Yaklaşan Fırtına

828 Words
Yaklaşan Fırtına Jasia Varşova sokakları, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi griye bürünmüştü. Gökyüzü, sanki bütün sırları kendi içinde saklayan dev bir örtüydü. Radyo dalgaları arasında Alman birliklerinin sınırdaki hareketliliği konuşuluyor, halk arasında gerilim her geçen gün biraz daha hissediliyordu. Ama asıl savaş, şehrin dış sokaklarında değil; loş ve perdeli odalarda, kristal kadehlerin çınladığı salonlarda, kelimelerin mermiden keskin olduğu masalarda veriliyordu. O salonlardan biri, bu gece yine doluydu. Ve odanın tam ortasında, siyah ipek elbisesiyle bir kadın… Jasia. Jasia, salonun köşesinde durdu. Sırtını duvara yaslamış, elindeki kadehi ağır ağır çeviriyordu. Gözleri ise sürekli hareket ediyordu – konuşmaların arasında gezinen bakışlar, fısıltılara takılan kulaklar, kur yapan kadınlar ve karar veren erkekler… Hepsi, bir satranç tahtasındaki piyonlardan ibaretti onun için. Kapı açıldığında odadaki hava değişti. Girişte duran adam, adımlarını bilinçli şekilde yavaşlatıyordu. Asker postalları yoktu ama her adımında komut sesi vardı. Siyah bir ceket, beyaz bir gömlek ve gri bir kravat… Ve gözlerinde, her şeyden haberdar bir ironi. Mahir. Göz göze geldiler. Sanki bu salon ikisi için hazırlanmıştı. Herkes dekor, her fısıltı fon müziği, her kadeh tokuşması perde arkasındaki yankıydı. Mahir başını hafifçe eğdi, alaycı bir selam verdi. “Ne tuhaf, burada olacağını biliyordum,” dedi, sesi alçak ama netti. Jasia gözlerini kırpmadan ona baktı. “Ben de seni bekliyordum… Her fırtına öncesi rüzgâr kendini gösterir.” Mahir güldü. “Yine metaforlarla konuşuyorsun. Yine çok güzelsin. Ve yine çok tehlikelisin.” Kadın dudaklarını hafifçe kıvırdı. “Tehlikeyi kendine çekme yeteneğin, doğuştan sanırım.” Mahir, masasındaki içki kadehini aldı. Odanın diğer ucundaki generalle kısa bir bakışma yaşandı. Ardından, Jasia’nın yanına yaklaştı. Omuz omuza durdular, sanki eski bir hikâyeyi yeniden okur gibiydiler. “Biliyor musun,” dedi Mahir, “Berlin’den gelen son şifreli telgrafta senin adın geçiyor. Ama kod adıyla: Pavonine.” Jasia’nın yüzünde bir şey kıpırdadı. Ama mimiklerini kontrol altına aldı. “Pavonine mi?” diye tekrar etti. “Ne romantik.” “Pavonine… ‘Tavuskuşu gibi gösterişli ama gözünü kör edebilecek kadar parlak’ demekmiş. Seni tanımlamak için uygun. Yine de bu telgraf seni değil, bana verilen görevi anlatıyordu: Gölgede dans eden kadını sustur.” Sessizlik. Kristal kadehlerin tınısı uzakta bir yerde yankılandı. Jasia, Mahir’in gözlerinin içine baktı. “Ve susturacak mısın beni?” Mahir bir adım yaklaştı. “Eğer senin yerine geçebilecek başka biri olsaydı, evet. Ama sen bu oyundaki tek vezirsin, Jasia. Seni susturursam bütün plan çöker.” “Plan mı?” Kadın gözlerini kıstı. “Hangi plan Mahir? Berlin’e, Londra’ya, Moskova’ya aynı anda dans ettiğimiz o çift taraflı ihanetten mi bahsediyorsun? Yoksa Varşova’yı savunmak için kendi halkımızı satmamızdan mı?” Mahir cevap vermedi. Cevap yerine başını çevirip duvarda asılı olan haritaya baktı. Polonya'nın üstünden geçen kırmızı çizgiler, yakında yaşanacak felaketin fragmanı gibiydi. “Plan yok,” dedi sonunda. “Sadece zaman kazanıyoruz.” “Ve ben…” dedi Jasia, kadehini bitirip boş masaya bırakarak, “…o zamanı kimin için çaldığını artık merak etmiyorum. Çünkü biliyorum.” Aralarındaki mesafe azalmıştı. Konuşmalar fısıltıya dönüşmüştü. Jasia başını eğdi. “Sen beni bir kez sattın Mahir. O zaman annemi kaybettim. Bu kez beni satarsan, bütün bir devrim yanar.” Mahir’in sesi yavaş, neredeyse öpücük kadar yumuşaktı: “O yangını zaten ben başlatacağım.” Varşova geceye gömülmüştü. Şehrin üstüne çöken karanlık, sadece fiziksel değil, zihinsel bir boğuntuydu. Pencereler örtülmüş, caddelerden geçen gölgeler birbirine karışmıştı. Kimse gerçek ismiyle çağırmıyordu birbirini. Herkesin bir kod adı vardı. Her bakışın altı kazınmalı, her selamın şifresi çözülmeliydi. Jasia, eski bir tiyatro salonunun bodrum katında yalnız başına duruyordu. Önündeki tahta masada bir mektup zarfı, zarfta ise sadece iki sayfalık bir belge: “Operasyon Dalgakıran” başlıklı, Berlin tarafından şifrelenmiş ve Varşova’daki bir istasyon çevresinde planlanan gizli bir sabotajı anlatan içerik. Ama bu belge sahteydi. Sızdırmak üzere özel olarak hazırlanmış, sadece Mahir’e ulaşması hedeflenen bir tuzaktı. Bir sınav. Jasia’nın iç sesi titreyen kelimelerle fısıldıyordu: “Ya hâlâ Berlin için çalışıyorsa? Ya seni sadece gölge gibi izliyorsa? Ya o gece seni değil, kendi halkını seçtiyse?” Bir adım attı, sonra bir adım daha. Loş ışık altında aynadaki yansımasına baktı. Göz altındaki morluklar savaşın değil, sadakatin sonuçlarıydı. Mahir’i sevmişti – hâlâ seviyordu. Ama aşk, burada sadece bir istihbarat tekniği olabilirdi. Tetikleyici. Tuzak. Güvenin en hassas biçimi. Zarfı deri çantasına koydu ve binadan çıktı. O gece Mahir’le tekrar buluşacaklardı. Resmi olarak bir ‘tarafsızlık toplantısı’ yapılacaktı. Ama Jasia oraya belgeyle değil, şüpheyle gidiyordu. Mahir, masasının başında oturuyordu. Duvarda yer alan pusula haritasının tam ortasına Varşova işaretlenmişti. Kırmızı iğne Jasia’nın adıyla işaretlenmişti. Kendi elleriyle yerleştirmişti onu oraya, aylar önce. "Bu kadın, yön duygumu bozuyor" demişti o zamanlar şaka yollu. Şimdi ise pusulanın nereye döndüğü belli değildi. Kapı tıklatıldı. İçeri siyah paltolu bir genç girdi. “Efendim… Pavonine az önce Tiyatro 32’den çıktı. Yanında bir çanta taşıyor. İçinde belge olduğu tahmin ediliyor.” Jasia çalan alarmın sesiyle uyandığında kafasının için hala bulanıktı. Gerçekten o neydi öyle? Bilinci inanılmaz karışıktı, karmançorman rüyanın anlamını çözmek istedi ama sonra birdenbire vazgeçti. Anlamı neydi ki? Başka bir evrende de sonları farklı görünmüyordu. Gözlerini gerçeklere kapatmanın alemi yoktu, derin bir nefes aldı ve sakinleşmeye çalıştı. Önünde uzun ve zor bir gün vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD