Hayvan rehabilitasyon merkezinin içine girdiklerinde etraflarını çiçeklerle süslenmiş geniş bir bahçe, ahşap kulübeler ve camlı bölmeler karşıladı. Doğanın içinde, ormanın derin nefesiyle çevrelenmiş bu mekân gerçekten de insana huzur veriyordu. Kuş sesleri kulaklarında yankılanıyor, serin rüzgâr saçlarını hafifçe savuruyordu.
Çocuklar ilk olarak küçük kaplan yavrularını görmek istediler. Görevlilerden biri sevecen bir gülümsemeyle yanlarına yaklaştı.
“Yavru kaplanlarımız henüz çok küçük, onlara yaklaşabilirsiniz ama nazikçe, sakin hareketlerle…”
İmran gözlerini parıldatarak fısıldadı.
“Gerçekten kedi gibiymiş Shukran, bak tüylerine, yumuşacık görünüyor. koshka koshka gel bana pisi pisi”
Shukran ürkek bir adım attı, sonra küçük elini kaplan yavrusunun başına dokundurdu. Kaplan yavrusu da ona sokulunca çığlık atarak gülmeye başladı.
“Anne, anne bak bana sevgi gösteriyor!”
Dilruba kızının yüzündeki mutluluğu görünce gözleri doldu. Onların saf sevinci bütün yorgunluğunu unutturuyordu.
Bekzat kollarını kavuşturmuş onları izlerken alçak bir sesle Armina’ya eğildi.
“Çocukların mutluluğu insanın içine işliyor. Sanki bu şehirdeki bütün gürültü, bütün kargaşa bir anda sustu.”
Armina kardeşine hak verdi. O an içindeki yorgunluğu, alnındaki solgunluğu hissetse de çocukların kahkahaları ona güç veriyordu.
Sonra kuş bölümüne geçtiler. Rengârenk papağanlar, iyileştirilmeye çalışılan kartallar ve gökyüzüne salınmaya hazırlanan martılar vardı. Görevli bir adam, devasa kanatlı kara kartalı gösterdi.
“Bu gördüğünüz, bir süre önce kanadı kırık halde bulunmuştu. Şimdi iyileşme sürecinde. Çok yakında yeniden özgürlüğüne kavuşacak.”
İmran merakla sordu.
“Peki dayo, özgürlüğe kavuşunca bizi hatırlayacak mı?”
Bekzat kızının başını okşar gibi sevgili yeğenine baktı.
“Belki hatırlamaz ama şunu bil ki, iyilik yapılan her canlı dua eder. Bizim dualarımız göğe, onların kanatlarına karışır.”
Shukran kocaman gözlerle kartala baktı.
“O zaman ben de dua edeceğim. Kanatların hep güçlü olsun diye.”
Saida kızlarının bu masumiyetine şahit olurken içinden sessizce dua etti. Onun için bu ziyaret sadece bir gezi değil, çocuklara merhameti öğretmenin de en güzel yoluydu.
Bir sonraki durakta küçük ayı yavrusuyla karşılaştılar. Yavru ayı huysuzca hırlasa da sonra koca pençeleriyle yere uzandı. Görevli çocuklara elma verdi. İmran heyecanla elmayı uzattı. Ayı onu dikkatle kokladı, sonra iştahla yedi. Shukran kahkahalar atarak bağırdı.
“Bize teşekkür ediyor! Bakışlarına baksana, çok tatlı! Anne banada ayi alalimmi nolur ben bakarim ona”
Bütün aile gülmekten kendini alamadı. Hatta Bekzat bile ciddi duruşunu bozup kıkır kıkır güldü.
Güneş yavaş yavaş yükselirken, aile merkezdeki bütün bölümleri gezdi. Lama, deve, keçi, tavus kuşları, hepsi çocukların ilgisini çekti. Fotoğraflar çekildi, küçük tartışmalar oldu ama günün sonunda her biri sevgiyle doldu.
Çıkışa doğru yürürlerken Armina annesinin koluna girdi.
“Mam, senin sözlerin hâlâ kulağımda çınlıyor. İnsan bazen bir sofrada, bazen böyle bir yerde, sevdiklerinin yanında olunca gücünü buluyor.”
Saida kızının elini sıktı.
“Evet yavrum, hayatın bütün mücadelesi sevdiğin insanlarla beraber olabilmek için. Gerisi geçici.”
Armina derin bir nefes aldı. Gökyüzüne baktığında güneş yaprakların arasından süzülüyor, çocukların kahkahaları yankılanıyordu. O an kalbinin derinliklerinde bir huzur hissetti.
Güneş yavaş yavaş turuncuya, kızıla ve en sonunda morun en derin tonlarına bürünürken aile Boğaz’a açılan büyük bir vapurun güvertesinde yerini aldı. Denizin serin rüzgârı saçlarını okşuyor, martıların çığlıkları gökyüzünde yankılanıyordu. Armina, elini parmaklıklara koyup hafifçe eğildi. Sanki denizin tuzlu kokusu kalbine işliyordu.
Vapur güvertesine çıktıklarında onları serin bir rüzgâr karşıladı. İstanbul’un akşamüstü ışıkları yavaş yavaş yerini kızıllığa bırakıyor, Boğaz sularına altın bir yol çiziyordu. Armina elini korkuluklara koyup derin bir nefes aldı. İçine çektiği deniz kokusu, göğsünde yeni bir hayatın heyecanı gibi çarpıyordu.
İmran ve Shukran koşar adımlarla öne fırladılar. Küçük kızların gözleri martılara takıldı. Gökyüzünde çığlıklar atarak süzülen martılar, sanki vapuru uğurluyormuş gibiydi. Shukran küçük ellerini sallayarak bağırdı.
“Bize eşlik ediyorlar! Bakın, hep yanımızdalar!”
İmran kardeşine gülerek karşılık verdi.
“Onlara simit atarsak hiç bırakmazlar.”
Gerçekten de yan tarafta duran yolculardan biri elindeki simidi parça parça denize attı. Martılar hızla aşağıya dalıp lokmaları kaparken çocukların kahkahaları vapurun güvertesinde yankılandı.
Bekzat, kızların arkasında durarak onları seyrediyordu. Sert yüzünün kenarlarına istemsizce bir tebessüm yerleşti. Sigara paketini çıkardı ama yakmadı, sadece avucunda çevirdi. Yanına gelen Armina kardeşine baktı.
“Ne oldu, neden yakmadın?”
Bekzat gözlerini denize dikti.
“Bu manzarayı bozmak istemedim. Sigara dumanı yakışmaz şu güzelliğe.”
Armina içten bir gülümsemeyle başını salladı. Onu böyle yumuşak görmek nadirdi.
"Bakın” dedi heyecanla Shukran, minik parmağını gökyüzüne uzatarak “güneş denizin içine giriyor!”
İmran kahkahalarla kardeşine katıldı.
“Evet, kocaman bir portakal gibi battı işte!”
Bekzat, sigarasını yakmadan önce onları seyretti. “Sizler böyle gördükçe insanın içi ferahlıyor” diye mırıldandı. Onun sert yüzü bile o an huzur bulmuştu.
Dilruba ise biraz daha geride, annesiyle birlikte oturmuştu. Saida başını örten şalını düzeltti, gözleri şehrin siluetine dalmıştı. Topkapı Sarayı’nın minareleri, Ayasofya’nın kubbesi, Galata’nın incisi gibi yükselen kule… Hepsi gün batımının kızıllığına boyanmıştı.
“Bak kızım” dedi Saida alçak bir sesle “her taşında tarih var bu şehrin. İnsan buralarda sadece görmekle kalmaz, hisseder. Bizim yaşadıklarımız, dertlerimiz, sevinçlerimiz… Hepsi aslında bu şehrin hikâyesine eklenen bir satır olacak.”
Dilruba annesinin elini tuttu.
“Doğru diyorsun anne. Sanki İstanbul bize sadece kucağını açmıyor, geçmişiyle de kucaklıyor.”
Vapur köprünün altından geçtiğinde güverteyi derin bir uğultu kapladı. Çelik yapı üzerlerinden geçerken çocuklar heyecanla bağırdılar. İmran, başını kaldırıp hayranlıkla baktı.
“Anne, sanki gökyüzünden geçen dev bir yol bu!”
Shukran kıkırdadı.
“Hayır, bu yol gökyüzüne çıkıyor!”
Onların hayal dünyasına dalıp kahkahalarına katılmamak elde değildi. Saida gülümsedi, Armina kız kardeşlerine sarıldı.
Vapur yoluna devam ederken Boğaz’ın iki yakası ışıklanmaya başladı. Yalıların pencerelerinden süzülen ışıklar, sahil boyunca yan yana dizilmiş restoranların renkli tabelaları, köprüden süzülen mavi ve kırmızı ışıklar… Hepsi suya yansıyor, sanki deniz gökyüzüyle yarışıyordu.
Bekzat cebinden küçük bir dürbün çıkardı, kızlarına uzattı. İmran hemen kaptı, sahildeki kalabalığı izlemeye başladı.
“Orada balık tutuyorlar! Bak bak, kocaman bir balık yakaladılar!”
Shukran hemen ablasından dürbünü almak istedi, küçük bir tartışma çıktı ama sonra kahkahalarla son buldu.
Armina başını göğe kaldırdı. Gün batımı artık yerini mora, laciverte bırakmıştı. İlk yıldızlar görünmeye başlamıştı. İçinden sessizce düşündü: “Bu anı unutmak istemiyorum. Ne olursa olsun hep hatırlamalıyım.”
Vapurun burnunda canlı müzik yapan küçük bir grup vardı. Bağlama sesi rüzgârla karışıyor, yanına bir kemanın naif ezgisi ekleniyordu. O an İstanbul sadece bir şehir değil, yaşayan bir şiir gibi hissettirdi.
Saida kızlarının yanına dönüp gülümseyerek fısıldadı.
“Bakın, bu şehir bize şarkısını söylüyor.”
Çocuklar sessizleşti, dikkatle müziği dinlediler. Vapur yavaş yavaş iskeleye yanaşırken herkesin yüzünde tatlı bir huzur vardı. O gece, İstanbul’un rüzgârı onların kalbine bir hatıra bırakmıştı.