Amine’nin Anlatımı İstanbul’un serin ve iyot kokulu nefesini bavuluma hapsetmiş gibiydim. Uçak Kızıltepe’nin kızgın pistine teker koyduğunda camdan dışarı baktım; beni o kadim, sapsarı ve uçsuz bucaksız Mezopotamya ovası karşıladı. Ancak bu kez göğsüm daralmıyor, ciğerlerim o tanıdık baskıyla sıkışmıyordu. Esra yanımda elimi sımsıkı tutuyor; Müjgan Hanım’ın, "Başın dik yürümeyi asla unutma," deyişi kulaklarımda çelikten bir zırh gibi yankılanıyordu. Havalimanı çıkışında Bedirhan Bey’i gördüm. O heybetli, adımıyla yeri göğü inleten adam gitmiş; yerine omuzları çökmüş, gözlerindeki o hükümran ateş sönmüş bir gölge kalmıştı. Beni görünce bir adım attı, dudakları belli belirsiz titredi. Eski Amine olsa, o an dizlerinin bağı çözülür, koşup eline sarılır, "Beyim affet!" diye hıçkırıklara bo

