Hayatın gölgesi

1081 Words
Vialand gezisinin ardından herkesin yüzünde yorgun ama mutlu bir tebessüm vardı. Çocuklar lunaparktaki o renkli anların hâlâ büyüsündeydi. Saida ana onların kahkahalarını dinledikçe içi huzurla doluyordu. Akşamüstü güneşi yavaşça batarken, aile bir güzel bir restoranda ızgaraların tadını çıkarmak için oturdu. Herkes yorgun ve bitkin haldeydi ama kendince mutluydu. Geniş camlardan içeriye günün son ışıkları süzülüyordu. Dilruba menüye bakarken gülümsedi. “Bugün herkes ne isterse onu yesin, çocuklar! Bu, bizim tatilimizin şerefine.” Bekzat sandalyesine yaslanmış, hâlâ o lunaparkta dönen dönme dolabın rüzgârını hatırlıyor gibiydi. “Ben sadece sessizlik istiyorum. O kadar bağırdınız ki, hâlâ kulaklarım çınlıyor.” Armina ise menüyü inceliyor, ama bir yandan çantasındaki telefonuna göz atıyordu. Ekran üst üste gelen arama bildirimleriyle doluydu. Alp. Bir an içi sıkıştı. “Şimdi değil… sadece bir gün huzurlu olmak istiyorum lütfen dur artık” diye mırıldandı kendi kendine. Ama telefon ısrarla titremeye devam etti. Sonunda pes edip açtı. “Efendim Alp?” Karşıdan gelen ses sertti, soğuk ve ölçülü. “Nerdesin sen Armina? Sabah aradım, mesaj attım, dönmedin. Nişan öncesi yapmamız gerekenleri unuttun galiba. Bu nişan bir banami lazım sokarım böyle işe. Nişanın bütün sorumluluklari kız tarafina ait ama hanımefendi keyif çatmaktan başkasını bilmiyor” Armina derin bir nefes aldı, sesini olabildiğince yumuşattı. “Bugün ailemle gezmeye çıktık. Çocuklar çok istediler Sonra bakarız her şeye. Zaten ne kadar istesen tamam demiyormuyum istediğin her miktarı gönderdim sirf ailenin istekleri olsun diye uğraşıyorum benim isteklerimi sormuyorsun bile” “Bakarız mı?” dedi Alp’in sesi alaycı bir tona bürünerek. “Senin derdin gezmek olmuş, öyle mi? Her şeyi ben mi düşüneceğim? Para vermekle bu işler yürümüyor kalkacan arayacan salonunu elbiseni yüzüğünü her şeyini” Masadaki herkes Armina’nın yüz ifadesini fark etmişti. Saida ana hemen çocuklara döndü, onların dikkatini başka yöne çekmeye çalıştı. “İmran, kızım, Hadi bakalım, menüdeki yemeklere baksana bu karışık ızgara güzel duruyor yoksa tercihimizi testi kebabından yanami yapsak, onu yiyelim mi?” Ama Armina’nın sesi kısılmıştı. “Alp, lütfen... şu an ailemle birlikteyim. Bu konuşmayı sonra yapalım.” “Seninle ne zaman konuşabilirim peki? Her zaman bir ‘şu an değil’ var. Benden uzaklaştığını hissediyorum Armina. Böyle davranarak güvenimi zedeliyorsun. İstemiyorsan bırakalım yeter ya” Bu söz Armina’nın içine bir bıçak gibi saplandı. Gözleri doldu, dudakları titredi. “Ben senden uzaklaşmıyorum, sadece… bir günümü ailemle geçiriyorum. Hepsi bu.” Alp’in sesi bir kez daha sertleşti. “Seninle evlenecek adam benim. Önceliğin de ben olmalıyım. Annenle, kardeşlerinle değil. Umarım bunu bir an önce anlarsın.” Armina bir şey diyemedi. Sessizlik… sadece kalbinin çarpıntısı duyuluyordu. Telefonu kapatıp çantasına koydu. Gülümsemeye çalıştı, ama dudakları titriyordu. Bekzat hemen fark etti. “Kimdi o?” dedi alttan alta, ama gözleri buz gibiydi. “Alp mi?” Armina başını eğdi. “Evet, şey... sadece nişan hazırlıklarını sordu.” Bekzat sandalyesine yaslandı, dudaklarını sıktı. “Hazırlıkları sormuş… he mi. Sesi masaya kadar geldi neredeyse. O adamın ses tonunda sevgi değil, emir var Armina.” Dilruba hemen araya girdi, ortamı yumuşatmak istercesine. “Bekzat, şimdi sırası değil. Hadi yemeğimizi yiyelim. Tatilimizi bozmayalım.” Saida ana ise sessizce dua eder gibi ellerini birbirine kenetlemişti. Kızının gözlerindeki ışıltının nasıl sönmeye başladığını fark etmişti. “Allah gönlünü ferah tutsun yavrum… güllere verdik derken küllerin gelini etmeyeyim yavrumu Allah'ım sen bize doğru yolu göster çocuğumun gözlerinden kendi ellerimle irin akitmayayim Rabbim” diye içinden geçirdi. O sırada garsonlar yemekleri getirdi. Buharı tüten ızgaralar, sıcak pideler, masayı dolduran salatalar… Ama Armina çatalına bile dokunamıyordu. Bekzat yan gözle ona baktı, sonra menüyü aldı, garsona seslendi. “Kardeşime meyve suyu getir. En tatlısından. Biraz yüzü gülsün bari.” Tam o anda, restoranın kapısından tanıdık bir ses duyuldu. “Beni davet etmeyi unutmuşsunuz galiba?” Masanın hepsi aynı anda başını kaldırdı. Alp. Takım elbisesiyle, elinde telefon, yüzünde o yapmacık tebessümle yanlarına doğru yürüyordu. Armina’nın rengi attı. “Alp... sen buraya… nasıl?” “Aradım, ulaşamadım. Dedim ki belki yanlış anlaşılmışımdır. Ben de geleyim, birlikte güzel bir akşam geçirelim.” Bekzat sandalyesinde doğruldu. “İyi de kardeşim, sen gelmeden önce bir haber verilmez mi? Burası aile yemeği sonuçta.” Alp yüzüne sahte bir gülümseme taktı. “Ben de artık bu ailenin bir parçasıyım sanırım. Değil mi Armina?” Armina bir anlık sessizlikten sonra başını eğdi. “Tabii… gel otur.” Garson hemen bir sandalye getirdi. Alp masaya oturdu, sanki her şey normalmiş gibi menüye göz attı. Ama ortamın havası değişmişti. Az önceki sıcak sohbet yerini gergin bir sessizliğe bırakmıştı. Saida ana, elindeki çatalı bırakıp zoraki bir tebessümle konuştu. “Hoş geldin evladım. Biz de tam yemeklere başlamıştık.” “Hoş bulduk teyze.” dedi Alp, başıyla selam vererek. “Armina’nın ailesini daha yakından tanımak istedim.” Dilruba gülümsemeye çalıştı ama sesi çatallandı. “Ne güzel, tanışmak iyi olur tabii.” Bekzat ise sessizdi. Kaşlarının arasında ince bir çizgi belirginleşmişti. Bir ara elini yumruk yaptı, sonra derin bir nefes alarak gevşetti. Sağduyulu ol Bekzat, şimdi değil. Yemekler masaya dizilmeye devam etti ama iştahlar çoktan kaçmıştı. Alp sürekli konuşuyor, ama söylediklerinin çoğu kibirli bir tondaydı. Kimi zaman Armina’ya, kimi zaman Bekzat’a küçük iğneler atıyordu. “Bugün çok yorulmuşsun Armina. Renk solmuş biraz yüzünde. Bu kadar gezmeye alışık değilsin sanırım.” Armina başını eğdi, sessizce çatalını tabağına bıraktı. Saida ana hemen devreye girdi. “Yorgunluk iyidir evladım. İnsan sevdikleriyle dışarı çıkınca enerji bulur. Değil mi kızım?” “Evet anne,” dedi Armina, sesi neredeyse fısıltıydı. Ama gülümsemesi sahteydi. Bekzat’ın içi kaynıyordu. Elindeki bıçağı tabağın kenarında sıkıca tuttu. Bir an parmak kemikleri beyazlaştı. Bir laf daha etse… Ama Dilruba onun eline dokundu, fısıltıyla uyardı. “Sakin ol abi. Şimdi olay çıkarma.” Alp, kimsenin tepkisini fark etmiyor gibiydi. “Bu arada nişan için düşündüğüm yerle görüştüm. Armina’nın ailesi de uygun görürse, çok şık bir otelde yapabiliriz. Tabii, biraz masraflı olacak ama…” Bekzat hemen araya girdi. “Masraf önemli değil. Önemli olan Armina’nın mutluluğu. Gerçekten mutlu olacak mı, asıl mesele o.” Masada bir anda hava dondu. Alp’in gülümsemesi bir anlığına kayboldu, sonra tekrar yüzüne yerleşti. “Tabii… elbette olacak.” O an Saida ana dua etti içinden, Allah’ım sabır ver, şerleri hayra çevir. Armina’nın gözleri dolmuştu ama kimseye belli etmemeye çalışıyordu. Çatalını yavaşça bıraktı. “Ben biraz hava alayım.” dedi kısık bir sesle. Herkesin bakışları onu izlerken kalktı, restoranın dışına çıktı. Geriye kalanlar arasında uzun bir sessizlik çöktü. Bekzat, Alp’e bakmadan konuştu. “Biz kardeşimizin iyiliğini isteriz. Gerisi umurumuzda değil.” Alp, bıkkın bir tebessümle cevap verdi. “Ne güzel. O zaman hepimiz aynı şeyi istiyoruz demektir.” Ama kimse o cümleye inanmadı. Masada sadece tabakların sesi kaldı. Ve herkesin içinden geçen aynı şeydi: Bu adamın gölgesi bile soğuk.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD