Küçük kızın kalbi o gece paramparça oldu.
Yedi yaşındaydı Ahsen.
Yatağında, üvey ablasının sıcak nefesi ensesinde, gözleri tavana kenetlenmişken duydu o cümleyi:
“Sen bilmiyorsun değil mi? Aslında evlatlıksın… Zeynep halanın kızısın.”
O an dünyası sustu.
Sadece portakal çiçeği kokan bir rüzgâr esti odada – annesinin kucağında uyuduğu eski bahçeden kalan tek hatıra.
Sonra her şey karardı.
Yıllar geçti.
Yalanlar büyüdü, kırıklar derinleşti.
Ahsen büyüdü, ama o küçük kız hâlâ içindeydi.
Gülümserken yanaklarında beliren iki gamze, ela gözleri güneş ışığında yeşile, utandığında altına dönen o renk değiştiren bakışlar… hepsi aynı kaldı.
Tek değişen, artık kimseye güvenmemeyi öğrenmiş olmasıydı.
Ta ki o geceye kadar.
İzmir’in sıcak rüzgârı saçlarını savururken, Arslan Grand Palace’ın lobisinde duruyordu.
Yeni hayatı, yeni başlangıcı…
Tam o sırada burnuna çarpan kokuyla dondu kaldı.
Tarçın.
Sıcak, ağır, yakıcı tarçın.
Sanki biri derin bir cezvede ağır ateşte salep kaynatmış gibi.
O koku tenine işledi, boynundan aşağı süzüldü ve kalbinin en derin yerini titretti.
Başını yavaşça kaldırdı.
Lobinin diğer ucunda, karanlık bir siluet vardı.
Uzun boylu, geniş omuzlu, tehlikeli duruşlu bir adam.
Koyu lacivert takım elbisesinin içinde bile kasları belli oluyor, çene hattı keskin bir bıçak gibiydi.
Gözleri – o mavi-yeşil derinlik – tam ona kilitlenmişti.
Kutay Arslan.
İzmir’in gölge kralı.
Mafyanın tahtında oturan adam.
Ve o an, aralarında sadece birkaç metre ve yılların birikmiş acısı vardı.
Ahsen’in ela gözleri hafifçe yeşile döndü.
Kutay’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
İkisi de aynı anda anladı.
Bu, sadece bir iş başlangıcı değildi.
Bu, kaderin en ateşli oyunu başlamıştı.
Tarçın ve portakal çiçeği…
İlk kez havada buluşmuştu.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.