Bilinmeyen Bağlar

890 Words
Simya, konağın avlusunda bir süre bekledikten sonra, yanındaki hizmetçi kadınlarla çarşıya doğru yola çıktı. Mardin’in dar sokaklarında yürürken, güneşin taş duvarlarda bıraktığı sıcaklığı hissediyordu. Çarşı her zamanki gibi kalabalıktı; satıcılar bağırıyor, insanlar alışveriş yapıyor, çocuklar koşturuyordu. Bir gümüşçü dükkânının önünde durduğunda, hizmetçilerine burada beklemelerini söyledi ve içeriye girdi. Genelde dükkanları gezerken hizmetçilerin de peşinden gelmesi ve her hareketini izlemesini sevmezdi. Yine de çarşıda vakit geçirmek ona her zaman iyi gelirdi, ama bugün içinde garip bir his vardı. Dükkândaki gümüş bilekliklere göz atarken, aniden bir gölge yanına yaklaştı. Siyah bir ceket giymiş, uzun boylu, sert bakışlı genç bir adamdı bu. Genç adam, elinde buruşturulmuş küçük bir kağıdı fark ettirmeden ona uzattı. Simya kaşlarını çatarak şaşkınca adama baktı ama o, bir şey söylemeden gözleriyle kâğıdı işaret etti. Sonra hızla geri çekilip kalabalığın içinde kayboldu. Simya, elindeki küçük notu titreyen elleriyle açtı. *"Biz ikiz kardeşiz. Beni amcamız büyüttü. Seninle görüşmek istiyorum ama yalnız."* Gözleri büyüdü. Kalbi bir anda hızla çarpmaya başladı. Bir an, yanlış okuduğunu sandı. İkiz kardeş mi? Nefesi kesilmiş gibi hissetti. Hayatı boyunca yalnız olduğunu sanmıştı. Annesi, babası, kimse ona bir kardeşten bahsetmemişti. Ama eğer bu doğruysa... Yıllardır eksikliğini hissettiği bir bağ, şimdi avuçlarında bir not olarak duruyordu. Yavaşça başını kaldırıp, o adamın gittiği yöne baktı. Kalabalık arasında kaybolmuştu ama içgüdüleri ona, az önce göz göze geldiği adamın gerçekten de kardeşi olduğunu söylüyordu. Kağıdı sımsıkı tutarak kapıdan çıktı. Şaşkınlığı, heyecanı ve belki de korkusu birbirine karışmıştı. Gözleri hâlâ o genç adamı arıyordu. Tam o sırada, kulağına yakın bir ses fısıldadı. "Buradan çıkınca ilk sağa dön. Ara sokakta beni bekle." Ses, tıpkı onun sesi gibiydi ama daha tok ve kararlıydı. Simya yavaşça başını çevirdi ve genç adamın yüzüne baktı. O an kalbi duracak gibi oldu. Aynı yüz... Aynı hatlar... Aynı bakış... Genç adamın yüzüne baktığında, kendi gözlerinin yansımasını gördü. Burnu, dudaklarının kıvrımı, gözlerindeki o hafif masum ifade... Sanki aynaya bakıyordu ama karşısındaki bir erkekti. Bu yabancı... hayır, artık yabancı diyemezdi... Onun ikiziydi. Kelimenin tam anlamıyla dili tutulmuştu. Sinan ona hafifçe başını eğerek bakışlarını kaçırmadan tekrarladı: “Buradan çıkınca ilk sağa dön, ara sokakta beni bekle.” Simya’nın dudakları titredi. Her şey fazla ani, fazla beklenmedikti. Ama bir şekilde içindeki o boşluk ve kimsesizlik hissi dolmaya başlamıştı. Artık sahipsiz değildi. Hiç düşünmeden başını salladı. “Peki.” Gözlerinde, bu hayatta sahipsiz olmadığını öğrenmenin mutluluğu vardı. ... Çarşının kalabalığı arkasında bırakıp ara sokağa yönelen Simya’nın içi içine sığmıyordu. Kalbi hızla atıyor, yıllardır haberdar olmadığı bir kardeşinin varlığı karşısında duyduğu heyecan tüm bedenine yayılıyordu. Dar, taş duvarlı sokağa adım atar atmaz Sinan’ı aramaya başladı. Henüz birkaç adım atmıştı ki, arkasında ani bir hareket hissetti. Refleks olarak dönmek istedi ama bir anda nefesi kesildi. Burnuna keskin bir koku geldi. Gözleri büyüdü, başı dönmeye başladı. Elleri havada çırpınarak nefes almaya çalıştı ama çok geçti. Güçlü bir kol bedenini kavrayıp onu kendine çekti. Görüşü bulanıklaşırken, elinde tuttuğu mendilin baskısını daha çok hissetti. Zihni karışıyordu. Neler oluyordu? Son gördüğü şey, karşısında beliren bir çift yabancı göz ve Sinan’ın gölgeler arasından çıkışı oldu. Sonrasında… derin bir karanlık. --- İsa, elindeki mendili geri çekerken içi içine sığmıyordu. Herşey düşündüğünden çok daha kolay olmuştu. Simya’nın bedeni tamamen gevşediğinde, onu daha fazla tutmasına gerek kalmamıştı. Bir çuval gibi baygın vücudunu çekip kollarına aldı. Sinan ise gözlerini kaçırarak olan bitene tepki vermeden minibüsün kapısını açtı. İsa, Simya’yı usulca arka koltuğa yatırırken, “Düşündüğümden de kolay oldu,” diye mırıldandı. Kendi kendine gururla gülümsedi. “Artık İbrahim elimizde sayılır.” Sinan hiçbir şey söylemedi. Yüzü ifadesizdi ama içi kıpır kıpırdı. Planın bu kısmında bulunmak, kardeşine ihanet ediyormuş gibi hissettirse de, bir yandan kendini rahatlatıyordu. Çünkü eğer her şey yolunda giderse kendisi kan dökmek zorunda kalmayacak, İsa İbrahim’in işini ona gerek kalmadan bitirecekti. Babasının öcünü almak için elini kana bulamasına gerek kalmayacaktı; İsa zaten her şeyi yapacaktı. İsa, İbrahim’in canını kendi elleriyle alacağını söylerken, Sinan sadece izlemekle yetinecekti. Böylece onun eline kan bulaşmayacaktı ama amcasının da isteği yerine gelecekti. İsa, direksiyon başına geçtiğinde Sinan hâlâ sessizdi. “Ne o, dilini mi yuttun?” diye alayla sordu. Sinan gözlerini Simya’nın hareketsiz bedeninden kaçırarak, pencereden dışarı baktı. “Hadi gidelim,” dedi sadece. Minibüs motorun homurtusuyla hareket etti ve dar sokaktan hızla uzaklaştı. --- O sırada Yusuf, konağın hizmetçileriyle birlikte çarşının bir başka köşesinde bekliyordu. Simya’nın gümüşçüye girdiğini görmüştü ama onu dükkânda bulamamışlardı. Yusuf kaşlarını çattı. “Demin buradaydı, nereye gitti bu kız?” Ayşe endişeyle etrafına bakındı. “Belki diğer dükkânlara girmiştir?” Yusuf, içindeki kötü hissin büyüdüğünü fark etti. Simya gibi bir kadın, bu kadar kalabalık bir yerde kaybolamazdı. “Dağılın,” diye emretti. “Tüm çarşıyı arayın.” Hizmetçiler panikle etrafa dağıldılar. Yusuf ise olduğu yerde durup kalabalığın içinde bir işaret arıyordu. İçinden geçirdiği tek bir şey vardı: Umarım düşündüğüm gibi değildir ve onu buluruz. Yoksa İbrahim ağanın öfkesinden bizi hiç bir şey kurtaramaz. ... Yusuf ve hizmetçiler, çarşının altını üstüne getirmişlerdi ama Simya’dan hiçbir iz bulamamışlardı. Saatler geçmiş, güneş batmaya yaklaşmıştı. Çarşıda tanıdıkları herkesle konuşmuş, esnafa tek tek sormuşlardı. Sonuç sıfırdı. Kimse Simya’yı görmemişti. Yusuf’un içini kötü bir his kemiriyordu. Böyle bir şey mümkün değildi. Simya nereye kaybolmuş olabilirdi? Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, güneşin batmakta olduğunu fark etti. Daha fazla oyalanamazlardı. Derin bir nefes aldı, yüzündeki gergin ifadeyi saklamaya çalışarak yanındakilere döndü. “Konağa dönüyoruz,” dedi kısa ve net bir şekilde. Hizmetçilerin yüzleri kireç gibi olmuştu. Bunu duymak istemiyorlardı ama yapacak başka bir şeyleri yoktu. İbrahim Ağa, Simya hanımı kaybettiklerini öğrendiğinde, kıyamet kopacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD