Devam ediyor....
Depodaki o boğucu havanın içinde her şey yavaşlamış gibiydi; adamlar kendi aralarında konuşurken, ayak sesleri yankılanırken, Çiçek bir anlığına olan bitenden koptu ve istemsizce tekrar Ferman’a baktı, yüzü solgundu ama artık ölümün o keskin çizgisinden biraz uzaklaşmıştı, nefesi daha düzenliydi, göğsü hafifçe inip kalkıyordu ve Çiçek’in içinden, ne kadar bastırmaya çalışsa da, garip bir his geçti.
Yıllar önce kaçtığı adam.
Şimdi karşısında, savunmasız, bilinci kapalı, hayatı onun müdahalesine bağlı halde yatıyordu.
Bir an daha baktı.
Sonra kendine geldi.
Gözlerini sertçe çevirdi.
Tam o sırada arkasından gelen sesle irkildi.
“Abiyi beğendin ha doktor?”
Ses alaycıydı, hafif bir sırıtış vardı tonunda; Çiçek gözlerini devirdi, başını yana çevirdi ve hiç oralı olmadı.
“İşim bu benim,” dedi kısa ve net bir şekilde, “hasta bakıyorum.”
Adam hafifçe güldü, cebinden kalın bir para destesi çıkardı, Çiçek’e doğru uzattı.
“İşini iyi yaptın… al bunu.”
Çiçek paraya şöyle bir baktı, sonra adamın gözlerinin içine baktı, yüzünde en ufak bir minnet ya da istek yoktu.
“İstemiyorum.”
Adam kaşını kaldırdı.
“Bedava mı çalışıyorsun doktor?”
Çiçek çantasını omzuna alırken cevap verdi.
“Hayat kurtarmanın fiyatı olmaz.”
Sesi sakindi ama kesin bir çizgisi vardı; adam birkaç saniye baktı ona, sonra omuz silkti, parayı geri cebine koydu.
“Nasıl istersen.”
Ardından yüzü ciddileşti, birkaç adım yaklaştı.
“Şimdi iyi dinle… bu gece burada ne gördün, ne duydun… hiçbir şey yok. Kimseye bir kelime edersen, sadece sen değil… etrafındaki herkes zarar görür. Anladın mı?”
Çiçek gözünü kırpmadan baktı adama.
“Anladım.”
Ama o “anladım” kelimesinin içinde korkudan çok, durumu kabullenmiş bir bilinç vardı.
Adam başını salladı.
“Güzel.”
Kısa süre sonra tekrar arabaya bindirdiler onu, bu sefer yol daha sessizdi; kimse konuşmadı, şehir ışıkları camdan akıp giderken Çiçek sadece ileri baktı, zihni karmakarışıktı ama yüzü yine ifadesizdi, çünkü yıllar önce öğrendiği bir şey vardı: bazı şeyleri içinde yaşamak zorundaydın.
Evinin sokağına geldiklerinde araç durdu.
Kapıyı açmadan önce adam son bir kez konuştu.
“Unut doktor… bu gece hiç yaşanmadı.”
Çiçek cevap vermedi.
Arabadan indi.
Kapı kapandı.
Araç uzaklaştı.
Bir süre olduğu yerde durdu, gece sessizdi, sanki az önce yaşadığı şey gerçek değilmiş gibiydi ama kolundaki hafif sızı, verdiği kanın etkisi, her şeyin gerçek olduğunu hatırlatıyordu.
Eve girdiğinde Bade salonda onu bekliyordu, yüzü gergindi.
“Neredeydin sen? Telefonuna ulaşamadım…”
Çiçek kapıyı kapattı, çantasını bıraktı, bir an sustu… sonra yavaşça konuşmaya başladı.
“Kaçırıldım.”
Bade’nin yüzü bir anda bembeyaz oldu.
“Ne diyorsun sen?!”
Çiçek koltuğa oturdu, başını ellerinin arasına aldı, sonra her şeyi anlattı; silahı, depoyu, yaralı adamı… ve en sonunda ismi.
“Ferman’dı…yerde yatan abla oydu ..”
Bade’nin gözleri büyüdü.
“Yok artık… hayır, olamaz…”
“Gördüm,” dedi Çiçek yavaşça, “ölüyordu… kurtardım ben kurtardım resmen ..”
O an evin içinde ağır bir sessizlik oluştu; iki kardeş birbirine baktı, yıllar önce kapattıklarını sandıkları kapı bir anda yeniden açılmış gibiydi.
Bade’nin sesi titredi.
“Bizi bulur mu…”
Çiçek derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı, sonra açtı.
“Bilmiyorum…”
Ama o “bilmiyorum”un içinde bir gerçek vardı: artık hiçbir şey eskisi kadar güvenli değildi.
O gece ikisi de doğru düzgün uyuyamadı; en ufak seste irkildiler, her gölgeyi tehdit sandılar, geçmiş sanki kapının önünde bekliyordu.
Ama sabah olduğunda…
Çiçek yine erkenden kalktı.
Hazırlandı.
Beyaz önlüğünü aldı.
Kapıya yöneldi.
Bade şaşkınlıkla baktı.
“Gerçekten gidiyor musun?”
Çiçek durdu, kardeşine baktı, yüzünde yorgun ama kararlı bir ifade vardı.
“Ben doktorum,” dedi sakin bir sesle, “hayat devam ediyor ve beni hastalarım bekliyor ...”
Ve kapıyı açıp çıktı.
Çünkü ne olursa olsun, o artık kaçan bir kız değil… ayakta duran bir kadındı.
Aradan geçen günlerin ağırlığı hâlâ ikisinin de omuzlarında taş gibi duruyordu; biri yıllarca kaçmış, diğeri ise yıllarca aramaktan vazgeçmiş gibi yapıp aslında içinden hiç vazgeçememişti.
Ferman günler sonra ilk defa ayakta durabiliyordu, aldığı kurşunlar bedeninden çok ruhunu yormuştu sanki; adamları başında pervane gibi dönüyor, her biri bir şeyler anlatıyor ama o sadece tek bir cümleye takılı kalıyordu:
“Abi… sana bir doktor getirdik… kan verdi sana… hayat verdi.”
Ferman başını kaldırdı, gözleri hâlâ ağırdı ama bakışı keskinleşti.
“Kim o doktor?” dedi kısık ama tehditkâr bir sesle.
Adam omuz silkti.
“Tanımıyoruz abi… aceleydi… bulduk getirdik… işini yaptı gitti.”
Ferman dudaklarını sıktı, içinden yükselen o tuhaf hisle başını yana eğdi.
“Gidelim…hastaneye teşekkür edeyim hadi ” dedi bir anda.
“Abi daha yeni ayaktasın—”
“Gidelim dedim.”
Bu, itiraz kabul etmeyen bir emirdi.
Kısa süre sonra hastanenin bahçesine girdiler. Güneş hafif eğilmişti, akşamüstünün o yumuşak ışığı her yere sakin bir hava veriyordu ama Ferman’ın içinde fırtına kopuyordu. Etrafına bakındı, gözleri her detayı tarıyordu; beyaz önlüklü doktorlar, telaşlı hemşireler, banklarda bekleyen insanlar… ama hiçbirine takılmıyordu.
Ta ki…
Adamlarından biri hafifçe dirseğiyle işaret edene kadar.
“Abi…” dedi alçak sesle, “sana kan ve can veren doktor… şu kıvırcık saçlı kız.”
Zaman o an durdu.
Ferman’ın bakışı o yöne kaydı ve gördüğü şeyle kalbi sanki göğsüne sığmadı.
Bahçenin biraz ilerisinde, küçük bir ağacın yanında, beyaz önlüğüyle eğilmiş bir kız vardı. Saçları kıvırcıktı, omuzlarına dökülüyordu; elinde küçük bir çiçek vardı ve yerdeki bir kediyle oynuyordu. Gülümsüyordu… o eski, saf ama artık daha güçlü olan gülüşle.
Çiçek.
Ferman’ın elindeki çiçekler yere düştü. Parmakları gevşedi, nefesi kesildi.
Yıllar… onca yıl… ve o hâlâ aynıydı. Ama aynı zamanda bambaşkaydı.
Gözleri doldu koca adamın.
Yanındaki adamlar ilk defa böyle bir şey görüyordu; korkulan, adıyla bile titrenen Ferman… gözleri dolmuştu.
Adım atmak istedi ama dizleri sanki taşıyamadı onu bir an. Sonra dişlerini sıktı, kendini zorladı ve yürümeye başladı. Her adımı ağırdı, her adımı geçmişten bir parça taşıyordu.
Yaklaştı.
Bir adım… iki adım…
Ve sonunda tam arkasında durdu.
“Bana kan vermişsin doktor…” dedi sesi boğuk, ama derin.
Çiçek o sesi duyar duymaz dondu kaldı.
Elindeki çiçek yere düştü.
Yavaşça döndü.
Göz göze geldiler.
Dünya yine sustu.
Çiçek’in gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Yıllarca kaçtığı, unutmaya çalıştığı, rüyalarında bile görmek istemediği adam… tam karşısındaydı. Ama bu defa farklıydı; o eski tehditkâr, yakıcı bakışların içinde başka bir şey vardı… yorgunluk… kırılmışlık… ve hâlâ sönmemiş bir şey.
Çiçek dudaklarını araladı ama sesi zor çıktı.
“Ben… işimi yaptım…” dedi kendini toparlamaya çalışarak, “sen olduğunu bilmeden geldim.”
Ferman başını hafif yana eğdi, gözlerini ondan ayırmadan.
“Ne fark eder…” dedi yavaşça, “hayatımı kurtardın.”
Bir an durdu.
Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama hiçbiri çıkmadı ağzından.
Elini yere düşen çiçeklere uzattı, aldı ve ona doğru uzattı.
“Bunları sana aldım…” dedi, sesi bu kez daha sakin ama derindi, “tekrar sağ ol doktor.”
Çiçek hiçbir şey demedi sadece çiçeği aldı .Ama bir şey diyemedi.
Sadece baktı.
Ferman bir saniye daha durdu, gözlerini ondan çekmek istemez gibi… ama sonra yüzünü çevirdi.
Arkasını döndü.
Ve yürüdü.
Bu defa peşinden koşmadı.
Bu defa zorlamadı.
Bu defa sadece… gitti.
Çiçek olduğu yerde kaldı.
Kalbi deli gibi atıyordu.
Yıllar sonra ilk defa… korkudan değil.
Ama ne hissettiğini kendisi bile bilmiyordu.
Biri güçlü bir kadındı artık .
Diğeri ise kalbi kırık bir adam ...