki yangını söndüremedi.
Sonra… yavaşça döndü.
Duvara baktı.
O duvar… yıllardır kimsenin bilmediği, kimsenin dokunamadığı bir duvardı.
Çiçek’in fotoğrafları…
Farklı zamanlardan, farklı anlardan… bazıları gizlice çekilmiş, bazıları uzaktan… bazıları eski… ama hepsi aynı kadına ait.
Ferman ağır adımlarla yaklaştı o duvara.
Elini kaldırdı… parmakları bir fotoğrafın üzerine geldi.
Çiçek’in güldüğü bir an… saf, habersiz, tertemiz bir an.
Parmağını fotoğrafın üzerinden geçirdi, sanki tenine dokunuyormuş gibi yavaşça.
“Yine çıktın karşıma kıvırcık…” dedi, sesi bu defa daha netti ama içinde kırılmış bir şeyler vardı.
Başını eğdi, alnını duvara yasladı.
“Kaçtın…” diye devam etti, “yıllarca kaçtın… benden, benden değil… benden olan her şeyden kaçtın…”
Bir yudum daha içti.
“Ben de bıraktım sandın…” dedi kendi kendine, hafifçe gülümsedi ama o gülüşte acı vardı, “ben Ferman’ım lan… bırakmayı bilmem ben…”
Gözleri yine fotoğraflara kaydı.
Bugünkü hali gözünün önüne geldi…
O bahçedeki Çiçek… güçlü, dik duran, korkmayan kadın.
Dişlerini sıktı.
“Değişmişsin…” dedi kısık bir sesle, “ama o gözler…”
Elini yumruk yaptı.
“O gözler hâlâ aynı lan…”
Bir an durdu.
Sonra başını kaldırdı, gözlerini fotoğrafların arasında gezdirdi, sanki hepsiyle tek tek konuşuyormuş gibi.
“Sen benim nasibimsin…” dedi yavaşça, kelimeleri tane tane çıkararak, “kaçtın… kurtuldun sandın… başka hayat kurdun sandın…”
Bir adım geri çekildi, bardağı masaya sertçe bıraktı.
“Yok öyle bir dünya…” dedi bu kez daha sert, daha kararlı.
“Eninde sonunda bana geleceksin…”
Derin bir nefes aldı.
“İstersen nefret ederek gel…” dedi, sesi alçaldı ama daha tehlikeli bir hal aldı, “istersen kaçarak gel…”
Gözlerini kapattı, Çiçek’in bugün ona bakışını hatırladı.
“…ama geleceksin.”
Gözlerini açtı.
Bakışları artık karanlıktı.
“Bu sefer bırakmam…” diye fısıldadı, neredeyse kendi kendine yemin eder gibi, “bu sefer kaçacak yerin yok kıvırcık…”
Elini tekrar fotoğrafa uzattı.
Ve bu defa…
Sadece baktı.
Gece ilerledikçe odanın içindeki hava ağırlaşmıştı; içtiği alkolün keskin kokusu, duvardaki fotoğraflarla karışıyor, geçmiş ile bugün birbirine düğüm düğüm dolanıyordu.
Ferman bir süre daha öylece baktı o duvara… sonra derin bir nefes aldı, başını iki yana salladı yavaşça.
“Yok…” dedi kendi kendine, sesi bu kez daha sakin ama daha tehlikeliydi, “bu sefer öyle değil…”
Bardağı tekrar doldurdu ama elini dudaklarına götürmeden önce durdu.
Düşündü.
O eski Ferman olsa…
Çoktan gitmişti, çoktan almıştı onu o bahçeden… omzuna atıp götürmüştü.
Ama bu sefer… o gözleri gördü.
Korku yoktu.
Nefret vardı… ama korku yoktu.
İşte o, adamı durduran şey buydu.
Yavaşça koltuğa çöktü, başını geriye yasladı, gözlerini tavana dikti.
“Zorla olmaz…” diye mırıldandı, neredeyse kabul eder gibi, “zorla alınan… kalmaz…”
Bu cümle ağzından zor çıkmıştı; alışık değildi böyle düşünmeye.
Ama Çiçek… onu alışık olmadığı bir adam yapıyordu.
Gözlerini kapattı, o anı tekrar düşündü.
Bahçede…
Onu gördüğü an…
Kalbinin nasıl sıkıştığını hatırladı.
“Lan…” dedi hafifçe gülerek, ama o gülüşte kırılmış bir şey vardı, “sen beni bitirmişsin be…”
Sonra yüzü ciddileşti.
“Tamam…” dedi, sanki bir anlaşma yapıyormuş gibi kendiyle, “oyun değişti…”
Ayağa kalktı yavaşça.
Fotoğraflara bir daha baktı.
“Zorlama yok…” dedi net bir şekilde, “kırma yok…”
Bir adım yaklaştı.
“Kaçmayacaksın artık benden… çünkü ben kovalamayacağım…”
Bu cümleyi söylerken dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi; bu, alıştığı vahşi gülüş değildi… daha planlı, daha sabırlı bir şeydi.
“Karşıma çıkacaksın…” diye devam etti, “tesadüf gibi… ama değil…”
Parmağını bir fotoğrafın üzerine koydu.
“Alışacaksın bana…” dedi kısık sesle, “bakışlarıma… varlığıma… nefesime…”
Derin bir nefes aldı.
“Ve bir gün…”
Durdu.
Gözleri karardı hafifçe.
“…kendi ayağınla geleceksin bana.”
Bardağı aldı, bu sefer içti.
Ama bu içiş öfkeyle değildi.
Bu, kararın mühürlenmesiydi.
Başını yana eğdi, son kez baktı fotoğrafa.
“Kaçışın bitti kıvırcık…” dedi alçak bir sesle, “ama bu sefer… ben kovalamıyorum…”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra çok hafif, neredeyse fısıltı gibi:
“Sen geleceksin…”
Çiçeğ'in evi ...
Akşamın yorgunluğu üstüne çökmüş gibiydi ama Çiçek’in asıl ağırlığı bedeninde değil, zihnindeydi; hastaneden çıkıp eve geldiğinde anahtarı kapıya takarken bile parmakları hafif titriyordu, sanki o bahçede bıraktığını sandığı geçmiş, onunla birlikte eve kadar gelmişti.
Kapıyı açtı, içeri girdi.
Ev… her zamanki gibi sıcaktı, tanıdıktı, güvenliydi.
Ama içindeki huzur… bugün kapının dışında kalmıştı sanki.
Ayakkabılarını çıkardı yavaşça, çantasını bir kenara bıraktı, derin bir nefes aldı ama o nefes ciğerlerine dolmadı; yarım kaldı, boğazında düğümlendi.
Salondan ses geliyordu.
Bade.
Her zamanki gibi televizyonun karşısında, yorgun ama güçlü, dimdik durmaya çalışan o haliyle oturuyordu.
“Geldin mi?” dedi başını çevirerek, hafif bir gülümsemeyle.
Çiçek yüzüne baktı ablasının…
Ve o an karar verdi.
Hiçbir şey söylemeyecekti.
Gülümsemeye çalıştı.
“Geldim abla…” dedi, sesi normal çıkıyordu ama içinde kopan fırtınadan eser yoktu o seste.
“Nasıl geçti günün?”
Çiçek bir an durdu.
Kısa bir an.
“Yoğundu…” dedi sonra, omuz silker gibi, “ameliyat vardı…”
Yalan değildi.
Ama eksikti.
Çok eksikti.
Bade başını salladı, alışkın olduğu bir cevap gibi karşıladı.
“Sen de kendini çok yorma…” dedi içten bir sesle.
Çiçek sadece “Tamam abla” dedi.
Daha fazlasını söylemedi.
Söyleyemezdi.
Çünkü söylese…
Her şey geri dönerdi.
O karanlık, o korku, o adam…
Ve en çok da… o bakış.
Mutfağa geçti, bir bardak su aldı ama içemedi; elinde tuttu, baktı sadece.
Ferman’ın gözleri geldi aklına.
Yıllar önceki gibi değildi.
Ama hâlâ aynıydı.
Bu nasıl mümkündü…
Nasıl hem değişip hem aynı kalabilirdi bir insan?
Başını iki yana salladı.
“Yok…” diye fısıldadı kendi kendine, “yok… bu geçmiş… bitti…”
Ama kalbi… o kadar emin değildi.
Bardağı tezgaha bıraktı, ellerini dayadı mermerin üzerine.
“Sen doktor oldun…” dedi içinden, kendine hatırlatır gibi, “güçlü oldun… ayakta kaldın… o günlerden çıktın…”
Ama bir ses… çok daha derinden gelen bir ses…
“Çıkabildin mi gerçekten?” diye sordu.
Gözlerini kapattı.
Bahçedeki an…
Onun sesi…
“Bana kan vermişsin doktor…”
Kalbi hızlandı.
“Bilmiyordum…” dedi içinden, sanki hâlâ ona cevap veriyormuş gibi, “bilmiyordum sen olduğunu…”
Ve bu düşünce… garip bir şekilde içini daha da karıştırdı.
Bilseydi… yapar mıydı?
Durdu.
Cevap vermedi.
Vermek istemedi.
Çünkü cevabı… onu korkutuyordu.
Derin bir nefes aldı, kendini toparladı.
Yüzünü yıkadı, aynaya baktı.
Karşısındaki kadın güçlüydü.
Dik duruyordu.
Korkmuyordu.
En azından öyle görünüyordu.
“Geçti…” dedi kendine, “bitti…”
Ama gözlerinin içinde…
Bitmemiş bir hikâye vardı.
Salona geri döndü, Bade’nin yanına oturdu.
Başını omzuna yasladı.
Bade şaşırdı ama bir şey demedi, sadece saçlarını okşadı yavaşça.
Çiçek gözlerini kapattı.
“İyiyim ben…” dedi fısıltıyla.
Ama bu cümle…
En çok kendisini inandırmaya çalıştığı bir yalandı....