13. BÖLÜM: BUZ VE ATEŞ
Pencere camına vuran yağmur damlaları Aslı’nın şakaklarında zonklayan ağrıya eşlik ediyordu. Salih’in o gece bahçede söylediği "Artık gözümde sadece Reşat’ın kızı olduğun için" cümlesi, zihninde dönüp duran tek şeydi. Özgürleşmek isterken kendi hands'iyle ördüğü o görünmez duvarın altında kalmıştı.
Arkasında beliren gölgeyi, kapının açılma sesinden bile önce hissetti. Salih içeri girmişti.
Elindeki tepsiyi konsolun üzerine bırakan Salih, ağır adımlarla Aslı’ya doğru ilerledi. Üzerinde siyah gömleği, kollarındaki dövmeleri ve gözlerindeki o durulmayan fırtınayla kızın tam karşısında durdu. Odanın ortasında yükselen bu tekinsiz sessizlik, aralarındaki çekimi daha da katlanılmaz kılıyordu.
Aslı, bakışlarını dışarıdaki karanlıktan ayırmadan buz gibi bir sesle konuştu:
"Aç değilim Yıldızoğlu. Yemeğini de, acımanı da alıp çıkabilirsin."
Salih, berjerin hemen yanında durdu. Eğilip iki elini berjerin kollarına dayayarak Aslı’yı kendi gölgesinin altına aldı. Aralarında sadece birkaç santim kalmıştı.
"Sana acıdığımı kim söyledi Aslı?" dedi Salih. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir bıçak kadar keskindi. "Sana acısaydım, o gece bahçede elindeki zarfla bu kapıdan çıkıp gitmene izin verirdim. Seni bu cehennemde tutmamın sebebi acımak değil."
Aslı başını kaldırıp Salih’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde korku yoktu; sadece kırgınlık ve Salih’e karşı koyamadığı o yangın vardı.
"Ne o zaman?" dedi Aslı, çenesini dikleştirerek. "Esirin miyim ben senin? Babamın günahlarının bedeli miyim?"
Salih’in nasırlı sağ eli Aslı’nın çenesine kaydı, hafifçe yukarı kaldırdı.
"Sen bu evdeki en tehlikeli şeysin Aslı," dedi Salih, gözlerini kızın dudaklarına düşürerek. "Çünkü dışarıdaki bin tane adam bana silah çekse gözümü kırpmam. Ama sen tek bir hamlenle, bana arkamı döndüğüm an ihanet edebiliyorsun. Benim güvenimi yıktın."
Aslı’nın gözleri doldu. Salih’in çenesindeki elini tuttu, ama itmek için değil; o dokunuşun sıcaklığını hissetmek için.
"Ben sana ihanet etmedim Salih!" dedi fısıltıyla. "Ben sadece bu kanlı dünyadan, senin her an bir mermiye kurban gitme ihtimalinden kaçmak istedim! Senin yanında kalırsam, sana alışmaktan ve bir gün seni kaybetmekten korktum!"
Salih bir an duraksadı. Aslı’nın bu dürüst, çıplak itirafı Salih’in o çelikten zırhında devasa bir yarık açtı. Gözlerindeki o katı, soğuk ifade bir anlığına çözüldü. Başparmağıyla Aslı’nın yanağındaki süzülen yaşı sildi.
"Benden kaçamazsın Aslı," dedi Salih, sesi ilk kez bu kadar derin ve yumuşak çıkarak. "Benden nefret etsen de, bu konağı üzerimize yıksan da kaçamazsın. Çünkü ben seni o çamurun içinden çekip aldığım gün, kaderimizi birbirine bağladım."
Aslı, Salih’in eline doğru sığındı. "Bana güvenmiyorsun..."
"Güvenilmezsin," dedi Salih, yüzünü kızın yüzüne biraz daha yaklaştırarak. "Ama buradasın. Ve ben yaşadığım sürece, ne Reşat’ın gölgesi ne de Karadağlar’ın intikamı sana dokunabilir."
Salih doğruldu. Aralarındaki o yakıcı temas kesildiğinde ikisi de derin bir nefes aldı. Salih kapıya doğru yürüdü, elini ahşap kapının koluna koydu. Arkasını dönmeden son sözünü söyledi:
"Çorbanı iç. Yarın sabah Sami Karadağ için ilk hamleyi yapıyoruz. Ve sen, benim tam arkamda duracaksın."
Salih kapıyı kapatıp çıktığında, Aslı elini yanağına koydu. Salih’in dokunduğu yer hâlâ yanıyordu. Aralarındaki güven kırılmıştı belki ama o tehlikeli, karanlık bağ her zamankinden daha güçlüydü.
Salih, Aslı’nın odasından çıkıp çalışma odasına geçtiğinde Tamer Yıldızoğlu masanın başında tek başına oturuyordu. Masanın üzerinde eski bir Adana haritası ve tespihi duruyordu. Salih’in içeri girdiğini görünce başını kaldırdı, oğlunun yüzündeki o gergin ve ne yapacağını bilemez ifadeyi saniyeler içinde okudu.
"Otur Salih," dedi Tamer Baba. Sesi gürlemeyen ama dinlenilmesi mecburi olan bir tondaydı.
Salih, babasının karşısındaki deri koltuğa geçti. "Sami Karadağ için planı hazırladım baba. Yarın sabah limandaki depolardan girmeyi hedefliyoruz."
Tamer Yıldızoğlu elini havada sallayarak lafını kesti. "Dışarıdaki düşmanı halletmek kolay oğlum. Benim derdim içimizdeki rüzgâr. Yukarıdaki kızı ne yapacaksın?"
Salih duraksadı. "Aslı’yı koruyorum. Kaçmaya çalıştı, engelledim. Odasında duruyor."
"O kızı odada tutarak ne şehri yönetebilirsin ne de bu aileyi," dedi Tamer Baba, öne doğru eğilerek. "Reşat hainlik etti ama kızı bu evde. Şehirdeki çeteler, Karadağlar’ın artıkları ne konuşuyor biliyor musun? 'Salih düşmanının kızını odasına kapattı' diyorlar. Bu duruş Yıldızoğlu’na yakışmaz. Zayıflık gibi görünür."
Salih’in gözleri karardı. "Kimseden korkumuz yok baba. Aslı benim meselem."
"Senin meselen olduğu için ben konuşuyorum zaten," dedi Tamer Yıldızoğlu, elini masaya vurarak. "O kızı bu evde ne bir tutsak olarak tutabilirsin ne de öyle belirsizce. Bu işin tek bir çözümü var Salih. Aslı ile evleneceksin."
Salih adeta çarpmışa döndü, oturduğu yerden dikleşti. "Ne evlenmesi baba? Kız bana güvenmiyor, ben ona güvenmiyorum! Daha iki gün önce kaçmaya çalıştı."
"O yüzden evleneceksin zaten!" dedi Tamer Baba, sesi mermer kadar sertleşerek. "Eğer o kızı Yıldızoğlu soyadıyla bu eve bağlarsan, kimse ona dokunamaz. Reşat’ın lekesi o kızın üzerinden silinir, Karadağlar’ın elindeki koz çöp olur. Ayrıca... O kıza nasıl baktığını görmediğimi mi sanıyorsun? Gururunu bir kenara bırak."
"Bizim aramızda güven kalmadı baba," dedi Salih, hırıltılı bir sesle. "Bana arkasını döndü."
"Güveni sen inşa edeceksin," dedi Tamer Yıldızoğlu, tespihini cebine atarak ayağa kalktı. "Bu bir emir değil Salih, bu ailenin ve o kızın geleceği için tek mantıklı strateji. Yarın Sami Karadağ hamlesini yapmadan önce bu nikâhın haberi şehre yayılacak. Şimdi git ve bunu o kıza kendin söyle."
Tamer Baba odadan çıkarken Salih, çalışma odasında tek başına kaldı. Duvardaki Yıldızoğlu armasına baktı. Bir yanda kalbindeki o kırgın yangın, diğer yanda babasının mantıklı ama ağır kararı vardı.