2. Aracı Kadın

1870 Words
Kuma Bölüm 2: Aracı Kadın Ertesi sabah, güneş daha dağların ardından tam olarak sıyrılmamışken Helin Hanım uyanmıştı. Avludaki çeşmenin şırıltısı ve serçelerin cıvıltısı, taş evin içindeki ağır sessizliği bozamıyordu. Gece, oğlunun avludaki o çığlığının yankısıyla geçmişti. Şimdi, işe koyulma zamanıydı. Duygulara, vicdana yer yoktu. Sadece yapılması gereken vardı. … Kasabanın diğer ucunda, daracık, çamurlu bir sokakta, kerpiç bir evin önünde durdu. Burası Sıdıka’nın yeriydi. Kasabada ve civar köylerde ‘aranan işler’ için başvurulan, elli beşine merdiven dayamış, kıvrak zekalı, çenesi güçlü bir kadındı. Helin Hanım kapıyı çaldı, kapının arkasından aceleci ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldı, Sıdıka’nın tombul, her daim gülücükler saçan yüzü belirdi. Gözleri, gelenin kim olduğunu görünce para şıkırtısı duyar gibi parladı. “Helin Hanım! Şeref verdiniz evime! Buyurun, buyurun içeri, toprağım serin olsun,” diye coşkuyla karşıladı, iki eliyle Helin Hanım’ın dirseğinden tutup içeri çekmeye çalışır gibi yaptı. Ev, basık tavanlı, loş, ama temizdi. Havada, taze pişmiş ekmek ve kekik kokusu vardı. Helin Hanım, önüne serilen minderin üzerine, dik ve vakur bir şekilde oturdu. Lafı dolandırmaya niyeti yoktu. “Çayı sonra içeriz, Sıdıka,” dedi, Sıdıka’nın hevesle çay demlemeye kalkmasını durduran bir ses tonuyla. “Önemli bir iş için geldim.” Sıdıka’nın yüzündeki gülümseme biraz daha ticari bir hal aldı, gözleri iyice kısıldı. “Buyurun hanımım, kulunuzum.” “Oğlum Boran’a bir eş arıyorum,” dedi Helin Hanım, kelimeleri keskin ve net. “Genç, sağlam yapılı, doğurgan bir kız. Ailenin bir oğula ihtiyacı var. Gelini Zümra… kısır. Almanya’daki doktorlar kesinleştirdi. Sekiz yıl oldu, artık sabrımız tükendi.” Sıdıka, başını yana eğdi, dudaklarını büzdü. “Ah, ah… Zümra Hanım çok iyi bir kadındır, malumunuz. Yazık oldu. Ama ağanın da soyu sürmeli elbet.” İçinden hemen hesabı yapmaya başlamıştı. Boran Ağa’nın evi… Bu işten alacağı aracılık ücreti en az bir küçük bağ parası ederdi. “Peki, hanımım, ağanın… bu konuda gönlü razı mı?” Helin Hanım’ın bakışları sertleşti. “Oğlumun gönlü benim gönlümdür. O, ne derse desin, bu evin bekası için bu gerekiyor. Sen sadece uygun bir kız bul. Gerisini ben hallederim.” Sıdıka, bu kesin tavır karşısında başını onaylarcasına salladı. “Tabii, tabii… Aslında… aklımda bir tane var. Tam da aradığınız gibi. Beritan. Yeni on sekizine basmış, körpecik bir kız. Dağ köyünden. Babası borç batağında, dört kız, bir de erkek evlat var. En büyük kızı Beritan. Sağlıklı, güçlü, çocuk doğurmaya müsait bir bünyesi var. Yüzü de güzel, hem de çok güzel. Siyah saçlı, beyaz tenli… Gözleri masmavi, dağ gölü gibi.” Helin Hanım, ilk defa bu konuşmada gözlerinde bir ilgi kıvılcımı yakaladı. “Ailesi?” “Fakir. Çok fakir. Babası, kızını evlendirerek borçlarını silmek, belki de erkek evladına bir gelecek kurmak istiyor. Beritan’ı size… ‘ikinci eş’ olarak vermeye razı olabilir. Yeter ki teklif kafi olsun.” “Kızın kendisi?” diye sordu Helin Hanım, sesinde bir ton merak. Sıdıka, hafifçe omuz silkti, elini havada salladı. “Hanımım, o yaştaki, o köydeki bir kızın ‘kendisi’ diye bir şey mi var? Babası ne derse o olur. İtaatkardır, suskundur. Zaten böyle bir evlilikte en çok aranan da budur.” Helin Hanım bir an düşündü. Genç, sağlıklı, güzel ve itaatkar. Aradığı her şeydi. Üstelik fakir bir aileden… Beklentileri daha az, boyun eğişi daha çok olurdu. “Peki,” dedi kararlılıkla. “Bu işi ayarla. Ama kimse duymamalı. Özellikle Zümra’dan. Her şey hazır olduğunda, haber bana gelecek. Anlaşıldı mı?” Sıdıka’nın yüzünde zafer gülümsemesi belirdi. “Anlaşıldı, Helin Hanım. Bana bırakın. Birkaç güne kalmaz, babasıyla konuşmuş, size kesin cevabı getirmiş olurum.” Helin Hanım ayağa kalktı. Cüzdanından, katlanmış birkaç yeşil kağıt çıkarıp Sıdıka’nın avucuna sıkıştırdı. “Başlangıç için. İş tamamlanınca, hakkını fazlasıyla alırsın.” Sıdıka, parayı elinin tersiyle hızla ve ustalıkla koynuna indirdi. “Sağ olun, var olun hanımım. Allah işinizi rast getirsin.” Helin Hanım, eve dönerken arabasının camından dışarı baktı. Sert kayalıklar, inatçı meşe ağaçları… Hepsi bu toprakların yasasını hatırlatıyordu: Güçlü olan, soyunu sürdüren ayakta kalır. İçinde, Zümra’nın yüzü belirdi, o hüzünlü bakışlar. Bir an için yüreği sıkıştı. Sonra, oğlunun kırılmış ama gururlu yüzünü, kahvede duyduğu o aşağılayıcı kahkahayı hatırladı. Yüreğindeki sızı kayboldu, yerini soğuk bir kararlılık aldı. Bu, yapılacaktı. … Sıdıka, Helin Hanım’ın arkasından kapıyı kapattığı anda, yüzündeki hizmetkâr ifade siliniverdi. Gözleri, keskin bir hesap makinesi gibi çalışıyordu. Boran Ağa’nın cömertliği meşhurdu. Bu işten, hem Helin Hanım’dan, hem de fakir babadan iyi bir pay koparabilirdi. İki tarafı da birbirine muhtaç edip, ortada kalanı almak, onun ustalığıydı. … Ertesi gün, tozlu, virajlı bir dağ yolunu tırmanan minibüsle Beritan’ın köyüne vardı. Köy, bir vadi yamacına yapışmış gibiydi. Kulübeler, derme çatma ahırlar… Fakirliğin kokusu, hayvan gübresi ve ıslak toprak kokusuna karışmıştı. Beritan’ın evi, köyün en yukarısındaydı, neredeyse ormanın başlangıcında. Tek katlı, kerpiç bir yapı. Sıdıka kapıyı çaldı. Açan adam, kırklı yaşlarının sonunda ama altmış gibi gösteren, çökük yanaklı, bitkin gözlü biriydi. Beritan’ın babası, Temel. “Sıdıka abla! Hoş geldin, şaşırttın bizi,” dedi Temel, sesinde bir umut kıpırtısıyla. Aracı bir kadının kapısını çalması, her zaman para demekti. İçeri buyur edildi. Evin içi temiz ama yoksulluğun her izini taşıyordu: soluk kilimler, sıvanmamış duvarlar, teneke sobada cılız bir ateş. Sıdıka, mindere otururken, gözü kapının aralığından içeri süzülen bir gölgeye takıldı. Genç bir kız, çay tepsisini taşıyordu. Sıdıka, nefesini tuttu. Kız, içeri girdi. Sıdıka’nın anlattığı her şey, hatta fazlasıydı. Uzun, dalgalı, gece kadar kara saçlar. Yüzü, ay ışığı gibi solgun ve pürüzsüz. Ve o gözler… Gerçekten masmavi. Ama o mavilikte, bir dağ gölünün durgunluğu değil, fırtına öncesi bir denizin derin, karanlık hüznü vardı. Kız, başını öne eğmiş, tepsiyi sessizce önlerine bırakıyordu. Parmakları incecik, beyaz, ama tırnakları toprakla dolu ve çatlaklardı. Sıdıka, Beritan’ın ellerine baktı; o güzelliğin arkasındaki emeği ve acıyı gördü. Beritan, çayları koyduktan sonra, bir an Sıdıka’nın bakışlarıyla karşılaştı. O mavi gözlerde bir flaş patladı sanki – korku, anlayış, bir çeşit teslimiyet. Sonra, bir gölge gibi kaybolup gitti. Kapı kapandı. Sıdıka, Temel’e döndü. Lafı dolandırmadan konuştu. “Temel, sana bir fırsat getirdim. Kızın Beritan için.” “Buyur abla,” dedi Temel, öne doğru eğildi. “Boran Ağa’nın evinden geliyorum. Ağa, ikinci bir eş arıyor. Karısı çocuk doğuramıyormuş. Senin Beritan’ı beğenmişler. Genç, sağlıklı, güzel diye.” Temel’in yüzündeki umut, bir anda şaşkınlık ve tedirginliğe dönüştü. “İkinci eş? Yani… kuma mı?” “Kuma, eş, ne dersen de,” diye cevap verdi Sıdıka, elini hafifçe sallayarak. “Önemli olan, Boran Ağa’nın evine gelin gidecek olması. Sen de bilirsin, ağa zengindir. Cömerttir.” Temel, düşünceli bir şekilde başını salladı, sonra içini çekti. “Sıdıka abla, ben fakirim, borçluyum. Dört kız, bir oğlan… Kızları evlendirip borçlarımı kapatmam lazım. Ama kuma… Bu kötü laf gelir ardından. Kızımın gönlü…” “Temel!” diye kesit Sıdıka, sesi biraz sertleşerek. “Gönül mü kaldı? Sen kızını, kasabadaki esnafa versen, ne başlık alabilirsin? Beş-on bin lira, belki bir çift altın. Boran Ağa ise… senin tüm borçlarını siler. Üstüne, sana kasabada bir dükkân verir. Oğlunla orada çalışırsın. Beritan da, ömründe görmediği bir rahatlık içinde yaşar. Hangisi daha iyi?” Temel’in gözleri parladı. Borçlar… Dükkân… Oğluna bir gelecek… Bunlar, onun için bir kız evladın ‘gönlü’nden çok daha ağır basan kelimelerdi. Yutkundu. “Borçlarım yüz bin lira civarı, Sıdıka abla. Ve bir dükkân… Çarşı içinde, iyi yerde.” “Ben pazarlığı yaparım,” dedi Sıdıka, gülümseyerek. Ama içinden, ‘Benim payımı da unutma,’ diye geçirdi. “Sen sadece kızını vermeye razı mısın, de.” Temel, bir an sustu. Dışarıdan, Beritan’ın küçük kardeşlerinin oynayış sesleri geliyordu. Bir kızın hayatı mı, yoksa tüm ailenin kurtuluşu mu? Onun için seçim zor değildi. “Razıyım,” dedi, sesi biraz kısık. “Ama dediklerim olmazsa, olmaz.” “Tamam,” dedi Sıdıka, ayağa kalkarak. “Ben hemen dönüp cevabı iletirim. Sen hazırlıklı ol. İş çabuk olabilir.” Dışarı çıkarken, avlunun bir köşesinde, çamaşır yıkayan Beritan’ı gördü. Kız, onlara bakmıyor, sadece önündeki leğene ve ellerindeki sabun köpüğüne odaklanmıştı. Sırtı gergin, boynu incecik ve kırılgan görünüyordu. Sıdıka, içinden bir an için bir şey hissetti – acıma? Hayır, o duyguya yer yoktu. Bu bir işti. Ve iş, iyi gidiyordu. Beritan’ın Gözünden Beritan, ellerini soğuk, sabunlu suya daldırdığında, parmakları donmuş gibiydi. Aslında soğuk su değildi, içindeki buz gibi korkuydu. Kapı aralığından duyduğu her kelime, bir çivi gibi çakılıyordu zihnine. Boran Ağa. İkinci eş. Kuma. Babasının sesindeki o çaresiz umut, Sıdıka’nın yağlı, ikna edici tonu… Hepsi, onun kaderinin başkalarının pazarlık masasında şekillendiğini anlatıyordu. Hiç sormadılar. ‘İstiyor musun?’ demediler. On sekiz yıllık ömrü, bir borç karşılığında, bir dükkân vaadiyle satılıyordu. Küçük kız kardeşi, Fatma, yanına koştu. “Abla, kimdi o gelen? Gelincik mi getirdi senin için?” diye sordu, masumca. Beritan, Fatma’nın kirli ama sevimli yüzüne baktı. Gözleri doldu. Bu gidişi, belki de onun ve diğer kardeşlerinin daha iyi bir hayatı olacak diye mi? Kendini avutmak istedi, ama avutamadı. Sadece korku vardı. Hiç görmediği, yaşlı (ona göre kırk, çok yaşlıydı), evli bir adam… Onun karısı… O koca, taş konak… Akşam, yemekten sonra, babası onu yanına çağırdı. Annesi, gözleri kızarmış, sessizce köşede oturuyordu. Annesi hiç konuşmazdı zaten; hayat onu konuşmaktan çoktan vazgeçirmişti. “Beritan,” dedi Temel, yere bakarak. “Sana bir talip çıktı. Kasabanın ağası, Boran Ağa. Çok iyi bir adamdır, zengindir. Seni istiyor.” Beritan, başını kaldırdı. Mavi gözleri, babasının yüzüne dikildi. “Baba… ikinci eş olarak mı?” Sesi, bir rüzgar fısıltısı kadar hafif, ama odadaki herkes duydu. Temel, rahatsız oldu, boğazını temizledi. “Evet, kızım. Ağanın bir oğlu yok. İlk hanımı… çocuk yapamıyormuş. Sen gidersen, ona bir evlat verirsin. Hem sen rahat edersin, hem de…” sesi titreşti, “hem de bizim borçlar biter. Hatta bana bir dükkân verirlermiş. Kardeşlerin…” Beritan, babasının cümlesini bitirmesini beklemedi. O ‘hem de’lerin arkasındaki yükü taşıyacak olanın kendisi olduğunu biliyordu. Gözlerindeki son umut ışığı da söndü. İçindeki o karanlık, mavi deniz, artık tamamen buz tutmuştu. “Peki, baba,” dedi. Başka bir şey diyemedi. İtiraz etmek, ağlamak, yalvarmak… Bunların hiçbiri borçları silmez, dükkân getirmez, kardeşlerini doyurmazdı. Bu köydeki her kızın kaderi buydu. Onunki sadece biraz daha ağırdı. O gece, yatağında, gözlerini yıldızsız, kapkaranlık tavana dikti. Hiç ağlamadı. İçi o kadar boşalmıştı ki, gözyaşı dökecek nem kalmamıştı. Zihninde, koca bir adamın karanlık silüeti canlandı. Sonra, onun ‘ilk hanımı’nın, Zümra’nın, hüzünlü bir yüzü. Kendisini, o taş evin içinde, yabancıların arasında, bir çocuk makinesi olarak hayal etti. Bedeni üzerinden yapılacak pazarlıklar, dokunuşlar… Vücudu bir ürperişle irkildi. Sırtını duvara dayadı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Dışarıda, dağ rüzgarı uğulduyordu. Sanki dağlar, onun için ağlıyordu. Ama artık geri dönüş yoktu. Babasının ‘peşin kabulü’, onun hayatının da peşin satışıydı. Sıdıka’nın Dönüşü ve Son Söz Birkaç gün sonra, Sıdıka, yine Helin Hanım’ın karşısındaydı, bu sefer daha da memnun, daha da gururlu. “İş tamam, hanımım,” dedi, kahvesinden bir yudum alarak. “Baba razı. Teklifinizi kabul etti. Yüz bin lira borcun silinmesi ve çarşı içinde mütevazı bir dükkân. Karşılığında, Beritan sizin olacak.” Helin Hanım, gözlerinde bir zafer parıltısıyla başını salladı. “İyi. Çabuk davran. Nikahı en kısa zamanda kıydıralım. Kız, bu hafta sonu burada olsun.” “Peki ya Zümra Hanım?” diye sordu Sıdıka, işveli bir sesle. “Zümra’yı ben hallederim,” dedi Helin Hanım, sesi keskinleşerek. “Sen sadece kızı getir. Diğer her şey bana ait.” Anlaşma yapılmıştı. Boran’ın haberi bile olmadan, onun ikinci evliliği, bir borç ve bir dükkân karşılığında pazarlık edilip satın alınmıştı. Ve Beritan adındaki on sekiz yaşındaki kız, kara saçları, mavi gözleri ve donmuş yüreğiyle, bu pazarlığın sessiz, cansız eşyası olmak üzere yola çıkmaya hazırlanıyordu. Konağın avlusundaki nar ağacı, yapraklarını bir rüzgarla hışırdattı. Sanki gelecek olan fırtınanın habercisi gibiydi. Bölüm sonu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD