Elsa Jugadoru çok seviyordu, onun ona olan bu sevgisi her şeyin üstündeydi. Annesini yeni kaybetmiş olan Elsa Jugadora daha fazla düşmüş, istemeden de olsa ona daha fazla bağlanmıştı. Jugador her gün Elsa'nın yanına geliyor onun evinde kalıyordu. Elsa kolay bir hayat gecirmiyordu, babasının o daha çok küçükken ölmesi, annesinin onu büyütebilmek için o zamanın koşullarında tek başına çok zorlandığından bir erkeğe ihtiyac duyuyor olması işleri daha da çok zorlaştırmıştı. Annesinin evlendiği adam pisliğin önde gideniydi sırf insanlar laf söylemesinler diye bu duruma katlanıyordu. Annesi evlendiğinde ilk zamanlar geçtikten sonra bu adam sürekli hem Elsayı hem de onun annesini dövüyordu. Annesi sırf Elsa okuyabilsin insanların lafları onu irdelemesin diye olan bitene katlanıyordu. Ta ki üvey babası eve alkollu bir şekilde gelip annesini bayıltana kadar dövene kadardı. Annesi bayıldıktan sonra Elsaya tecavüz etmiş, ve onu da dövmüştü. Annesi sabah kendine gelebildi ilk işi kızının yanına gitmekti. Elsayı o halde görmeyi hiç beklemiyordu, Elsa güçlü bir kızdı ama bu olanlar onun hayata olan inancını bitirmişti. O gün bileklerini kesmiş intihara kalkışmıştı. Annesi kendine geldiğinde henüz hiçbir şey için geç değildi, apar topar kızını kucağına alıp hastaneye götürmüş onu kurtarmıştı. Ama asıl kurtuluşu o adamı şikayet edip hapishaneye girmesini sağlayarak yapmıştı. Elsa gözlerini açtığında annesinin yüzündeki morluklar iyileşmeye başlamıştı. Birkaç gündür uyuyordu o zamanlar çok zayıf minicik bir genç kızdı. Annesinin ağlamaktan gözleri mosmor olmuştu kendine gelemiyordu ikisi de. Elsa'ya göre annesi biraz daha iyiydi, ama kızının bir intihar girişiminde daha bulunmasından korkuyordu. Onu o zamanın en iyi akıl hastanelerinden biri olan akıl ve ruh sağlığı hastanesine yerleştirmişti. Elsa burada kendini düzeltmeye çalışırken annesi de yaşanan intihar olayının siciline işlememesi için gerekli yerlere gidip bir sürü dil döküyordu. Ve başarılı da olmuştu. Yaşanan hiçbir şey sicilinde yazmıyordu çünkü o hemşire olmak istiyordu bunun için buna ihtiyaçları vardı. Elsa hastanede iki yıl geçirmişti oradan çıkarken iyileşmesine yardım ettiği 5 arkadaşı olmuştu. Hepsi farklı şehirlerdendi o günden sonra bir birlerini sık sık aramışlar fakat görüşmeye fırsat ve imkan bulamamışlardı.
Bu yüzdendi bir erkeğe güvenemeyişi sanki hayatına girecek her erkekte aynı şeyleri yaşayacaktı. Bu durum bilinç altında bu şekilde yaşıyordu. Karşısına çıkan her erkeği ret ediyordu. 30 yaşına geldiğinde annesi onun yaşadığı bu zor zamanlardan dolayı üzüntüden kanser olmuştu lakin kanseri yenmiş ama bu hastalık onu sakat bırakmıştı artık yürüyemiyordu. Kanserin tekrar nüks etmesi kaçınılmazdı. Belki de Jugador'u bilseydi bu bilgi ona iyi gelecekti. Ölmeyecekti…
Jugador'u annesiyle tanıştırma fırsatı bulamamıştı, bu durum onu kahrediyordu. Kızının artık birini sevebildiğini görmeyi hak eden bir anneydi, ne yaptıysa kızı için yapmıştı ama verdiği kararın böyle sonuçlar doğuracağını bilmiyordu, bunun için çok üzülüyordu.
Jugador ne kadar egoist bir insan olarak görünse de Elsa'nın yanında mükemmel bir adamdı. Onunla yapamadığı ne varsa yapıyordu mükemmel bir aşk yaşıyorlardı. Her şey rüya gibiydi. Jugador da ondan gizlediği bir şey olduğunu seziyordu ne kadar sorsa da söylemiyordu. Ne kadar çok sevse de ait olduğu ırkın kurallarını en katı şekilde taşıyan ve uygulayan biriydi o. Elsa hamileydi, bunu Jugador' söylemek için sabırsızlanıyordu ama bir az daha zaman geçmesini istedi, aradan bir ay geçmişti bu hamilelik onu çok bitkin düşürmüştü. Eğer Jugador bunu ilk başta öğrenseydi o bebeğin büyümesine asla izin vermezdi. Elsa'yı çok seviyordu ve bu bebek onun hayatına mal olacaktı. Aradan bir ay geçmesine rağmen karnı normalden çok daha hızlı büyümüştü. Hastaneye gittiğinde bebeğinin neredeyse 4 aylık olduğunu öğrenmişti. Jugador'u ilk gördüğünden bu zamana bu kadar geçmemişti bile. Başından geçen her şeyi Jugador'a anlatmıştı o da her şeyi biliyordu, eve geldi nasıl söyleyeceğini bilmiyordu bu durumu, bebeğin ondan olmadığını düşünecekti haklıydı da ama bilmediği bir şey vardı Elsa'nın o da Jugador'un bir vampir olduğu. Cesaretini topladı ve karşısına geçip hamile olduğunu söyledi zaten artık fark edilmeyecek gibi değildi, Jugador ilk duyduğunda aldırmak istedi, bu bebeği istemiyordu o sırada Elsa bebeğin alınamayacak kadar büyük olduğunu söyledi. Doktordan döndüğünü ve 4 ayına girdiğini söyleyince Jugador'u ilk defa ağlarken görmüştü. Elsa ölüyordu, nasıl fark edemediğini söyleyip kendine kızmaya başladı. Elsa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, doğumun gerçekleşmesine bir ay kalmıştı ve Jugador'un yapabileceği hiçbir şey yoktu. Elsa'yı ne kadar çok sevse de ona kızıyordu sonra da gidip özür diliyordu. Doğuma bir hafta kalmıştı Elsa artık yerinden kalkamayacak kadar bitkin düşmüştü. Bebek onun kanından besleniyordu ve Elsa ölüyordu. Jugador ölecek olan birinden vampir olduğunu saklaması çok saçma geliyordu artık. Elsa'nın yanına gidip ona tüm gerçekleri anlattı, Elsa gülümsedi ve bebeğinin ona emanet olduğunu söyledi. İyi bir baba ol!, dedi. Ondan kağıt ve kalem istedi doğacak bebeği için kendini anlatmaya başladı eksik büyüsün istemiyordu babasızlık ne kadar zorsa annesiz büyümek te o kadar zor olacaktı bunun bilincinde bir anneydi. Ve bebeği doğmadan hemen önce ölmüştü Elsa. Jugador ise bu bebeği görmek istemeyip yakın arkadaşı olan Odett'in büyütmesini istemişti, büyüyene kadar asla yüzüne bakmamıştı.Çocukluğundan beri Duman kullanması yasaktır çünkü zehirli 7.11 zehir nokta alucard gibi zehirli zamanında tehlikeli arz ettikleri için doğdukları anda öldürseler de artık gücünü dizginlemeye öğreten kurslar olduğundan böyle bir şey gerek yoktu. Lakin sorun şuyuda ki hayatları boyunca güç kullanmaları yazsak olurdu.bu yüzden o kendini diğerleriyle kabul ettirebilmek için çok çabalamış da. Akranları dumanları ile silah, zırh, Kalkan üretip onları güçlendirebilir Ken kendisi teknoloji ile üretilen silahları kullanarak onlara onlar da yarışmıştı. Alay konusu olup dışlandığı çok olsa da asla pes etmeyip en üstlere kadar tırmanmıştır. Eğer şimdi dumanını kullanarak birilerinin ölümüne sebep olursa bu sahip olduğu her şeyi elinden gidecekti Birgül sebebine bakılmaksızın nokta ömür boyu hapis yatacaktı üstüne nokta ve kendisini de asla affetmeyecektir. Alnından dökülen ter damlaları ağzına aldığı kırmızı fuları ıslanmıştı. hatta tişört kim ile sırılsıklam olmuştu. Parmaklarının küçük küçük titrediğini görebiliyordu. Bu iyi değildi nerede kaldınız? Dedi dişlerinin arasından nokta şehrin sonlarındaki eski bir durağa oturmuş haber bekliyordu. Onun kimliğinin ortaya çıkması büyük bir sorundur. Henüz kendisinde büyülendiği ne dair bir beklenti olmasa da kendisi için endişeli değildi. Büyülendiğini takdirde kontrol altına alınabilir di ama o büyük sorundu. Büyü yapan kişi onun zehir olduğunu biliyor muydu acaba? Düşüncelere dalmış giderken lambaların birkaç bozulmuş eski yolunu kaldırımında birinin hareket ettiğini hissetti. Kulakları anında yavaş yavaş adım seslerine odaklanmıştı nokta kendisine doğru gelen her kimse uzakta ve karanlıkta olduğundan kim olduğu bilmiyordu. Onlara büyülenmiş olma ihtimalin söyleyen SD kargaşaya sebep olabilirdi ama büyülenen kişiden başka kimse bunu anlayamayacak ondan söylemek zorundaydım aynı zamanda da nokta kırkına merdiven dayamış ülke ellerini kumaş pantolonun cebine soktu ve çökmüş geceye rağmen gökyüzüne dizilmiş sayısızca kristal sayesinde aydınlık topraklarına gözlerini ayırdı ve arkasına dönüp yükselmiş dolunay'a baktı. Kaptanların dikkatine nokta diye başladı söze. Söylemek dışında başka bir çaresi yoktu ama bunu nasıl yaptı çıkaracak kargaşayı engelleyebilir di. Bir savaş alanındaki en tehlikeli şey onlar arasında oluşan en ufak güvensizlikten nokta bu yüzden onlar bunu her daim sırt sırta savaştıkları kaptanlarının söylemesi en mantıklı olan the. Her ne kadar kaptanların üstü olsa da sırt sırta savaştıkları kişilerin onlardan daha iyi tanıyamaz da. Zira takım elbisesinden de anlaşıldığı gibi o Savaş değil strateji adamıydı. O zorlada hareket ederek ormanın derinliklerine girmiş ve kan ter içinde kalmış vaziyette konum atmış da nokta baktı her yerde gördüğü parlak yeşil midesini bulandırıyor ve tüm algılarını kapatıyordu. Bayılacak gibi hissettiğinden bir ağacın gövdesine sırtını yaslayarak oturdu yere ve olabildiğince yavaş nefesler alarak enerjisini korumaya çalıştı. Birinin kapanması durumunda kafasını yerleşmeye çalışan kişiye kapıları tamamen açmış olacaktı. Buna asla izin veremezdi. Onlar gelip onu hareket edemeyeceği ve büyük yapamayacağı şekilde bağlayana kadar dayanmak zorundaydı aksi takdirde felaket olurdu. Bir orada bile gelse gönderseler baş edemezdi. Bunun sebebi çok güçlü olması değildi sebebi duman'ın saldığı anda çevresindeki herkes senin anında ölecek ölecek olmasıydı. Elimi bırakır bırakmaz diğer eliyle tutup boşa kalan elini belime doladı. Merdivenler var bir adım sonra nokta nasıl görebiliyordu yahu onun yanındaydım merdivenleri çıkmaya başardım. Durduk ve birkaç duydum. Elime bıraktı ama belli mi bırakmadı. Bir daha sonra gürültüyle demir bir kapı açıldı ve soğuk bir rüzgar doldu etrafıma. Birkaç ışık dokundu gözlerime nokta yürüdük nokta çatı daydık serin havayı soluduğum nokta yürüdük oranın bahçesindeki ışıkları biraz biraz görüyordum. Ama asıl dikkatimi çeken kilometrelerce uzaktaki şehrin ışıkları ydı. Tam tepede dolunaya çal ay paralı diyordu yüzüme sıcakkan oturdu. Rüzgara karşı nefes verirken usul usul yumdum gözlerimi. Lanet ettim içimden, bu haksızlık. Wex hareket edince gözlerimi açtım tekrar nokta neredeyse yüksek duvarların sonunda ayrıldık. Karşıma geçti, 150 yanağıma yerleşti ve oradan kayıp kulağının kenarından saçlarıma daldı parmakların nefeslendim. Daire şeklinde gökyüzüne kadar uzanan binanın tam ortasındaki bankta oturmuş elindeki valizi ile trenin gelmesini bekleyen genç kadın ceketinin iç cebindeki küçük kitabını çıkardı ve kalın kitabın ortalarında bir yerde kaldığı sayfadan okumaya devam etti. Aradı etrafına çalan gözleri dikkatle etrafındaki insanları tarıyor ve yeniden kitabına dönüyordu. Halka şeklinde yükselen binanın etrafındaki alışveriş merkezleri ve kafelerde hem insanlar hem de geziyor kendi aralarında tatlı barış'ın keyfini çıkarıyorlar da. Binanın terasında ki kafenin kapısı açıldı Ve yüzündeki maskesi, fötr şapkası ve uzun saçlarıyla sadece kafası ile bile oldukça dikkat çeken bir adam girdi. Terasın en köşesinde oturan maskeli iki kişi ya doğru ilerledi ve sandalyeyi çekip oturdu. Ne yaptınız? Dedi kalın ve otoriter bir sesi ile nokta gerçek kimliğini bulduk ama askeri konumu ve yetenekleri oldukça iyi gizlenmiş diye cevap verdi yüzünü kırmızı peçesi ile uyumlu kırmızı gözlerini çevirip bankta oturmuş kitap okuyan kadına çevirdi. Bunca yükseklikten kitap sayfalarında normal hayatla ilgili ipucu veren bilgiler olduğunu bile görebiliyordu. Genç adam kötü şapkasını çıkarıp masaya bıraktı ve yanlarına gelen garsona siparişini verdi. Bakındı biraz, Ben de konuşurum. Çizgisel gücü yoksa muhtemelen alamayız, yeterince beyin gücümüz var dedi Ve henüz önüne konulan çayı alıp bir yudum içti. Orta parmağı ve yüzük parmağı arasında küçük siyah daire göz kırpar gibi birkaç saniyeliğine sararıp yeniden siyahla dönmüştü. Bu sırada bankta oturan o cebinde kendi treninin anonsunu duyunca kitabını bırakıp ceketinin iç cebine geri koydu ve yerinden kalktı. Aklı ailesinin neydi en son 17 yaşındayken bir haftalığına gördüğü ailesine. Valizi elinde trene binerken arka cebinden telefonunu çıkardı ve arkadaş diye kayıtlı numarayı çevirdi. Parmaklarını dili ile ıslattı. Kendini nasıl hissediyorsun bakalım parkede gezilen gözlerini kaldırdı ve genç adam yüzüne baktı. Yorgun diye cevap verirken karşısında oturan adamın ne yorgun olduğunu fark etmişti. Ayrıca hüzünlü kötü bir gün geçirdiğine yüzünden belli olmasa da gözleri içine saklayamam işte. Onun yüzüne samimi bir gülümseme kondurdu. Bu yorgunluk ve uyku halinin aldığın ilaçlardan ötürü haberin var mı bilmiyorum ama hanımefendi 5 yıldır seni düzenli olarak zehirlemiş. O zehri bedeninden atmak için alıyorsun ilaçları. Ben ise aklına verilmiş zehirle ilgileniyorum. Senin de yardımınla bu işin üstesinden geleceğimize eminim. O doktorun cümlesini düşündü bir süre nokta gözleri yeniden ayaklarına inmiş o cümlelerin arasına dalıp gitmişti. Doktor bir süre genç kızın düşünmesine müsaade etti. Ne düşünüyorsun? Benimle paylaşmak ister misin? O birkaç dakika sessizce dalıp gittiğinin yeni farkına varmış gibi irkildi ve gözlerini kaldırıp Genç adama baktı. Hanımefendi düşüncelerine kızan azdı lakin bu adamın nasıl tepki vereceğini bilmiyordu telaşlandı aptallık etmişti. Sustuğu için ceza alabilirdi. Ben... Dedi telaşla. Ben sadece artık hiçbir şey hiçbir şeye karşı ailem hatta yemek yemek dahil, hissiyatın olmamasının sebebini bu olup olmadığını düşünüyordum. Doktor genç kızın aniden yaşlanıp korkmasına şaşırsa da sebebini anlayabildiğin den sadece gülümsedi. Sorun değil burada sana kızacak veya ceza verecek kimse yok. Birinin haksız yere canını acıtacak veya öldürme kötü varlıkların yapacağı türden şeyler. Ben sadece seni inlemek veya iyi olmak için elimden geleni yapmak için buradayım. Şaşkın vaziyette kalırken kötü varlıklar. Diye fısıldadı kendine nokta sonra hanımefendi... Dedi bir şey yoktu. Sadece biraz terlemişti ama elinde hissettiği kadar çok sıvı yoktu orada. Ayrıca elinde de ıslaklık göremiyordu. Sadece hissediyordu. Telefon hala kulağında sessizliğini koruyan ona beklerken gözleri kocaman açıldı. Şu an yaşadığını sandığı şey gerçek değildi. Telefonu kulağından indirdi ve ekrana baktı. Lakin ekran diye baktığı şey kanlı bir şakaydı. Çok iyi hızlıca elinden bırakıp birkaç adım geri attı. Oysa oturuyordu az önce nokta gözleri bacağına kayınca bir kurşun gördü nokta karne ve kolunda da öyle nokta ne zamandan beri hayal görüyordu? Evden çıkmış mıydı? Deli gibi atan kalbi kulaklarını döverken dizlerini kırdı ve yapabildiği kadar yükseğe zıpladı. Bu büyüden kurtulma mıydı. Anladığı kadarıyla acı aklını biraz olsun başına getirmeyi başarmıştı. Normalde 100 metre kadar havaya zıplaya bilsede kaslarını çok zorladığında ve bacağında kurşun yarası olduğundan daha az bir mesafe sıçraya bilmişti. Geçen süreden anladığı kadarıyla 50 metreye yakındır. Bunun yeteceğini ve gerçekte de yukarıya sıçradığını umarak havada sırtüstü döndü ve hızla yere düşüşünü bekledi. Rüzgar saçlarını ve kollarını geride bırakmıştı ama bedeni hızla düşüyordu. Birkaç saniye içinde beton zemine sırt üstü çakılınca hissettiği acıyla inledi ve gözlerini etrafta gezdirdi. Zırhı ile etrafta toplanmış askerler silahlarının namlusunu kendisine doğrultmuş bekliyorlardı. O evinin hemen önünde olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Neyse ki evden çıktıktan sonra gerçekliği kaybetmişti. Bağırdı bir asker. Kırılan kapısından dökülen kan betonun zeminin boyamaya başlamıştı bile. Gözleri evinin penceresinde ağlayarak kendisini izleyen ablasına ve annesine dokunsada bu görüntü hoşuna gitmediğinden askerler baktı. Kendimdeyim. Biraz sonra yaşlı bir kadın lambanın ışığına vermişti. Hemen tanıdık adını. Trendeki kadındı bu nokta genç adam çabucak cebindeki telefonu çıkardı ve arada birine nokta telefon uzun süre çalsa da açan olmamıştı. Yaşlı kadın aralarında birkaç metre mesafe kalınca durdu ve her iki eliyle bas sonundan tutarak yeşil gözlerini adamın gözlerine dikti. Kimi arıyorsun oğlum? Sence şu an aramaya çalıştım kişiyi arıyorum? Sence şu an birini arıyor muyum? Bacağında hissettiği Ağrı ile başına evde ve ağrıyan yere baktı nokta görünürde hiç yara yoktu ama sanki bacağında kesik almış gibi acaba işte. Lakin bu hissin üstüne çok düşünme de çünkü dışarı çıkmak için uğraşan gücünü kontrol altına almaya çalışmakla ilgileniyordu. Aslında ormanda yalnız başına olduğu için gücü serbest fırat'a bilirdi ama zehri hayvanlara zarar verdiğinden direnmeyi tercih ediyordu. Onların hala gelmemiş olması sinirlerini bozarken bacağında hissettiği ağrı'nın bir benzerini de karnında hissetmişti. İyice gerilirken sürekli hareket etmek için direnen kaslarını sıkarak enerjisini çoğunu harcıyordu. Elini Zor da olsa hareket ettirdi ve cebindeki telefonu aldı. Onların bu kadar uzun süredir gelmemiş olmaları şüpheli bir durumdu. Bir sorun olmalıydı. Numarasını tuşla adı ve telefonu kulağına götürdü birkaç çalıştıktan sonra telefon açılmıştı. Durum nedir? Diye sordu. Anlaşılan artık duyabiliyordum. Neden hala kimse gelmedi? Bir sorun mu var efendim? Sorusu havada kalırken alnında bir ter damlası kayarak burnunun ucunda nasıldı. O bu seferde kolunda acı hissedince dilini hızlıca oraya attı ve hissettiği sıvı ile gözlerini konunun çevirdi. Ama hiçbir şey yoktu. Yazmaya başladı. Ama dikkati hem telefonda hem de etrafındaki neydi. Mesajı okuyan var mı diye kontrol ediyordu. Annem tren istasyonunda erken aradı, baklava yapmış. Sana da göndermemi ister misin? Yazdı ve gönderdi. Yerime geçip oturduktan hemen sonra iç cebimdeki kitabı çıkarıp okumaya devam etti. Trenin kalkmasına kısa bir süre kalan titrek yaşlı bir kadın trene binmiş ve yorgun argın onun yanına oturmuştu. O yanındaki koltuğun boş olduğunu biliyordu ama yaşlı kadının yerleri karıştırmış olduğunu düşünerek sessizce kitabına devam etti. Nefes nefese olan yaşlı kadın onu döndü ve gülümseyerek kızımın yanına gideceğim. Dedi sevinçle nokta o kendisine konuşan yaşlı kadını göz ucuyla baktı ve başını sallayarak adınıza sevindim. Dedi her ne kadar kadının bunu neden söylediğini anlamasa da. O sırada burnuna Keskin bir ter kokusu gelmişti. Soğanımızı bu mide bulandırıcı kokot normalde insanları rahatsız edecek şey olsa da o toprağı çürük ve ekşit bakan topraklarında 12 yaşından beri yaşıyor olduğundan umursamadı. Kötü kokuları alışmıştı. Korumalarıyla birlikte hızlı adımlarla ilerliyor koridorun fayans zeminine koyup gölgeleri yansıyordu. Koridorun sonuna vardıklarında önlerindeki ahşap kapı açılınca hiç oyalanmadan içeri girdi ve dışarıda kalan korumalardan biri kapıyı örtün. Girdi toplantı odasının ortasındaki dikdörtgen masanın en başında çatlak kaşlarıyla başkan oturuyordu adam selam verdi ve gergin bir tavırla masaya oturdu. Başkan dışında masada düzeni başkanı insan düzene başkanı ve başkan dışında kimsenin gerçek adını bilmediği ordular ülke düzeni başkanı eski komutan oturuyordu. Hepsinin mahkeme duvarı gibi gergin suratları içinde bulundukları durumdu.