O gece herkes gittikten sonra evde değişim sessizlik hakimdi arminanın abisi tabakları mutfağa taşırken düşünceli mutfakta bulaşıkları durulayıp makineye dizen ablasının gözleri tek yere sabitlenmişti. Annesi dokunulmamış olan yiyecekleri kaplara boşaltırken beynininde boşalmasını umud ediyor ama doldukça doluyordu. çocuklar bile ortamın gerginliğinin farkında olacak ki ola bildiğince sessizlerdi. Armina çocukları alıp onlara hazırladığı yatak odasına götürdü güzelce masallar okuyarak uyutmaya çalıştı. Kendi dillerinde eski masalları anlattı.
"Abla..." diye sordu ablasının en büyük kızı İmran
"Canım... büyür gözümün nuru ne istedin?"
"Şey enişte dediğiniz abiyle mutlumusun gerçekten?"
"Evet aşkım niye sordun ki?"
"Ne bileyim onunlayken mutlu olmaktan daha çok zorundaymis gibi hissediyorsun sanırım"
"Sen bu lafları nereden biliyorsun bücür merak etme her şey yolunda sen şimdi uyu yarın çok güzel yerlere gezmeye gidicaz"
"Ab... anne... sen benim annem sayılırsin. Beni sen büyüttün nasıl sen benim iyi olmadığımı kalbinden hissediyorsan bende senin mutsuzluğunu kalbimde hissediyorum... anne yapma kendine bunu nolur bak biz bize mutluyuz sonra mutsuz olacaksın gerek varmı buna" arminanin gözleri dolmuştu ne cevap vereceğini bilemedi
"İlk göz ağrım gözümün nuru sen bunları düşünme olurmu hadi şimdi uyu yarin sizinle büyük İstanbul türü başlıyor" diye burnundan öptü ve odadan çıktı.
Gözünden akan yaşları zorlukla durdurmaya çalıştı ama kalbinin sızısı geçmiyordu. Evin salonuna girdiğinde hâlâ gergin havayı hissedebiliyordu. Sofrada yarım kalmış çay bardakları, masanın üzerinde dokunulmamış tatlı tabakları, kaldırılmayı bekleyen boş tepsiler… Neşeli olması gereken bir gün, ağırlıkla son bulmuştu.
Abisi mutfaktan çıkıp tekrar masaya yöneldi, elinde bir tabak yığınıyla. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, ama göz kapaklarının düşüklüğünden ne kadar yorgun olduğu belliydi. Sessizce masadaki son bardakları da topladı.
“Bir şey bırakma, sabaha kalmasın,” diye söylendi kendi kendine.
Ablası bulaşık makinesinin kapağını kapatırken gözleri hâlâ boşluğa dalıyordu. O gece sofradaki tartışmaların yankısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Armina içeri girdiğinde ablası başını kaldırmadı, sadece fısıltı gibi bir ses çıkardı:
“Bu evin duvarları bile gerginliği içine çekti sanki…”
Annesi, sofradan arta kalanları tek tek kaplara dolduruyordu. Her lokmayı ziyan etmemeye çalışırken aslında kendi içini o yiyeceklerle bastırmak ister gibiydi. Kapağı kapatırken derin bir iç çekti.
“Ne kadar uğraşsak da huzur kurulamıyor,” dedi kendi kendine, ama sesini duyan herkes başını çevirdi.
Çocuklar ise sessizlikten çok şey anlamışlardı. Normalde koşup oynayacak yaşta olmalarına rağmen, o gece çıt çıkarmadılar. Sessizlik o kadar yoğundu ki, sadece bulaşık makinesinin çalışmaya başlayan sesi duyuluyordu. Birbirlerine bakıp hiçbir şey söylemeyen kardeşler, yorgun bakışlarla salonda dolaşıyorlardı.
Abisi, masanın kenarına oturdu. Yüzünü elleriyle kapatarak derin bir nefes verdi. “Böyle mi olacaktı?” dedi içinden, ama dudaklarından dökülen tek şey boğuk bir mırıltı oldu.
Ablası, elinde bir bezle sehpanın üzerini silerken ani bir hareketle durdu. Bezi bıraktı, gözleri dalgın dalgın tavana kaydı. “İstemek diye girdik, tartışmayla çıktık… Bizim bahtımız neden hep yarım?”
Annesi onları susturdu. “Yeter artık,” dedi, sesi hem yorgun hem de titrek. “Kızımın kalbini kırmayın daha fazla. O ne yapacağını bilir.”
Armina annesinin bu sözleriyle ürperdi. İçinde birdenbire yalnızlık duygusu kabardı. “Gerçekten biliyor muyum?” diye geçirdi içinden.
Saat ilerledikçe, herkes yavaş yavaş odalarına çekildi. Çocukların odasından masal sonrası hafif horlama sesleri geliyordu. Ablası, mutfağı tamamen toparladıktan sonra odasına girdi. Abisi de paltosunu sandalyeden alıp üst kata çıktı. Annesi ise ışıkları kapatmadan önce salona son kez baktı, içi burkuldu.
Armina tek başına kaldığında, salonun ortasına oturup sessizliğe kulak verdi. Ev, sanki içinde koca bir kavga yaşanmış da duvarlarına sinmiş gibi ağırdı. Kendi kendine fısıldadı:
“Bunların hepsine değecek mi, Alp? Gerçekten değecek mi?”
O gece evin üzerine çöken sessizlik, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu.
Ev gece boyu gerginliğin gölgesinde uyumuştu ama sabahın ilk ışıklarıyla birlikte evin içinde bambaşka bir telaş başlamıştı. Gün, Armina’nın annesinin ısrarıyla birlikte dışarıda yapılacak kahvaltıyla başlayacaktı.
Abisi erkenden uyanmıştı. Sessizce banyoya girdi, yüzünü yıkadı, saçlarını özenle taradı, temiz gömleğini giydi. Simsiyah kılıç gibi ütülü gömleği pantolonuyla çok yakışıklı duruyordu. Sonunda parfümünü da sıkıp aynada bir kez daha kendini süzdü. İçinden, “Bütün bu hengâmede bari ben hazır olayım,” diye geçirdi. Ardından aşağıya inip koltuğa oturdu.
O dakikadan sonra evin içinde tam anlamıyla bir koşturmaca başladı. Kadınların ve çocukların sesi, odalardan taşan kahkahalar ve telaşlı bağırışlar abinin kulaklarında yankılanıyordu.
Armina’nın sesi üst kattan geldi:
“Anneee, benim fularımı gördün mü? Şu mavi olanı diyorum!”
Ablası hemen karşılık verdi:
“Benim odamda olabilir! Dün ütülerken yanlışlıkla almışım, gel buradan bak!”
Annesi başka bir odadan bağırdı:
“Çocukların montlarını hazırladınız mı? Hava sabah serin olur, sonra hasta olurlar!”
O sırada Armina’nın yeğenleri koridorda kahkahalar atarak koşuyordu. Küçük kız kardeşlerinin sesini duyan abi, koltuktan doğrulup onları izledi. Birinin saçları dağılmış, diğerinin ayakkabısı ters giymişti ama yüzlerinde öyle bir neşe vardı ki, abinin kalbindeki bütün sıkıntılar bir anlığına hafifledi.
Küçük İmran sevinçle salona atladı:
“Dayııı! Bak saçımı kendim taradım!”
Abi, gülümseyerek baktı. Saçlarının her telinin başka yöne dağılmış olduğunu görünce başını salladı.
“Harika olmuş İmran, ama galiba tarak senden biraz korkmuş.”
Küçük kız kahkahalarla yere kapaklandı. O sırada diğer yeğeni koşarak yanına geldi, elinde Armina’nın tokası vardı.
“Dayı! Bu da yerde buldum, herhalde yine Armina ablamın!”
Abi eliyle alnını ovuşturdu, sonra tebessümle:
“Bu evde kaybolmayan tek şey sizsiniz galiba, geri kalan her şey ortada ama görünmüyor.”
O sırada üst kattaki odaların kapıları ardı ardına açılıp kapanıyordu. Ayakkabı sesleri, saç kurutma makinesinin uğultusu, çantaların karıştırılması… Her şey üst üste binmişti.
Armina merdivenlerden aceleyle indi, saçlarını yarım topladığı halde elbisesi hâlâ ütüsüzdü. Elinde aynayı tutup panikle kendine bakıyordu.
“Of geç kalacağız! Ben daha ayakkabımı bile seçmedim!”
Ablası hemen ardından çıktı, elinde çantalar ve küçük bir kutu vardı.
“Armina, şu kutuyu arabaya koyar mısın? Çocukların oyuncaklarını hazırladım, yoksa bütün mekânı birbirine katacaklar!”
Armina kutuyu almak yerine başını iki yana salladı.
“Benim ellerim dolu, saçımı bile bitiremedim. Sen ver anneme!”
O anda anneleri de mutfaktan çıktı, elinde montlar ve atkılar. Ses tonu sabırsız ama şefkatliydi:
“Siz hâlâ hazırlanamadınız mı? İnsan sabah kahvaltısı için bu kadar hazırlanır mı?”
Abi bütün bu hengâmeyi koltuktan izliyordu. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı, ama içten içe biraz da yorulmuş hissediyordu. Elleri cebinde, sessizce onların çırpınışına baktı. İçinden geçirdi:
“Bizim evde kadın çok olunca hayat daima böyle curcuna oluyor. Ama yine de… insan bu koşturmacayı sevmeden edemiyor.”
Yeğenlerden biri gelip abisinin kucağına atladı, saçını çekerek fısıldadı:
“Dayı, sen hiç telaş yapmıyorsun. Niye?”
Abi gülümsedi, başını eğerek cevapladı:
“Çünkü ben sizden önce uyandım, hazırlığımı bitirdim. Eğer siz de erken kalkarsanız böyle rahat olursunuz.”
Küçük çocuk hemen kardeşine döndü:
“Duydun mu? Yarın erkenden kalkacağız! Hem en önce hazırlanan ödül kazanır!”
İki çocuk kahkahalar atarak tekrar merdivenlere koştu. Armina saç tokasını bulamayınca bağırdı:
“Kim aldı benim tokamııı!”
Abi koltuktan kalkıp elinde duran tokayı gösterdi:
“Aradığın şey bu muydu?”
Armina telaşla gelip tokayı aldı, gözlerinde hem minnet hem mahcubiyet vardı.
“Dayı gibi oldun sen, her şey senin eline düşüyor.”
Abi başını iki yana sallayıp hafif bir gülümsemeyle cevapladı:
“Bu evde kadınların telaşı hiç bitmez. Ben de sizin seyircinizim işte.”
Salonun içinde kahkahalar, koşuşturmalar ve birbirine karışan sesler yükseldikçe, abinin içini hem huzur hem yorgunluk kapladı. O an düşündü:
“Ne kadar gergin bir gece geçirmiş olsak da, sabahın telaşı bile başka bir hayat sevinci demekmiş…”