7. BÖLÜM: GİZEM
Adana Kulübü’ndeki kriz ve Yıldızoğlu Yalısı’na yapılan kanlı baskının ardından şehir adeta barut fıçısına dönmüştü. Basın, Karadağ Holding’in finansal çöküşü ve gece yarısı operasyonlarıyla çalkalanıyordu. Resmi makamlar olayı "çeteler arası hesaplaşma" olarak nitelendirip üstünü örtmeye çalışsa da, sokağın dili bambaşka bir gerçeği fısıldıyordu.
Çukurova Haber Ajansı’nın dar, sigara dumanı kokan arşiv odasında ise genç ve hırslı bir stajyer gazeteci bu resmi açıklamalara tek bir kelime bile inanmıyordu: Gizem.
Gizem, iletişim fakültesinden yeni mezun olmuş, ideale ve hakikate inancı tam, gözü pek bir gazeteci adayıydı. Şehrin üzerindeki o tül perdeyi aralamak, Yıldızoğulları ile Karadağlar arasındaki bu karanlık taht savaşını ilk yazan kişi olmak istiyordu. Ancak kıdemli editörleri onun bu hevesini gülünç buluyor, ona sadece magazin ve polis bülteni haberleri yazdırıyordu.
Gizem, masasındaki teybini, küçük not defterini ve çantasını alıp ajansın kapısından çıktı. Resmî makamların ya da Yıldızoğlu Holding’in klimalı odalarından servis edilen bültenlerin peşinde koşmayacaktı. Gerçeğin sokağın içinde saklı olduğunu çok iyi biliyordu.
Ve Yıldızoğulları’nın sokaktaki gözü, kulağı ve dili tek bir isme çıkıyordu: Veli Yıldızoğlu.
Taşköprü’nün hemen yanındaki eski çay ocağının arkasında, Adana’nın mahalle çocukları ve gençleri toplanmıştı. Veli, ahşap bir taburenin üzerinde oturmuş, tespihini çekerken etrafındaki gençlere talimatlar veriyordu. Karan Karadağ’ın sokaktaki son uzantılarını, kaçak depo bağlantılarını tek tek tespit ettiriyordu.
"Veli Bey?"
Veli, kulağına çalınan bu taze, duru ve hafif iddialı sesle başını kaldırdı.
Karşısında; kot pantolonu, spor ayakkabıları, omzuna astığı deri çantası ve elinde tuttuğu küçük ses kayıt cihazıyla dimdik duran Gizem’i gördü. Kızın gözlerindeki o keskin merak ve yılmaz ısrar, Veli’nin alıştığı korkak ve çekingen basın mensuplarından çok farklıydı.
Veli’nin etrafındaki gençler anında Gizem’in önüne set çekmek için hareketlendi ama Veli elini kaldırarak onları durdurdu. Dudaklarında sokağın o alaycı, alıkoyamaz tebessümü belirdi.
"Hayırdır küçük hanım?" dedi Veli, taburesinden kalkmadan kız tırnaklarını süzerek. "Adresimi yanlış aldın herhalde. Burası moda dergisi çekim yeri değil."
Gizem geri adım atmadı. Çantasının askısını kavrayıp Veli’ye doğru iki adım daha yaklaştı.
"Adresi gayet iyi biliyorum Veli Yıldızoğlu," dedi Gizem. Sesi berrak ve kendinden emindi. "Çukurova Haber Ajansı’ndan Gizem ben. Yalıda çıkan çatışma ve Karadağlar’ın çöküşü hakkında sizinle bir röportaj yapmak istiyorum."
Veli, kızın bu cüreti karşısında kahkahayı bastı. Etraftaki gençler de bıyık altından güldü. Veli ayağa kalktı, tespihini cebine atıp elini eşofmanının cebine soktu. Adımlarını Gizem’e doğru attı.
"röportaj ha?" dedi Veli, kızın tam karşısında durarak. "Gazeteci kız... Sen Adana’yı İstanbul’un süslü stüdyoları mı sandın? Yıldızoğlu adı gazetelere beyanat vermez, gazete manşetlerini bizzat yazar."
"Ben manşetlerinizi yemiyorum Veli Bey," dedi Gizem, cebinden çıkardığı ses kayıt cihazının düğmesine basarak Veli’ye doğru uzattı. "Liman kayıpları, Fransız bağlantıları ve dün geceki baskın... Şehirde büyük bir savaş var ve millet gerçeği öğrenmek istiyor. Bana iki dakika ayıracaksınız."
Veli, uzatılan ses kayıt cihazına baktı, ardından Gizem’in gözlerinin içine dikti bakışlarını. Kızın bu gözü karalığı, sokağın fırtınasından korkmaması Veli’nin içindeki o oyunbaz ama tehlikeli zekâyı uyandırdı. Uzanıp kızın elindeki cihazı parmaklarının arasından tereyağından kıl çeker gibi aldı ve kapatma düğmesine bastı.
"İki dakika çok bile," dedi Veli, cihazı kızın ceketinin cebine yavaşça koyarken. Finger'ları kızın ceketine dokunduğunda Gizem hafifçe irkildi ama bakışlarını kaçırmadı. "Ayrıca kayıt cihazıyla konuşmam. Gerçek haber istiyorsan, o kalemi defteri cebine koyup arkamdan geleceksin."
Gizem kaşlarını çattı. "Nereye?"
"Sokağın kalbine," dedi Veli, arkasını dönüp mahalle aralarına doğru yürürken. "Adana’yı klimalı ajans masalarında yazamazsın gazeteci. Mideğin kaldırıyorsa gel, sana Yıldızoğlu’nun gerçek hikayesini anlatayım."
Gizem bir an duraksadı. Bu adamın tekinsiz, öngörülemez ve son derece tehlikeli olduğunu biliyordu. Ama içindeki haberci ateşi ve Veli’nin o karanlık, alaycı cazibesi onu kendine doğru çekiyordu.
"Midem her şeyi kaldırır Yıldızoğlu," dedi Gizem ve Veli’nin peşinden Adana’nın ara sokaklarına doğru adım attı.
Aynı saatlerde Yıldızoğlu Yalısı’nın üst katındaki çalışma odasında ise bambaşka bir yakınlık şekilleniyordu.
Aslı, pencerenin kenarında durmuş, bahçedeki enkazın temizlenmesini izliyordu. Dün gece Salih’in göğsüne sarıldığı o an, zihninde tekrar tekrar canlanıyordu. Ona karşı hissettiği nefret, yerini karmaşık ve yakıcı bir tutkuya bırakmıştı.
Kapı açıldı ve içeri Salih girdi.
Üzerindeki kanlı kıyafetleri değiştirmiş, siyah gömleğini giymişti. Elinde, Reşat’ın mahzendeki durumuna dair yeni raporlar ve Aslı’ya ait kişisel eşyaların bulunduğu bir çanta vardı.
Aslı arkasını döndü. Salih ile göz göze geldiklerinde odadaki hava bir anda ağırlaştı. Dün gecenin o savunmasız sarılmasından sonra ikisi de ilk kez yalnız kalıyordu.
"Eşyalarını getirttim," dedi Salih, çantayı masaya koyarak. Sesi alçak ve sakindi.
Aslı adımlarını Salih’e doğru attı. "Babam... Babam nasıl Salih?"
Salih bir an duraksadı, kızın gözlerindeki kaygıyı gördü. "Baban güvende Aslı. Veli onunla konuştu. Baban Karadağlar’ın sana zarar vermesinden korktuğu için o şifreleri vermiş. Seni korumak istemiş."
Aslı’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Salih bu kez tereddüt etmedi; elini uzatıp kızın yanağındaki o tek damla yaşı başparmağıyla yavaşça sildi.
Aslı, Salih’in nasırlı, sıcak parmağının dokunuşuyla gözlerini kapattı. Salih’in bu sert gövdesinin arkasındaki o koruyucu şefkat, Aslı’nın içindeki tüm savunma mekanizmalarını darmadağın ediyordu.
"Sana söz verdim," dedi Salih, yüzünü kızın yüzüne yaklaştırarak. "Babanın canına kıymayacağım. Onu bu şehirden emniyetli bir şekilde çıkaracağım."
"Peki ben?" dedi Aslı, fısıltıyla. "Ben ne olacağım Salih?"
Salih, kızın belinden kavrayıp kendine doğru çekti. İki beden arasındaki mesafe sıfırlandı.
"Sen buradasın," dedi Salih, kızın dudaklarına bakarak. "Benim yanımdasın."
Yıldızoğlu İmparatorluğu’nda kartlar yeniden dağıtılıyordu. Salih Aslı’nın ateşiyle kavrulurken, Barış Holding’te Merve’nin masumiyetiyle zırhını deldiriyor; Veli ise peşine takılan bu gözü pek gazeteci kız Gizem ile sokağın en tehlikeli oyununa girişiyordu.
Adana’nın ara sokakları, Çukurova güneşinin altında kavruluyken Veli hızlı adımlarla dar sokaklarda ilerliyor, Gizem ise hemen arkasından adımlarını yetişmeye çalışarak onu takip ediyordu. Onlar geçtikçe kepenkleri yarı açık dükkânlardan, çay ocaklarından başlar uzanıyor; mahalleli Veli’ye saygıyla karışık bir hürmetle selam veriyordu.
"Bütün bu adamlar sana neden böyle bakıyor?" dedi Gizem, nefes nefese Veli’nin yanına geçerek. "Korkudan mı, yoksa başka bir şey mi var?"
Veli durdu, arkasını dönüp Gizem’e baktı. Kızın alnında biriken küçük ter damlalarına ve inatla düşürmediği o gururlu duruşuna baktıkça dudakları hafifçe kıvrıldı.
"Bu sokakta korkuyla adam yönetemezsin gazeteci kız," dedi Veli, bir duvara yaslanarak. "Korku insanı yalnızlaştırır. Ama adalet dağıtırsan, aç olanın karnını doyurup garibanın hakkını gözetirsen... O zaman bu sokak seni bağrına basar. Yıldızoğlu adı gazetelerinizin yazdığı gibi sadece haracın, silahın adı değil. Biz bu şehrin omurgasıyız."
Gizem alaycı bir şekilde gülümsedi, defterini ve kalemini çıkardı. "Çok romantik bir mafya masalı. Peki ya dün gece yalıda patlayan silahlar? O savrulan mermiler? Sokaktaki garibanın hakkını gözetirken kendi aranızdaki güç savaşında şehri ateşe vermeniz de bu 'omurganın' bir parçası mı?"
Veli, Gizem’in bu korkusuz ve tam kalpten vuran sorusu karşısında gülümsedi. Kızın zekâsı ve lafını sakınmaması Veli’nin hoşuna gitmişti. Gizem’e doğru bir adım atıp aralarındaki mesafeyi kapattı.
"Karan Karadağ gibi züppeler bu şehri Fransızlara, yabancı çetelere satmaya kalkarsa..." dedi Veli, sesi alçak ama bir o kadar tehlikeli bir tonda çıkarken. "Biz o ateşi kendi evimizde yakar, yine de bu şehri peşkeş çektirmeyiz. O mermiler Adana’nın namusunu korumak için sıkıldı."
Gizem, Veli’nin gözlerindeki o katıksız, yapmacıksız inancı gördüğünde bir an duraksadı. Karşısındaki adam süslü laflarla konuşan bir suçlu değildi; sokağın raconunu, kendi doğrularını yaşayan ve bunlardan asla taviz vermeyen yırtıcı bir sokak zekasıydı.
"Bunu yazmamı mı istiyorsun yani?" dedi Gizem, gözlerini Veli’nin gözlerinden ayırmadan. "Yıldızoğulları Adana’nın koruyucu meleğidir mi yazayım?"
"Sen ne istiyorsan onu yaz gazeteci," dedi Veli, uzanıp Gizem’in elindeki kalemin arkasından hafifçe tutarak. Kızın parmakları Veli’nin sıcaklığıyla irkildi. "Ama kulaktan dolma polis bültenlerini değil... Şu an gördüğün gerçeği yaz. Eğer cesaretin varsa tabii."
Gizem kalemi çekti, çenesini dikleştirdi. "Benim cesaretimden şüphen olmasın Yıldızoğlu. Gerçek neyse onu yazarım. Ama bir şartla..."
"Sen de herkese şart koşuyorsun," dedi Veli alaycı bir tavırla. "Söyle bakalım şartın ne?"
"Bana Karadağlar ile aranızdaki o Fransız sızıntısının belgesini vereceksin. Bütün şehre bu kumpası kimin kurduğunu kanıtlayacağım."
Veli, kızın bu hırsı ve gözü pekliği karşısında derin bir nefes aldı. Cebinden küçük bir harici bellek çıkardı, parmaklarının arasında çevirdi.
"Bu bellekte Karadağlar’ın ve o Fransız lojistik çetesinin bütün kirli trafiği var," dedi Veli. Belleği hemen vermedi, kızın gözlerinin içine baktı. "Bunu sana verirsem, Karadağlar’ın kalan adamları senin de peşine düşer gazeteci kız. Bu kalemi tutan elin titremeye başlar."
Gizem elini uzattı, gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. "Benim elim sadece yalan gördüğünde titrer Veli Yıldızoğlu. Ver o belleği."
Veli, kızın kararlılığı karşısında belleği Gizem’in avucuna bıraktı. Kızın parmakları belleği sıkıca kavrarken Veli kızı bileğinden hafifçe tuttu, kendine doğru çekti.
"O zaman bundan sonra tek başına yürümeyeceksin," dedi Veli, fısıltı kadar yakın bir sesle. "Sokağa adım attığın her an arkanda benim adamlarım olacak. Başına bir şey gelirse, o gazetenizi başınıza yıkarım."
Gizem’in kalbi Veli’nin bu tehlikeli korumacılığı ve gözlerindeki o meydan okuyan bakışla hızla çarpmaya başladı. "Beni korumanı istemedim."
"Ben kimseden izin almam gazeteci," dedi Veli, kızın bileğini yavaşça bırakıp o alaycı gülüşünü geri takınarak. "Şimdi git ve o manşeti at."
Aynı saatlerde Yıldızoğlu Holding’in üst katındaki o geniş plazada Barış, masasında Merve’nin getirdiği son raporları inceliyordu.
Merve masanın yanında durmuş, Barış’ın her bir kelimesini, her bir jestini hayranlıkla izliyordu. Dışarıdaki o büyük fırtınaya rağmen Barış’ın sergilediği sarsılmaz güç ve kendisine gösterdiği o ince değer, genç kızın içindeki utangaç duvarları birer birer yıkmıştı.
Barış başını kaldırdı, Merve’ye baktı. "Raporlar kusursuz Merve. Karadağlar’ın tüm finansal damarlarını kestik."
"Sizin sayenizde Barış Bey," dedi Merve fısıltıyla, yanakları kızararak. "Siz olmasaydınız bu holding ayakta kalamazdı."
Barış ayağa kalktı, Merve’nin yanına yürüdü. "Hayır Merve... Bizim sayemizde. Sen olmasaydın o Fransızca belgelerdeki pürüzü zamanında çözemezdik." Uzanıp Merve’nin masanın üzerinde duran elini hafifçe kavradı. Merve irkildi ama elini çekmedi.
Göz göze geldikleri o an, Holding’in soğuk duvarları arasındaki ilk sıcak kıvılcım çaktı.
Yalıda ise Salih ve Aslı, mahzendeki Reşat’ı gizlice şehirden çıkaracak nakliye aracını bekliyorlardı. Salih, Aslı’nın beline sarılmış, kızın başı Salih’in göğsüne yaslanmıştı. İki yaralı ruh, bu kanlı taht kavgasının ortasında birbirlerine sığınmışlardı.
Üç varis... Üç farklı yol... Ve hayatlarına giren üç kadınla birlikte Yıldızoğlu İmparatorluğu yeni bir döneme adım atıyordu.