Kuma
Bölüm 4: Konağa Geliş
Akşam, kasabanın üzerine mor ve gri bir örtü gibi çökmüştü. Tek bir araba, tozlu dağ yolundan süzülerek, vadideki tek ışık yığınına, Boran Ağa'nın konağına yaklaştı. Araba, büyük taş kapının önünde gıcırdayarak durdu. Kapı açıldı ve ilk önce Helin Hanım, sonra da bir hayalet kadar solgun ve hareketsiz, Beritan indi.
Kız, gözlerini kaldırıp önündeki yapıya dikti. Üç katlı, kalın kesme taşlardan örülü, pencereleri derin ve karanlık, bir kale gibi yükselen konak, akşamın son ışıklarında heybetli ve soğuk görünüyordu. Çatısındaki kiremitler koyu kırmızı, duvarları ise yüzyıllık yağmur ve rüzgarın aşındırdığı gri bir renkti. Burası artık onun evi, kafesi, kaderi olacaktı. Midesine, donmuş bir yumruk gibi bir korku oturdu.
"Gel, kızım," dedi Helin Hanım, sesi yapay bir yumuşaklıkla. Koluna girdi, onu ileriye, o açık, karanlık ağzı andıran kapıya doğru sürükledi. Beritan'ın ayakları taş eşiğe takıldı, bir an tereddüt etti. Sonra, içine çekilmiş bir nefesle, içeri adım attı.
Avlu, aniden genişledi. Geniş, taş döşeli bir alan, ortasında yaşlı, gövdesi kalın bir nar ağacı. Ağacın dalları, havanın kararmasıyla siluet halini almıştı. Avlunun üç tarafı, kemerli revaklarla ve kapıları avluya açılan odalarla çevriliydi. Havada, akşam serinliği, ıslak taş ve uzaktan gelen yemek kokuları karışıyordu. Ve sessizlik. Derin, boğucu bir sessizlik.
Sessizlik aniden insan varlığıyla bölündü. Revakların gölgelerinden, mutfaktan, hizmet odalarından, birkaç kadın belirdi. Aşçı kadınlar, hizmetçiler, yaşlı dadılar… Hepsi, ellerinde işlerini bırakmış, yeni geleni izliyorlardı. Gözleri, Beritan'ın üzerine mıhlanmıştı. O bakışlarda bir yığın duygu vardı: Saf, şaşkın bir hayranlık – çünkü kız, beyaz teni, kara saçları ve masmavi gözleriyle gerçekten etkileyiciydi. Derin bir hüzün – çünkü bu güzelliğin, bu körpe gençliğin neye kurban gittiğini biliyorlardı. Ve en bastırılmışı, Zümra Hanım'a duyulan bir acıma ve öfke. Onlar, Zümra'nın sekiz yıllık sessiz ıstırabını, nazik varlığını biliyorlardı. Şimdi, onun yerini alacak (asla alamayacak ama öyle görünecek) bu yabancı, bu çocuk kadın, işte karşılarındaydı.
Beritan, o bakışları ensesinde, yüzünde, ellerinde hissediyordu. Ateş gibi yakıyorlardı. Başını eğmek, saklanmak istedi. Ama yapmadı. Babasının köyünden çıkarken kendi kendine verdiği sözü hatırladı: Dik duracaktı. Gözlerini, avlunun karşı ucundaki karanlık kemerden ayırmadan, dimdik durdu. Sırtında, basma elbisesinin ince kumaşı bile onu koruyamıyordu.
Helin Hanım, havadaki gerginliği dağıtmak istercesine keskin bir sesle konuştu: "Sevda! Gel buraya."
Kırklı yaşlarında, tıknaz, ama yüzü sıcak ve akıllı görünen bir kadın, kalabalıktan sıyrılıp öne çıktı. Sevda. Helin Hanım'ın güvendiği, konağın işlerini yöneten baş hizmetçiydi. Gözleri Beritan'ı süzdü, içinde hızla bir şefkat ve pratik bir değerlendirme belirdi.
"Buyrun hanımım."
"Beritan'ı al. Üst kattaki hazırlanan odaya götür. İmam nikahı için hazırla bizi."
Sevda, başıyla onayladı, sonra Beritan'a döndü. Yüzündeki ifade, diğerlerinkinden farklıydı; mesafeli ama insanca. "Gel kızım," dedi, sesi avludaki sert sessizliği yaran yumuşak bir pamuk gibiydi. "Beni takip et."
Beritan, Sevda'nın arkasına takıldı. Ayak sesleri taş zeminde yankılanırken, arkasındaki fısıltıları duyabiliyordu. "Allah allah, ne güzelmiş… Zavallı Zümra Hanım… Bak gözlerine, çocuk daha…"
Oda ve Hazırlık
İçeri girdiler, geniş bir salondan geçtiler, sonra karanlık, ceviz ağacından yapılma geniş bir merdivene tırmandılar. İkinci katta durmadılar, daha da yukarı, üçüncü kata çıktılar. Burası daha tenha, koridor daha dar ve loştu. Pencereler avluya değil, arka bahçeye bakıyordu. Sevda, koridorun sonundaki bir kapıyı açtı.
"Buyur," dedi. "Burası senin odan."
Beritan içeri adım attı. Oda, beklediğinden büyüktü. Yüksek tavan, duvarlarda işlemeli kalın yün halılar, ortada geniş, ceviz karyola, üzerinde temiz, beyaz çarşaflar. Bir şömine (soğuk ve kullanılmamış), bir dolap, bir tuvalet masası ve büyük bir pencere. Pencere, avlunun ve uzaktaki dağların bir kısmını gösteriyordu. Oda temizdi, ama soğuktu. Kişiliksizdi. Bir misafir odası gibiydi, bir yuva gibi değil.
Sevda kapıyı kapattı. Sessizlik daha da derinleşti. Beritan pencereden dışarı, alacakaranlığın son izlerine baktı. Özgürlük oradaydı, dağların ardında. Oysa o, bu taş kafese kapatılmıştı.
"Şimdi," diye söze başladı Sevda, pratik bir tonla. Elinde getirdiği paketi açtı. İçinden, sade, beyaz, uzun kollu bir elbise çıktı. Kumaş iyiydi, ama süsten uzaktı. "İmam nikahı için beyaz giyilir. Gelenek budur. Üstünü değiştir."
Beritan, elbiseyi aldı. Kendi basma elbisesinin düğmelerini çözmeye başladı. Parmakları titriyordu. Sevda, ona yardım etmek için yaklaşmadı, sadece bekledi. Beritan, eski elbiselerini çıkardı, yeni beyaz olanı giydi. Kumaş tenine değdiğinde ürperdi. Elbise biraz boldu, onu daha da çocuksu, daha da savunmasız gösteriyordu. Aynanın karşısına geçti. İçindeki kız, tanımadığı bir gelin gibi görünüyordu. Beyaz, saflığı simgeliyordu, ama onun buraya gelişinde ne saflık ne de istek vardı.
Sevda, onu süzdü. İçinden derin bir ah çekti. "Çok güzelsin kızım," dedi, sesi samimiydi. "Allah yardımcın olsun." Sonra, ciddiyetle yaklaştı. "Şimdi beni dinle. Aşağıya gidiyoruz. Nikah kıyılacak. Hoca ve Boran Ağa bekliyor."
Boran Ağa. İsmi, odanın havasını bile değiştirdi. Beritan'ın nefesi düğümlendi. "O… orada mı?"
"Evet. Ama korkma. Çok uzun sürmez. Sen sadece dur, başını eğ, 'kabul ettim' de. Hepsi bu."
Beritan başıyla onayladı, ama içi buz kesilmişti. Sevda, koluna girdi, onu odadan çıkardılar. Loş koridorda yürürlerken, Sevda alçak sesle ekledi: "Ve kızım… Sakın ağlama. Gözyaşlarını içine akıt. Burada, güçsüzlük göstermek lüks değil."
İmam Nikahı: Sırt ve Sessizlik
Oturma odasına geldiler. Kapı açıktı. İçerisi, yağ kandilleri ve birkaç mumla aydınlatılmıştı. Oda genişti, divanlar, kilimler… Odanın ortasına serilmiş bir seccadenin üzerinde, yaşlı, sakallı bir hoca oturuyordu. Ve onun yanında, seccadenin kenarında, sırtı kapıya dönük, karanlık bir siluet.
Boran Ağa.
Beritan'ın gözleri ona kitlendi. Geniş, güçlü bir sırt. Kalın, siyah bir yün ceket. Koyu renkli pantolon. Başı hafifçe öne eğik. Bir dağ gibiydi. Hareketsiz, sert, ulaşılmaz. Ve ona, yeni gelinine, dönüp bakmıyordu. Beritan'ın kalbi, göğüs kafesinde deli gibi atmaya başladı. Bu adam, şu andan itibaren hayatındaki en önemli insan, onun varlığını bile kabul etmiyor gibiydi.
Helin Hanım içerideydi. "Gel kızım, buraya," dedi, onu odanın ortasına, hocanın ve o karanlık siluetin önüne çekti.
Nikah başladı. Hoca, Arapça dualar okumaya başladı. Ses monoton ve yankılıydı. Beritan, başını eğmiş, gözlerini yere dikmişti. Ayaklarının altındaki halının desenlerini saymaya çalıştı. Hoca, ona dönüp, "Kabul ediyor musun?" diye sorduğunda, dili damağına yapışmış gibiydi. Boğazını temizledi, "E… kabul ediyorum," diye fısıldadı. Ses, odada bir örümcek ağı kadar cılız kaldı.
Sonra sıra Boran'a geldi. Hoca aynı soruyu sordu. Boran, hiç kıpırdamadan, sırtı hâlâ dönük, kısaca, "Evet," dedi. Sesi, odanın taş duvarlarından yankılanan, derin, boğuk bir gümbürtüydü. Beritan'ın tüyleri diken diken oldu.
İmza, şahitler… İşlemler birkaç dakika içinde bitti. Hoca, "Nikahınız kıyılmıştır," dedi.
Ve o an, Beritan'ın hayatı resmen değişti. Artık Boran Ağa'nın nikahlı karısıydı. İkincisi. Kuması.
Hoca ayağa kalktı, Helin Hanım onu kapıya kadar geçirdi. Boran da hareket etti. Yavaşça, ağır ağır ayağa kalktı. Beritan, göz ucuyla onun hareketini izledi, belki sonunda döner, yüzüne bakar diye. Ama Boran, doğruldu, hâlâ ona bakmadan, kapıya doğru yürüdü. Geniş sırtı, mum ışığında daha da büyük göründü, sonra kapıdan çıktı ve koridordaki karanlıkta kayboldu. Tek kelime etmemiş, tek bir bakış atmamıştı.
Beritan, orada, odanın ortasında, beyaz elbisesi içinde, tek başına kaldı. Nikah kıyılmıştı, ama kocası onu yok saymıştı. Bu reddediliş, bir tokat kadar sert, bir bıçak kadar keskindi.
Sevda'nın Öğütleri ve Bekleyiş
Sevda, onu usulca odasına geri götürdü. Kapıyı kapattı. Beritan, yatağın kenarına çöktü. Beyaz elbise hâlâ üzerindeydi, ama artık bir anlamı kalmamıştı. Sevda, karşısındaki sandalyeye oturdu, derin bir nefes aldı.
"Şimdi," dedi Sevda, sesi artık tamamen samimi ve ciddiydi. "Seni dinlemen gerekenler var kızım. Ben Sevda'yım. Bu konakta otuz yıldırım. Zümra Hanım'ı da, Boran Ağa'yı da, Helin Hanım'ı da iyi bilirim. Ve şimdi seni de biliyorum. Dinle beni."
Beritan, başını kaldırdı. O mavi gözlerdeki korku ve şaşkınlığı gören Sevda'nın yüreği sızladı.
"Bu evde iki şey geçerlidir: Saygı ve sadakat. Boran Ağa'ya saygı duyacaksın. Sözünü tartışmayacaksın. İstediğini yapacaksın. O bir ağadır ve bu evin, bu toprakların tek hakimidir. Onu kızdırırsan…" Sevda duraksadı, "…sonuçlarına katlanırsın."
Beritan başıyla onayladı, konuşamıyordu.
"Ama," diye devam etti Sevda, sesini alçaltarak, "kuma olmak, bir odada tek başına kalmak gibidir. Dışarıda, seni gören her gözde bir yargı, bir acıma, belki bir nefret olacak. Zümra Hanım'ı sevenler senden nefret edecek. Ona acıyanlar sana küsecek. Seni sadece bir rahim, bir çocuk makinesi olarak görenler ise sadece karnına bakacak. Bunlara hazır ol."
Beritan'ın gözleri yeniden doldu, ama Sevda'nın daha önceki uyarısını hatırladı. Gözyaşlarını zorla içine çekti.
"Ben," dedi Sevda, biraz yumuşayarak, "sana yardım edeceğim. Yemeklerde, giyeceklerinde, bu evin kurallarında. Yanında bir dostun olsun. Ama unutma, Helin Hanım iyi niyetlidir, ama o bir anne ve bir ağa annesidir. Önce oğlunu, sonra aşiretini, sonra da –belki– seni düşünür. Ona körü körüne güvenme, ama düşman da etme kendine. Dengeni koru."
Beritan, "Anladım, Sevda abla," diye fısıldadı.
Sevda, bir an daha duraksadı. En zor kısmı söyleyecekti. Ayağa kalktı, dolaptan başka bir beyaz paket çıkardı. İçinden, ince, neredeyse şeffaf, dantelli beyaz bir gecelik çıktı. Beritan'ın önüne koydu.
"Bu gece," dedi Sevda, sesi iyice alçalarak, "senden bekleneni biliyorsun. Boran Ağa bu gece bu odaya gelecek. Senin… karın olmanı bekleyecek." Beritan'ın yüzündeki paniği görünce, hızla devam etti. "Korkma. Her kadın ilk gecesinde korkar. Acı olabilir. Ama sesini çıkarma. Sızlanma. Kocanı hoşnut etmeye çalış. Onun isteklerine boyun eğ. Bu senin görevin."
Beritan, geceliğe baktı. Kumaş o kadar inceydi ki, avucunun rengi bile belli oluyordu. İçi öfke ve utanca boğuldu. Kendisi bir mal gibi satılmıştı, şimdi de kullanılmaya hazır bir eşya gibi hazırlanıyordu.
Sevda, son darbeyi indirdi: "Ve yarın sabah… Helin Hanım bu odanın kapısını çalacak. Yatağı kontrol etmek isteyecek. Çarşafta kan izi arayacak. Bu da gelenek. Bekaretinin kanıtı. Bunu da bil."
Beritan'ın midesi bulandı. Kan. Çarşaf. Sergilenmek. İnsanlıktan çıkarılmak bu muydu? Başı dönüyordu.
Sevda, onun omzuna dokundu. Dokunuş sıcak ve insancıldı. "Kızım, sen güçlüsün. Bunu gözlerinden biliyorum. Bu geceyi atlatacaksın. Başını dik tut. Ama unutma, bu evde hayatta kalmak istiyorsan, kocanı memnun etmelisin."
Sevda, odadan çıkmadan önce son bir kez döndü. "Bir şey daha. Boran Ağa… Zümra Hanım'ı çok sever. Onu asla unutma. Sen onun yerini asla dolduramazsın. Bunu kabul et. Beklentilerini buna göre ayarla. Daha az acı çekersin."
Kapı kapandı. Beritan, tamamen yalnız kaldı. Elinde o incecik beyaz gecelik, önünde geniş, yabancı yatak. Dışarıda, karanlık iyice çökmüştü. Avludan tek tük sesler geliyordu, sonra onlar da kesildi. Konak uykuya dalıyordu. Ama onun uykusu yoktu.
Yavaşça ayağa kalktı. Beyaz nikah elbisesini çıkardı, soğuk odada titreyerek o ince geceliği giydi. Kumaş tenine yapıştı, onu neredeyse çıplak hissettirdi. Aynanın karşısına geçti. İçindeki kız, bir hayaletten farksızdı. Beyaz, saydam, kırılgan.
Pencereye yürüdü, alnını soğuk cama dayadı. Aşağıda, avlu ay ışığıyla aydınlanmış, bomboştu. Nar ağacının gölgesi, bir canavar gibi uzuyordu taşlara.
Sonra, kapı tokmağında bir ses duydu. Yavaş, ağır bir dönüş. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Nefesini tuttu. Arkasını döndü, yatağa, kaderine doğru baktı.
Kapı usulca açıldı. Gölgelerin içinde, o geniş, karanlık siluet yeniden belirdi. Boran Ağa, içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Sonunda yüzünü görebiliyordu: Sert çizgiler, koyu, dalgın gözler, ağır bir ifade. Gözleri, odada bir an dolaştı, sonra ona, yatağın kenarındaki beyaz hayalete ilişti. Bakışında ne arzu, ne şefkat, ne de merak vardı. Sadece ağır, kaçınılmaz bir mecburiyet.
Beritan, Sevda'nın sözlerini hatırladı. Dik dur. Ama aynı zamanda… boyun eğ.
Kocası, ona doğru ilk ağır adımını attı.
Bölüm sonu