Mekândan çıkarken rüzgâr iyice serinlemişti. Boğazın üstünde ince bir sis, sokak lambalarının ışığıyla dans ediyordu. Saida ana paltosunu sıkıca kapattı, bir elinde çantasını tutuyor diğer eliyle arkasındaki çocukları toparlamaya çalışıyordu.
“Haydi bakalım, hadi! İmran sen kardeşinin elini bırakma. Bekzat, anahtar sende mi?”
Bekzat elinde salladığı araba anahtarını havaya kaldırdı.
“Sende mi, bende mi, bilemedim anaa!” dedi kıkır kıkır gülerek.
Saida kaşlarını çatıp oğluna baktı.
“Senin gözlerin neden öyle balık gibi parlıyor? Sarhoş musun sen Bekzat?”
Bekzat hemen ciddi bir surat takındı.
“Yoook ana, ben sadece deniz havası almışım. Hafif esintili bir mutluluk bu.”
Dilruba gülmekten kendini alamadı, kolunu kardeşine doladı.
“Deniz havası değil o, sen resmen boğazın tüm rakısını içine çekmişsin.”
Armina ikisine bakıp kahkaha attı.
“Şşşş! Anne duymasın, zaten arabayı o kullanacak!”
Saida arabanın sürücü koltuğuna otururken bir yandan da içinden söyleniyordu.
“Evin direği dedikleri şu çocuklara bak hele. Direği eğik, tahtası gevşek bunların. Allah’ım sen sabır ver…”
Arka koltukta üçlü yerini almıştı bile. Dilruba cam kenarına, ortada Bekzat, diğer tarafta Armina. Arabaya oturur oturmaz Dilruba müziği açtı. Eski bir Özbekçe şarkı çalmaya başladı, hafif hareketliydi.
"Kelgin gulum erkalayim boğ bolayimmm hahayyyyttt" diye söylemeye başladılar
Bekzat hemen eşlik etti.
“Benim güzel kız kardeşlerim, ses verin! Bu geceyi unutmayalım!”
Armina kahkahayı bastı.
“Unutmazsın zaten, sabah kalkınca başın zonklarken hatırlarsın!”
Bekzat gülerek elini başına götürdü.
“Olsun be! Kardeşinle, ablanla gülmek için değmez mi?”
Dilruba yanına eğilip onun kulağına fısıldadı.
“Bir daha içmeye gidersen ben yokum. Çünkü sen sarhoşken sürekli çocukluğumuzdan bahsediyorsun.”
Bekzat hemen dikeldi.
“Eee, ne olmuş yani! Hatıralar candır. Mesela hatırlıyor musun Dilruba, ben seni bisikletle gezdirecektim de düşürmüştüm sende mesela arminanin ağına piskevit doldurmuştun az kalsın ölüyordu!”
Dilruba ellerini yüzüne kapattı, hâlâ gülüyordu.
“Evet! Dizim hâlâ yamuk kaldı o yüzden! Sen ne biçim bisiklet sürerdin be Bekzat! Ayrıca açıktı sandım çok ağlıyordu”
Armina ellerini çırptı.
“Ahahah! abla 3 aylık bebektim bebek!”
Bekzat iki elini kaldırdı.
“İtiraf ediyorum! O düşüş bir sanat eseriydi. Senin o bağırışın var ya Dilruba, hâlâ kulağımda yankılanıyor!”
Bu sırada önden Saida’nın sesi duyuldu.
“Yeter! Araba benim sinir sistemimle çalışıyor sanki! Şuracıkta kaza yapacağım sizin yüzünüzden. Allah’ım, sabır ver bana…”
Shukran öndeki koltuğun arasından başını uzatıp annesine seslendi.
“Babul, bunlar çok komik! Bekzat amca deli gibi gülüyor!”
Saida direksiyonu sıkıca tuttu, başını iki yana salladı.
“Deli zaten yavrum, deli. Bunlar küçükken duvara tırmanırdı, şimdi birbirlerine sataşıyorlar.”
İmran arka koltukta kahkahadan kıvranıyordu.
“Anne, anne bak! teyzem Bekzat dayoya yastıkla vurdu!”
Gerçekten de armina ön koltuktan bulduğu küçük bir yastığı Bekzat’ın kafasına atmıştı.
“Sus artık! Şoförün moralini bozuyorsun!”
Bekzat kahkahalarla geri eğildi.
“Yastıkla saldıran kardeşim var, ben zaten dünyaya gelmiş bir mucizeyim!”
Armina da kahkahaya katıldı.
“Bekzat, sen bir mucizeden çok yanlış karışım gibisin!”
Dilruba kıkırdayarak ekledi.
“Evet, annem sabırla yoğurmuş, ama maya fazla kaçmış!”
Arabanın içi kahkahaya boğuldu. Şehrin ışıkları camlardan süzülüyor, deniz kokusu hâlâ üzerlerindeydi. Bu kahkahalar arasında Saida ana bir an göz ucuyla dikiz aynasından çocuklarına baktı.
Yüzünde istemsizce bir tebessüm belirdi.
“Ne gürültü ne şamata… ama gülüşleri bile bereket gibi. Allah eksikliğinizi göstermesin.”
Sonra hemen ardından kendi kendine mırıldandı:
“Tövbe estağfurullah, şu hâlime bak… Gülmeye başladım ben de. Yaşlandım mı ne?”
Bekzat bunu duymuş gibi başını öne uzattı.
“Yaşlanmadın ana, güzelleştin! Hem direksiyon sende, biz emniyetteyiz.”
Saida hemen dikiz aynasından bakışlarını dikti.
“Sus, yoksa seni otobandan indiririm, yaya dönersin eve.”
Armina kıkırdayarak Bekzat’ın koluna dürttü.
“Bak gördün mü? Annem hâlâ formunda.”
Bekzat gülerek arkasına yaslandı, gözlerini kapadı.
“İşte bu... İstanbul gecesi, deniz kokusu ve annemin direksiyon sesi… Dünyanın en güzel melodisi bu.”
Dilruba başını cama yasladı, dudaklarında yorgun ama huzurlu bir gülümseme vardı.
“Belki de yıllar sonra ilk kez gerçekten bir aile gibi hissediyoruz.”
Armina sessizce onayladı.
“Evet… bütün saçmalıklarımızla, gülüşlerimizle, kavgalarımızla… tam da böyleyiz işte.”
Saida ise ön koltukta mırıldandı.
“Allah’a şükür, evlatlarım yanımda ya… ister gülsünler, ister bağırsınlar. Yeter ki birbirlerini hiç bırakmasınlar.”
Araba köprüyü geçerken ışıklar suya yansıyor, gece İstanbul’un kalbine karışıyordu.
O an herkesin içinde bir huzur vardı. Saida ana dua etti, çocuklar gülmeye devam etti, şehir ise bu aile kahkahalarını rüzgârla birlikte taşıdı.
Ev sessizliğe gömülmüştü. Şehrin uzaktan gelen uğultusu bile bu evin duvarlarına değmeden geri dönüyor gibiydi. Saida ana ve çocuklar çoktan uyumuştu. Mutfaktan gelen bulaşık makinesinin hafif sesi, bu sessizliğin içindeki tek müzikti.
Armina balkona çıktı. Üzerinde sabahlığı, saçları gevşek bir topuzla toplanmıştı. Elindeki kupadan incecik dumanlar yükseliyor, yeşil çayın kokusu havayla karışıyordu. Kupaya bir dilim limon atıp kaşığıyla karıştırdı, metalin cama değen sesi geceye karıştı.
Boğaz uzakta, gece ışıklarıyla süslenmişti. Armina kupayı iki eliyle kavradı, sanki o sıcaklık içindeki soğuğu eritiyormuş gibi. Gözlerini uzaklardaki ışıklara dikti, nefesini bıraktı.
“Yine mi yalnız düşünüyorsun küçük kardeşim?”
Bu sesle arkasına döndü. Bekzat elinde sigarasıyla balkona çıkmıştı. Ardından Dilruba da geldi, bir elinde çay bardağı, diğerinde ince bir hırka. Üçü sessizce yan yana oturdular.
Bir süre kimse konuşmadı. Şehrin sesleri, arada bir geçen arabaların uğultusu ve hafif rüzgâr dışında her şey suskundu.
Bekzat derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun, Armina… bu gece seni izlerken düşündüm. Sen gülüyordun ama gözlerin gülmüyordu.”
Armina kupasını dudaklarına götürdü, bir yudum aldı.
“Yorgundum abi. Uzun gündü sadece.”
Bekzat başını iki yana salladı.
“Hayır. Ben seni bilirim. Sen gülümserken bile kalbini saklarsın. Ama o kalp bazen fazla sessiz kalıyor.”
Dilruba sessizce onayladı, gözleri kardeşine çevrildi.
“Bekzat haklı Armina. Alp’le ilgili konuşmamız gerekiyor. Bu kadar hızlı bir evlilik kararı... emin misin? Gerçekten hazır mısın?”
Armina kupayı elinde çevirdi, limon dilimi döndükçe sarı ışığı yansıyordu.
“Hazır olmak ne demek ki abla? Bazen insan sadece güvenmek istiyor. Her şeyin yoluna gireceğine inanmak istiyor.”
Bekzat sandalyesinde öne eğildi.
“İnanmak güzel ama körü körüne inanmak tehlikeli. Ben o çocuğa güvenemedim. Bir şey var onda, bir soğukluk, bir hesap. Sanki seni seviyor ama aynı zamanda senden bir şey saklıyor gibi.”
Armina başını çevirdi, uzaklara baktı.
“Belki de fazla düşünüyoruz. O değişti. Kalp krizinden sonra her şeyin kıymetini anladığını söylüyor.”
Dilruba bardağındaki çayı karıştırdı, kaşığın çıkardığı tını balkondaki sessizliğe dokundu.
“Armina, bazen insanlar anladıklarını söyler ama gerçekten değişmezler. Sadece seni ikna ederler. Aşk güzel ama kör etmemeli. Senin gözlerinde kararsızlık var.”
Armina sustu. Gözlerini kupadaki buharın içinde kaybolmuş gibi dikti.
“Ben... bilmiyorum abla. Onunlayken bazen çok huzurlu hissediyorum. Ama bazen de içim sıkışıyor. Sanki bir şey olacakmış gibi. Bazen bana baktığında gerçekten beni mi görüyor, yoksa kendi gururunu mu besliyor, emin olamıyorum.”
Bekzat derin bir iç çekti.
“İşte bundan korkuyorum. Senin kalbin saf. Her şeye inanmaya hazır. Ama dünya öyle değil, Armina. Alp gibi adamlar önce seni büyülüyor, sonra gölgenin bile iznini istiyorlar.”
Dilruba elini Armina’nın omzuna koydu.
“Sen bizim en küçüğümüzsün. Ama bazen en cesurumuzsun. Yine de... bazen durmak da cesarettir. Düşünmeden ‘evet’ demek değil.”
Armina derin bir nefes aldı.
“Ben de korkuyorum. Bunu itiraf etmek istemiyordum ama... kalbimin bir köşesinde bir ses sürekli fısıldıyor. ‘Bir şey doğru değil’ diyor. Ama o sesi susturmak istiyorum. Çünkü Alp’e inanmak istiyorum. O değiştiğine inanmak istiyorum.”
Bekzat alnını eline dayadı, sesi yumuşadı.
“İnanmak istiyorsun çünkü seviyorsun. Ama sevgi bazen insanı kör eder. Ben sadece senin yaralanmanı istemem. Biliyorum, bir şey desen kızacaksın, sessiz kal desen içime dert olacak. O yüzden sadece şunu söyleyeceğim; ne karar verirsen ver, biz buradayız.”
Armina’nın gözleri doldu. Kardeşlerine baktı, gülümsedi ama o gülümseme içinde kırılmış bir şeyler vardı.
“Biliyorum. Sizin yanımda olduğunuzu bilmek bana güç veriyor.”
Dilruba başını kardeşinin omzuna yasladı.
“Biz senin kalbinin rengini biliriz Armina. Işık gibisin. Kimse o ışığı söndürmesin, olur mu?”
Armina başını salladı, dudaklarından neredeyse duyulmayan bir ses çıktı.
“Olmaz…”
Bekzat sigarasını söndürdü, ayağa kalktı.
“Tamam, bu gece yeterince kalp konuştuk. Hadi içeri girelim. Soğuk çarpacak sonra. Ben de kahve yapayım sabahı görmeden uykum gelmez.”
Dilruba gülümseyerek yerinden kalktı.
“Sen kahve yap, Armina bize tatlı getirir. Bu gece biraz şeker iyi gelir kalplere.”
Armina ayağa kalkarken gözleri hâlâ denizdeydi.
“Belki de gerçekten biraz tatlı iyi gelir.”
Balkonun kapısını kapattıklarında rüzgâr yavaşça içeri süzüldü.
Gece sessizdi ama o sessizliğin içinde binlerce düşünce yankılanıyordu.
Her biri kalbinde başka bir ağırlıkla içeri girdi, ama aynı duayla bitirdiler gecelerini:
“Allah doğru yolu kalbimize göstersin.”