16. BÖLÜM

1270 Words
16. BÖLÜM: BATIŞ VE GÖLGE Holdingin 22. katındaki cam kaplı executive ofiste hava bir kat daha soğuk, bir kat daha opaktı. Masasının üzerindeki üç ayrı monitörde akan borsa verileri, fon hareketleri ve finansal grafikler Barış Yıldızoğlu’nun vizöründen sıradan rakamlardan ibaretti. Sami Karadağ ölmüş, Mersin Limanı’ndaki kan pıhtılaşmıştı ama masanın üzerindeki asıl boşluk rakamlardan değil, hemen dışarıdaki sekreterya masasından geliyordu. Merve, elindeki gümüş tepside sade kahveyle içeri girdi. Ancak her zamanki pratik, kusursuz hareketlerinden eser yoktu. Tepsiyi masanın kenarına bıraktı. Üzerindeki gri döpiyes tıkır tıkır oturmuştu ama yüzündeki o yorgun, mesafe koyan ifade kapkara bir bulut gibi üzerine çökmüştü. Ceketinin iç cebinden çıkardığı beyaz, mühürsüz zarfı kahve fincanının hemen yanına bıraktı. "Bu nedir Merve?" dedi Barış, gözlerini monitörden ayırmadan, kalemi parmaklarının arasında ritmik bir şekilde döndürerek. "İstifa mektubum Barış Bey," dedi Merve. Sesi o kadar pürüzsüz ve tepkisizdi ki, sanki bir şirketin bilançosunu okuyordu. "Şirketteki tüm yetki devirlerini hazırladım. Dosyalar sistemde kategorize edildi. Masamı devretmeye hazırım." Barış dönen kalemi bir anda avucunun içinde sıktı. Başını yavaşça kaldırdı. Merve’nin o mesafeli, dimdik duruşuna baktı. İçindeki o analitik zekâ ilk kez bir denklemi çözmekte zorlanıyordu. "Neden?" dedi Barış, buz gibi bir tonla. "Maaş ya da yetki alanınla ilgili bir sorun mu var? Yoksa sokağın hareketlenmesi mi seni ürküttü?" Merve hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemede kırgınlık da yoktu, öfke de; sadece derin bir tükenmişlik vardı. "Ben bu şirkete bir finans stratejistinin asistanı olarak girdim Barış Bey," dedi Merve, gözlerinin içine dik dik bakarak. "Silahların gölgesinde, her sabah birilerinin ölüm haberini alarak, yalıdaki taht kavgalarının ortasında evrak imzalatmak için girmedim. Yıldızoğlu soyadı bu şehre çok ağır geliyor. Ben artık bu ağırlığı taşımak istemiyorum." Barış koltuğunda geriye yaslandı. Gururu, o sarsılmaz Yıldızoğlu kibri bir anda bir kalkan gibi öne fırladı. Merve’nin gidişini bir kayıp olarak kabul etmek, kendi otoritesine atılmış bir çentik gibiydi. "Sen bilirsin Merve," dedi Barış, zarfı alıp çekmecesine atmadan direkt masanın ucuna iterek. "Holding kimsenin kişisel iklimine göre dönmüyor. İnsan kaynağımız geniştir. Tazminatını ve devir işlemlerini İnsan Kaynakları bugün halletsin. Çıkabilirsin." Merve bir an duraksadı. Barış’ın bu kadar çabuk, tek bir kelimeyle kendisini silip atması, gözlerindeki o son profesyonel bağı da kopardı. "İyi çalışmalar Barış Bey," dedi Merve. Arkasını döndü ve adımlarını hiç tereddüt etmeden kapıya doğru attı. Cam kapı arkasından kapandığında Barış, masadaki sade kahveden bir yudum aldı. Kahve buz gibiydi. Saatler saatleri kovaladı. Öğleden sonra saat 15.00’te holdingdeki yönetim kurulu toplantısı bittiğinde Barış, odasına döndü. Masasında imzalanması gereken acil ihracat onayları duruyordu. İç hat telefonunun tuşuna bastı. "Merve, evrakları getir." Sessizlik. Telefonun diğer ucunda sadece boş bir parazit sesi vardı. Barış kaşlarını çattı. Tekrar bastı. "Merve?" O an zihnine bir şimşek çaktı. Merve gitmişti. Masası boşaltılmış, bilgisayarı kapatılmıştı. Barış ayağa kalktı, cam duvardan dışarıdaki sekreteryaya baktı. Dışarıda yeni geçici asistan, Merve’nin dosyalarını karıştırıyordu. Barış’ın içini bir anda garip, daha önce hiç hissetmediği bir huzursuzluk kapladı. Merve onun sadece asistanı değildi; bu kanlı, kargaşa dolu dünyada sırtını tereddütsüz yaslayabildiği, aklını ve sırlarını teslim ettiği tek insandı. Şirketteki her şey tıkır tıkır işliyordu ama Barış ilk kez odasının devasalığı içinde yalnız kaldığını hissetti. Masadaki kişisel telefonunu çıkardı. Merve’nin numarasını tuşladı. "Aradığınız numaraya ulaşılamıyor..." Barış telefonu kapattı. Birkaç dakika bekleyip tekrar aradı. Yine aynı telesekreter sesi. İçindeki o analitik, soğukkanlı adam yerini adım adım kontrolden çıkan bir huzursuzluğa bırakıyordu. Ceketini kapıp hızla holdingden çıktı. Asansörden inerken Merve’nin ev adresini kafasında sorguladı. Merve Seyhan yakınlarındaki sakin bir sitede yalnız yaşıyordu. Siyah Porsche’siyle trafiği yararak Merve’nin evinin önüne geldi. Asansörle üst kata çıkıp dairenin kapısını çaldı. "Merve! Aç kapıyı, konuşmamız lazım!" Sessizlik. Zile üst üste bastı, kapıyı yumrukladı. Yoktu. Barış merdivenlerden hışımla inip sitenin güvenlik kulübesine yürüdü. Güvenlik görevlisi Barış Yıldızoğlu’nu görünce ayağa fırladı. "Merve Hanım ne zaman çıktı?" diye sordu Barış, sesi bir emir gibi çıkarak. "Barış Bey... Merve Hanım öğlen saat 14.00 gibi taksiye binmek için siteden çıktı," dedi güvenlik gergin bir şekilde. "Ama sitenin nizamiyesinden çıkarken siyah, camları filmli bir minibüs önünü kesti. Merve Hanım’ı zorla arabaya bindirdiler. Biz polise haber verecektik ama..." Barış görevlinin yakasını kavradı. Gözlerindeki o soğukkanlı finansçı gitmiş, yerine katıksız bir Yıldızoğlu karanlığı gelmişti. "Ama ne lan?" diye kükredi Barış. "Arabadakiler... 'Yıldızoğulları’na selam söyleyin, hesabı kapatmadık' dediler..." Barış adamı savurup bıraktı. Telefonunu çıkardı, parmakları hırsla Salih’i aradı. Sami Karadağ ölmüştü ama artıkları, Karadağlar’ın sokağa saçılan gölgeleri Barış’ın en zayıf damarını, hiç kimseye açmadığı o gizli zaafını bulmuştu. Merve kaçırılmıştı. Ve Barış Yıldızoğlu hayatında ilk kez, masada kalem tutan ellerinin titrediğini hissetti. Merve’nin kaçırıldığı haberini alan Barış Yıldızoğlu’nun zihnindeki o düzen darmadağın olmuştu. Arabanın direksiyonunu öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Telefonu kapatır kapatmaz arabayı doğrudan Yıldızoğulları’nın Adana sanayisindeki gizli mekanına sürdü. Oraya vardığında Salih ve sekiz eli silahlı adamı çoktan kapıda bekliyordu. Salih, omzundaki yaranın sızısına aldırış etmeden beline şarjörlerini dolduruyordu. Kardeşinin gözlerindeki o kontrolsüz nefreti görünce duraksadı. Barış hayatında ilk kez takım elbisesinin kravatını hırsla söküp yere atmıştı; gözlerinden katıksız bir öfke fışkırıyordu. "Kimmiş?" dedi Barış, sesi hırıltılı ve alçak çıkarak. "Sami Karadağ’ın yeğeni Boran Karadağ," dedi Salih, tüfeğin mekanizmasını çekip kurarak. "Sami Mersin’de geberince itin artıkları toplanmış. Şehirden kaçmadan önce canımızı yakmak istemişler. Merve’yi yem yapıp seni ayaaklarına çekmeye çalışıyorlar." "Çekmelerine gerek yok," dedi Barış, belindeki silahı çıkarıp emniyetini açarak. "Ayaaklarına ben gidiyorum. Tek birini bile canlı bırakmayacağım." İlk baskın, Karadağlar’ın Adana otogarı yakınındaki deposuna yapıldı. Üç siyah Yıldızoğlu arabası deponun demir kapılarını kırarak içeri daldı. Araba kapıları açıldığı an Salih ve Barış’ın adamları ortalığı mermi yağmuruna tuttu. "Güm! Güm! Pat! Pat!" Depodaki altı tetikçi neye uğradığını şaşırdı. Barış, ömründe ilk kez masanın arkasından çıkmış, bir cellat gibi öne atılmıştı. Karşısına çıkan ilk adamı göğsünden iki el ateş ederek yere serdi. Adam kanlar içinde kıvranırken Barış adama yaklaşıp hiç tereddüt etmeden kafasına sıktı. Salih, kardeşinin bu gözü dönmüş halini görünce yanına yanaştı. Depoda ayağından vurulmuş, canlı kalan son adamı saçından tutup Barış’ın önüne fırlattı. "Merve nerede?" dedi Barış, adamın yüzüne silahın demiriyle sertçe vurarak. "Nereye götürdünüz kızı?" Adam kan tükürdü, nefes almaya çalıştı. "Boran... Boran kızı Yüreğir’deki eski tuğla fabrikasına götürdü... Valla benim haberim yok abi!" Barış, adamın lafını bitirmesine izin vermedi. Tetiği bastı. Deponun içi barut dumanı ve taze kan kokusuyla dolmuştu. Saatler gecenin üçünü gösterdiğinde, Yüreğir’deki terk edilmiş tuğla fabrikasının etrafı cehennem yerine dönmüştü. Salih ve Barış, fabrikaya iki taraftan daldı. Karadağ’ın adamları köşe başlarında pusu kurmuştu ama Yıldızoğulları bu gece laf dinlemeye gelmemişti. Mermiler beton duvarları patlatıyor, boş kovanlar tuğla tozlarına karışıyordu. Silah sesleri Yüreğir’in tarlalarında çınlıyordu. Barış, iki adamı vurup üst kata fırladı. Fabrikadaki odanın kapısını tekmeyle yıktı. "Merve!" diye bağırdı Barış, sesi odada yankılanarak. Fakat odada sadece kırık bir sandalye, yere saçılmış Merve’nin kırık saati ve duvara sıçramış kan izleri vardı. Merve yoktu. Odanın köşesinde yaralı halde yatan Boran Karadağ, duvara yaslanmış alaycı bir şekilde gülüyordu. Karnından vurulmuştu ama yüzündeki o hırs sönmemişti. Barış iki adımla adamın tepesine dikildi. Bacağını Boran’ın yarasının üzerine basarak hırsla ezdi. Boran’ın acı çığlığı fabrikayı inletti. "Nerede lan kadın?" diye kükredi Barış. "Nereye sakladınız onu?" Boran kanlı dişlerini göstererek sırıttı. "Geç kaldın... Yıldızoğlu paşası... Merve’yi şehir dışına kaçırdık bile... Onu bir daha asla bulamayacaksın..." "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı Barış. "Kızı canlı tutacağız ki..." dedi Boran hırıldayarak. "Seni de ailenizi de ömrünüzün sonuna kadar bu acıyla yaşatalım. Her gün 'Merve nerede' diye geberin..." Barış’ın gözündeki son şüphe de o an bitti. Şarjöründeki bütün mermileri Boran Karadağ’ın göğsüne boşalttı. Silahın mermisi bitip boş tetiğin sesi gelene kadar ateş etmeye devam etti. Salih içeri girdiğinde ortalık kan gölüne dönmüştü. Kardeşinin omzunu tuttu. "Barış... Bitti. Adam öldü." Barış elindeki boş silahı yere düşürdü. Dizlerinin üzerine çöktü. Yerdeki Merve’nin kırık saatini ve çantasının kayışını eline aldı. Şehirdeki bütün Karadağ kanı akıtılmış, düşman yok edilmişti; ama Merve yoktu. Yer yarılmış, içine girmişti. Barış, elindeki kırık saate bakarken Adana gecesinin ortasında, kaybettiği tek kadının ve asla bulamayacağı o izin acısıyla baş başa kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD