Gülüşlerin gölgesinde

1137 Words
Sabah güneşi perde aralığından süzülüp mutfağın fayanslarında oynaşıyordu. 3 kardeş daha kafasını yataktan kaldiramamiş iç içe geçmiş uyuyorlardi. Çocuklar ise daha yeni kalkmış gözlerini ovuşturarak evin salonuna doğru yürüyorlardi. Saida ana çoktan uyanmış Başında renkli yazması, üzerinde sabahlığıyla tezgâhın önünde hummalı bir hazırlık içindeydi. Masada sıralanmış peynirler, ince ince doğranmış domatesler, tazecik yeşillikler vardı. Ocağın üstünde fokurdayan çaydanlık hemen yanı başında pişen menemen fırından yayılan sıcak poğaça kokusu mutfağın içini mis gibi buharla doldurmuştu. “Haydi bakalım, uykucular! Kahvaltı hazır! Çay taşacak, ekmek bayatlayacak!” diye seslendi yüksek sesle. Bir süre sonra odalardan mırıldanmalar, kapı gıcırtıları duyuldu. Önce İmran çıktı, ardından Shukran gözlerini ovuşturarak mutfağa geldi. “Anneanneeee, bugün Vialand var mı gerçekten?” diye sordu Shukran heyecanla. Saida gülümseyerek onun başını okşadı. “Var tabii kuzum. Ama önce güzel bir kahvaltı yapılacak. Boş mideyle lunaparka gidilmez.” Ardından Bekzat salona süzülerek girdi, saçı dağılmış, üstünde yarım yamalak düğmelenmiş bir gömlek. “Günaydın ev halkı! Kimse bana kahve dememiş mi? Ben kahvesiz insan değilim.” Saida hemen kaşlarını kaldırdı. “Kahve içmek için önce kahvaltı yapacaksın. Mideni mahvedeceksin yine.” Bekzat sandalyesine otururken gülümsedi. “Tamam ana, peki… söz, kahvaltıdan sonra kahvemi yaparım. Ama senin şu reçelin var ya… diplomasiyle çözülecek bir lezzet bu.” Dilruba da o anda salona girdi, saçlarını örgü yapmıştı, üzerinde sade bir elbise. “Sen diplomasiye girme Bekzat, geçen sefer reçelin yarısını ekmeğe değil tişörtüne dökmüştün.” Armina ise en son geldi. Hafif makyaj yapmış, yüzünde yorgun ama sakin bir ifade vardı. “Günaydın herkese…” dedi sessizce. Saida onun tabağını önüne koyarken dikkatle baktı. “Rengin solmuş kızım, iyi misin?” Armina gülümsemeye çalıştı. “İyiyim anne, sadece az uyudum.” Masada kahkahalar, çocukların bitmek bilmeyen soruları ve Bekzat’ın şakaları arasında kahvaltı uzadıkça uzadı. Armina bazen dalıp gidiyor, bazen gülmeye çalışıyordu. Fakat telefonunun titremesiyle yüzündeki tüm neşe silindi. Ekranda tek bir isim: Alp. Kalbi sıkıştı. Herkes sofradayken açmamayı düşündü ama çalan melodi uzadıkça Saida’nın meraklı bakışları onu mecbur bıraktı. “Ben bir saniyeliğine balkona çıkıyorum.” dedi. Telefonu elinde sıkıca tutarak çıktı. “Efendim Alp?” Karşıdan gelen ses öfkeliydi. “Nerelerdesin sen? Arıyorum, arıyorum açmıyorsun. Senin derdin ne Armina? Nişan iki hafta sonra, sen hâlâ gezmelerde misin?” Armina derin bir nefes aldı. “Alp, ben ailemle vakit geçiriyorum. Onlar yurtdışından geldi, hem çocuklar Vialand’e gitmek istiyor, bugün onlarla olacağım.” “Vialand mi?” diye tekrarladı Alp alayla. “Ne güzel! Ben burada senin için hazırlıklarla uğraşayım, sen de lunaparkta çocuk gibi gez. Bravo gerçekten.” Armina sabrını korumaya çalıştı. “Bu sadece bir günlük gezi. Ailem mutlu olsun istiyorum. Her şeyi senin istediğin gibi yapmaya çalışıyorum ama biraz da beni anla.” “Ben seni çok iyi anlıyorum Armina. Belki de fazla iyi anlıyorum. Senin için ne yaparsam yapayım hep bir eksiklik buluyorsun. Madem öyle, ne halin varsa gör. Sikerim nişanını da düğününü de hepsi iptal olsun en iyisi anca öyle rahatlayacaksin belliki sen” Armina bir şey söyleyemeden telefon kapanmıştı. Eli titriyordu. Derin bir nefes aldı, içeriye döndü. Bekzat hemen fark etti. “Ne oldu, suratın neden bembeyaz?” “Bir şey yok abi… hava biraz soğuktu, üşüdüm galiba.” diyebildi sadece. "Ağustosta? soğuk hava? peki hayırlısı diyelim" Saida ana torunların cıvıltısına yetişmeye çalışıyordu. “Hadi bakalım, kim hazırsa ayakkabılarını giysin, geç kalıyoruz. Bugün neşeli gün, kimse surat asmayacak!” Bu sözle birlikte Armina kendini toparladı. Çocukların elini tutarak gülümsedi. “Tamam, hadi gidelim o zaman. Vialand bizi bekliyor.” --- Hava sıcaktı, gökyüzü masmaviydi. Vialand’in kapısına vardıklarında çocukların gözleri ışıl ışıldı. İmran kocaman dönme dolabı gösterdi. “Anne bak! Bulutlara kadar çıkıyor!” Shukran sevinçle zıpladı. “Ben de o hız trenine binmek istiyorum!” Bekzat hemen araya girdi. “Ona ben binerim, sen bana bakarsın. O tren insanda kalp durdurur vallahi.” Dilruba kahkahayı bastı. “Senin kalbin değil ama ciğerlerin durur, o kadar bağırırsın ki!” Saida ana torunlarının ellerini tutarken içten içe gülümsüyordu. “Benim torunlarımın neşesi dünyaya bedel. Allah bu gülüşleri eksik etmesin.” Armina o an tüm sıkıntılarını unutur gibi oldu. Lunaparkın renkleri, çocukların kahkahaları, kardeşlerinin şakaları… hepsi kalbinde bir süreliğine Alp’in sesini bastırdı. Öğle vakti parkın kenarındaki bir kafede oturdular. Bekzat ter içinde nefes nefeseydi. “Ben bittim. Şu tren var ya… resmen ruhumu aldı!” Dilruba kahkaha atarken limonatasını uzattı. “İç şunu, belki ruhun geri gelir.” Armina da kahkahaya katıldı. “Abi sen bağırırken bütün park sustu. İmran bile ‘dayım mı o?’ diye sordu.” Bekzat gülerek omuz silkti. “Ne yapayım, ben adrenalin değil dram yaşadım orada.” Öğleden sonra alışveriş merkezine geçtiler. Vitrinlerde gezerken Saida ana dantelli tabak takımına bakarken iç çekiyordu. “Ahh, Özbekistan’da böyle takımlar yoktu. Şunlardan alsak fena mı olur kızım?” Dilruba hemen gülümsedi. “Ana senin mutfağında sadece tabak değil Kiraliçe Elizabethin çeyizi var.” Saida gözlerini devirdi. “Ne yapayım, tabak bana huzur veriyor.” Armina elbise reyonunda gezerken telefonuna gelen mesajla irkildi. Alp: “Umarım eğleniyorsundur. Ben burada nişan listesiyle boğuşuyorum.” Mesaja bakıp hiçbir şey yazmadı. Sadece telefonu çantasına koydu ve derin bir nefes aldı. “Benim nişanım mutlu olmamı engellememeli…” diye fısıldadı kendi kendine. Dilruba onu fark edip yanına geldi. “Yine düşündün değil mi?” Armina başını salladı. “Yok… sadece akşam yemeğinde ne yesek onu düşündüm.” Nişan için elbise denemeleri bir o kadarda yorucu geçti rengarenk elbiseler bir birinden farklı abiyeler dolup taşıyor ama armina nedense birini secemiyordu. Evet bu elbise benim için yaratılmış diyemiyordu. Sonunda bir elbise buldu... O hayallerini süsleyen o elbise sonunda onu bulmuştu. Koyu mavi hatta lacivert ve mor arasında bir şey. Parıltılı beline kadar dar ve tam oturan belinden sonrası prenses gibi olan elbisenin arka tarafı uzun ön tarafi ise hafiften oval şeklinde yürürken basmamasi için çok makbul olan bu elbise önden v seklinde sırtı ise beline kadar uzanan bir dekolteye sahipti. Bu elbiseye bayılmıştı ama alpe gosterirse kesin giydirmezdi kesin kavga eder ve hatta elbiseyi yırtardi. Önce kafasindaki düşünce ile kendisi bile ürktü sonrasında ise o elbiseyi giymezse pişman olacağını bildiği için sonunda aldı. Ayriyeten Alp benim param yok diye ondan yüzükler için para istemişti onuda alpin banka hesabına gönderip sonunda her şeyin tam olduğundan emin olduktan sonra kızlar için elbise seçmeye doğru gittiler Akşam olduğunda hep birlikte alışveriş torbalarıyla çıkarken Saida ana gülümsedi. “Bugün yüzünüz güldü, ben başka bir şey istemem.” Bekzat kollarını iki yana açtı. “Yemek yemeden olmaz ana, bu kadar alışverişin hakkı ödenmez!” Hep birlikte sahil kenarında bulunan kebap ve ızgara çeşitleri yapan bir restorana girdiler. Masaya oturduklarında İstanbul’un gece ışıkları sulara vuruyordu. Rüzgâr saçlarını okşuyor, çocukların kahkahası denizle karışıyordu. Armina içinden derin bir nefes aldı. Alp’in sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu ama o sesi bastıran başka bir şey vardı artık: Ailesinin gülüşleri, çocukların neşesi ve annesinin duaları. O gece ilk kez şunu fark etti; Bazen sevgi, sadece bir adamda değil, seni hiç yargılamadan seven bir ailenin içinde gizliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD