3. BÖLÜM: ASLI
Konvoy Adana’ya girdiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Seyhan Nehri’nin üzerindeki sis, şehrin kirli sırlarını örten gri bir perde gibi asılı duruyordu.
Mersin Limanı’ndan gelen o kara haber, Çukurova yeraltı dünyasının kılcal damarlarına çoktan yayılmıştı. Ancak bu gece tek yanan yer Yıldızoğlu Konağı değildi. Şehrin öteki ucunda, bahçesinde portakal çiçekleri açan mütevazı ama etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir evde, bardaktan boşanırcasına bir korku hakimsi.
Burası, Tamer Yıldızoğlu’nun otuz yıllık sağ kolu, depo ve lojistik ağının başındaki adam Reşat’ın eviydi.
Salondaki çalışma masasının üzerindeki evraklar darmadağındı. Reşat, elleri titreyerek çelik kasadan pasaportları ve döviz demetlerini bir valize dolduruyordu. Şakaklarından süzülen soğuk ter, gözlüklerinin camını buğulandırmıştı.
"Baba? Ne yapıyorsun sen?"
Kapının eşiğinde beliren sesle Reşat donakaldı.
Aslı…
Üzerinde sade bir hırka, saçları omuzlarına dökülmüş, gözlerinde gecenin kör vaktinde evde dönen bu kargaşayı anlamlandırmaya çalışan keskin bir merak… Aslı, bu şehrin çamuruna, kanlı hesaplarına hiç bulaştırılmamış, yurt dışında işletme eğitimini yeni bitirip Adana’ya dönmüş gururlu bir genç kadındı. Babasını bir nakliye şirketinin yönetim kurulu üyesi sanıyordu; yeraltı dünyasının en kanlı çarklarından biri olduğunu değil.
"Aslı… Kızım, uyanmasaydın keşke," dedi Reşat, valizi alelacele kapatmaya çalışarak. Sesi çatallanmıştı. "Toparlan hemen. Yolculuk var. Şimdi çıkmamız lazım."
Aslı adımlarını ağır ağır salona doğru attı. Yerdeki valize, babasının titreyen ellerine ve masanın üzerindeki o yabancı pasaportlara baktı. Yüzündeki o saf şaşkınlık, yerini yavaş yavaş yırtıcı bir şüpheye bıraktı.
"Ne yolculuğu baba? Saat gecenin üçü!" dedi Aslı. Sesi kısıktı ama kelimeleri bir bıçak kadar sakindi. "Benden ne saklıyorsun? O masadaki paralar ne?"
"Soru sorma Aslı! Zamana karşı yarışıyoruz!" diye bağırdı Reşat çaresizlikle. "Yıldızoğulları… Onlar birazdan burayı basacak! Eğer beni burada bulurlarsa..."
"Yıldızoğulları mı?" Aslı’nın gözleri kısıldı. Babasının ağzından çıkan o isim, Adana’da herkesin kulaktan kulağa fısıldadığı o karanlık imparatorluğun ta kendisiydi. "Senin o çalıştığın şirket… Onlar mafya mı baba? Sen ne işe bulaştın?!"
Reşat cevap veremeden dışarıdan ağır bir fren sesi yükseldi. Ardından bir tane daha… Ve bir tane daha.
Siyah camlı üç dev jeep, evin bahçe kapısını kıracakmış gibi avluda durdu. Araçların farları salonun pencerelerinden içeri süzülüp Aslı ile babasının üzerine karanlık gölgeler düşürdü.
Reşat’ın elindeki valiz yere düştü. Renk tüm yüzünden çekilmişti. "Geldiler…" diye fısıldadı. "Geldiler…"
Aslı, babasının gözlerindeki o saf felç edici korkuyu ilk kez görüyordu. İçindeki gurur ve cesaret, korkusunun önüne geçti. Babasını arkasına alıp salonun ortasında dimdik durdu.
Ağır ahşap dış kapı sert bir tekmeyle patladı.
İçeri ilk giren Salih oldu. Deri ceketinin altındaki silah kılıfı belirgindi, gözlerinde sadece yıkım ve intikam vardı. Arkasından soğukkanlı adımlarla Barış girdi; elleri ceplerinde, salondaki lüks mobilyaları küçümseyen bir bakışla süzüyordu. En son ise kapının kenarına yaslanan Veli belirdi. Tespihini parmaklarının arasında yavaşça çeviriyordu ama gözleri odadaki her detayı bir şahin gibi tarıyordu.
"Reşat amca," dedi Salih. Sesi bir mezar kadar soğuktu. "Yıldızoğlu’nun ekmeğini yiyip, 12 milyon lirayı Fransızlara satmak kaç paraya patladı sana?"
Reşat geriledi, dudakları titriyordu. "Salih… Evlat… Vallahi bir kuruşuna dokunmadım, beni tehdit ettiler—"
"Kes sesini!" diye kükredi Salih, belindeki silaha uzanarak.
"Çek o elini!"
Salonun ortasında çınlayan bu sesle Salih’in eli dondu. Barış başını kaldırdı, Veli ise yaslandığı duvardan doğruldu.
Aslı, babasının önüne bir kalkan gibi dikilmişti. Salih’in o cüsseli, ürkütücü gövdesine ve kınından çıkmaya hazır öfkesine rağmen tek bir adım bile geri atmadı. Gözleri Salih’in gözlerine kenetlendi. O gözlerde korku yoktu; katıksız bir meydan okuma vardı.
"Kim oluyorsunuz da gecenin bir yarısı benim evime silahla giriyorsunuz?!" dedi Aslı. Sesi titremiyordu. "Babamın üzerinden o kirli ellerinizi çekin!"
Salih, karşısındaki bu kızın cesareti karşısında bir an duraksadı. Adana’da kimse Salih Yıldızoğlu’nun gözlerinin içine böyle bakmaya cüret edemezdi.
Barış öne doğru bir adım attı, dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Demek Reşat amcanın yurt dışından dönen meşhur kızı sensin," dedi Barış, Aslı’yı tepeden tırnağa süzerek. "Baban sana bu evin konforunun hangi parayla sağlandığını anlatmadı sanırım kızım. O baban, Yıldızoğlu’nun namusuna sattı."
"Yalan söylemeyi kesin!" dedi Aslı, çenesini dikleştirerek. "Sizin kim olduğunuzu biliyorum. Yıldızoğulları… Şehri haraca bağlayan, insanları korkuyla yöneten zorbalarsınız! Ama babamı size yem etmem."
Veli, odanın köşesinden Aslı’ya doğru yavaşça yürüdü. Yüzündeki o sokağın alaycı ifadesi kaybolmuştu. Kızın gözlerindeki gururu ve arkasındaki devasa kırılmışlığı fark etmişti.
"Güzel kafa tutuyorsun prenses," dedi Veli, alçak bir sesle. "Ama yanlış adamı savunuyorsun. Babanın masasında duran o pasaportlar, seni bu şehirde mermilerin ortasında bırakıp kaçmak için hazırlandı."
Aslı arkasına dönüp babasına baktı. Reşat gözlerini kaçırdı. O an Aslı’nın kalbine saplanan hançer, Salih’in silahından çok daha fazla yaktı canını.
Salih, Aslı’yı kenara itmek için bir adım attı. "Çekil önümden kızım. Babanla hesabımız var."
Aslı, Salih’in göğsüne elini koyup onu durdurmaya çalıştı. "Onu vurmak istiyorsan önce beni vuracaksın!"
Salih ile Aslı’nın gözleri o an birkaç santim mesafeden birbirine kilitlendi. İki farklı dünyanın, iki keskin iradenin ilk çarpışmasıydı bu. Salih’in içindeki o yangın, kızın dimdik duruşuyla ilk kez ritmini şaşırdı.
Barış arkadan soğuk bir tonda araya girdi: "Vurmaya gerek yok Salih. Reşat bizimle gelecek. Kızını da alıyoruz. Bize o şifreleri veren asıl adamın kim olduğunu konuşurken, kızının yanında olması Reşat’ın hafızasını tazeler."
"Onu bu işe karıştırmayacaksın Barış!" diye gürledi Salih.
"O zaten işin içinde Salih," dedi Barış sakince. "Babası suçluysa, bedelini tüm aile öder. Yıldızoğlu kuralı böyledir."
Veli ise Aslı’ya bakıp fısıldadı: "Bizimle gelmek zorundasın prenses. Çünkü bu geceden sonra seni koruyabilecek tek yer, kaçmaya çalıştığın o karanlık konağın kendisi."
Aslı, babasının ihaneti ve Yıldızoğlu kardeşlerin amansız kıskacı arasında kalmıştı. Ama gözlerindeki o dik duruş sönmedi.
"Geleceğim," dedi Aslı, Salih’in gözlerinin içine bakarak. "Ama babama bir şey olursa, o imparatorluğunuzu başınıza yıkarım."
Reşat’ın evindeki gerilim, Aslı’nın gözlerindeki amansız meydan okumayla patlama noktasına gelmişti.
Salih, göğsündeki o küçük ama sarsılmaz eli bir an için hissetti. Bir kadının, üstelik ölüm emri verilmiş bir hainin kızının, karşısına geçip göğsüne elini koyarak durması Salih’in dünyasında ilk defa yaşanan bir şeydi. Salih’in gözlerindeki fırtına dinmedi ama o sert duruşunun arkasında ince bir çatlak oluştu.
"Dokunma bana," dedi Salih, sesini olabildiğince alçaltarak ama tehdidini koruyarak. Aslı’nın bileğini nazik ama inkâr edilemez bir güçle tutup göğsünden uzaklaştırdı. "Babanın günahını sana ödetmek gibi bir niyetim yok. Ama burası mahkeme salonu değil. Burası Adana. Kuralları biz koyarız."
Barış araya girdi. Adımlarını ağır ağır atarak salondaki masanın yanına geldi. Üzerindeki pahalı saatin tıkırtısı hariç odada çıt çıkmıyordu.
"Salih, duygusallığın sırası değil," dedi Barış. Yerdeki valize taba taba bastı. "Bu kız burada kalırsa, Reşat’ın arkasındaki güçler onu birkaç saate kalmadan yem yapar. Ya sustururlar ya da bize karşı koz olarak kullanırlar. Bizimle gelmesi onu cezalandırmak için değil, oyunu kuralına göre oynamak için."
Aslı başını hızla Barış’a çevirdi. "Beni korumanızı isteyen olmadı! Sizin o kirli oyunlarınızın piyonu değilim ben!"
Veli, sessizce durduğu köşeden ayrıldı. Aslı’nın arkasında büzülmüş, ecel terleri döken Reşat’ın ensesinden tutup adamı tek hamlede ayağa kaldırdı. Reşat’ın dizlerinin bağı çözülmüştü, ağzından anlaşılmaz mırıltılar dökülüyordu.
"Yürümeyi öğren Reşat amca," dedi Veli, adamın kulağına eğilerek. "Çünkü Tamer Baba'nın huzuruna çıktığında dizlerinin üzerinde değil, dimdik durman gerekecek. Tabii konuşacak bir dilin kaldıysa."
"Veli! Bırak babamı!" Aslı ileri atılacak oldu ama Salih tek koluyla kızın önünü kesti.
Aslı, Salih’in geniş omuzlarına ve katıksız gücüne çarptığında geriledi. Gözlerinden dökülmek üzere olan yaşları hırsla geriye itti. Güçsüz görünmeyecekti. Bu adamlara, bu karanlık krallığın varislerine asla boyun eğmeyecekti.
"Bana bak," dedi Aslı, Salih’in yüzüne iyice yaklaşarak. "Bana nefretle bakıyorsun ama babamın arkasından iş çeviren o kalleş her kimse, sizin içinizden biri. Bizi oraya götürdüğünüzde asıl gerçeği öğreneceksiniz. O zaman bu kibiriniz nerede kalacak göreceğim."
Salih'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Gerçekleri sevmem prenses. Gerçekler can yakar."
"Benim canım zaten yandı," dedi Aslı, babasının yerdeki çaresiz haline bakarak. "Artık yakma sırası bende."
Yıldızoğlu Yalısı’na dönen konvoy, bahçe kapısından içeri girdiğinde fenerlerin ışığı altında devasa bir mahkeme salonunu andırıyordu.
Tamer Yıldızoğlu, bahçedeki çardağın altında, elde dokuma ahşap sandalyesinde oturuyordu. Masasında yine o ağır tütün kokusu ve pirinç cezvede kaynayan mırra vardı. Araçların kapıları aynı anda açıldı.
Salih ve Veli, Reşat’ı Tamer’in önüne doğru sürüklerken, Barış arkadan ağır adımlarla geldi. Aslı ise Salih’in hemen arkasından, hiç kimseden destek almadan, başı dik bir şekilde çardağa yürüdü.
Tamer Yıldızoğlu, gözlerini fincandan kaldırıp önce otuz yıllık dostuna, sonra da onun arkasında bir heykel gibi duran genç kıza baktı.
"Reşat..." dedi Tamer. Sesi Adana sıcağında kurumuş bir kuyu kadar derindi. "Seni bu masaya oturtan bendim. Seni bu şehre ortak eden bendim. Yıldızoğlu’nun ekmeği boğazında mı kaldı?"
Reşat dizlerinin üzerine çöktü. "Tamer... Vallahi yapmadım! Beni tehdit ettiler! Kızımı... Aslı’yı öldürmekle tehdit ettiler!"
Bu söz üzerine Aslı’nın gözleri açıldı. "Ne?!"
Barış soğukkanlılıkla öne çıktı. "Yalan söylüyor Baba. Fransız ortakların hesabına aktarılan para üç ay öncesinden planlanmış. Şifreler ve mühürler kademeli olarak sızdırılmış. Kızının haberi bile yoktu, Adana’ya yeni geldi."
Tamer Yıldızoğlu bakışlarını Aslı’ya çevirdi. "Sen kimsin?"
Aslı step atıp Tamer’in tam karşısında durdu. "Ben Reşat’ın kızıyım. Aslı. Babam bir hata yapmış olabilir ama o bir hırsız değil! Onu bu tezgâha kim ittiyse, asıl hain sizin burnunuzun dibinde!"
Tamer Yıldızoğlu uzunca bir süre Aslı’nın gözlerinin içine baktı. Ardından hafifçe kıkırdadı. Bu gülüş, gecenin sessizliğinde ürkütücü bir yankı bıraktı.
"Güzel..." dedi Tamer. "Yıldızoğlu masasına kafa tutabilecek bir kan kalmış bu şehirde."
Tamer ayağa kalktı. Masadaki gümüş köstekli saatini cebine koydu. Oğullarına döndü.
"Reşat'ı mahzene indirin," dedi emredici bir sesle. "Konuşana kadar, arkasındaki o asıl ismi verene kadar tek bir damla su yok."
"Baba!" diye bağırdı Aslı, Veli Reşat’ı geriye doğru çekerken.
Tamer Yıldızoğlu Aslı’ya doğru bir adım attı. "Sana gelince kızım... Babanın hesabı kapanana kadar bu yalıdan dışarı tek bir adım atamazsın. Yıldızoğlu Konağı artık senin hem sığınağın hem de hapishanen."
Aslı, hırsla Salih’e baktı. Salih gözlerini kaçırmadı ama yüzündeki o sert ifade bir anlığına dalgalandı.
"Beni burada tutamazsınız!" dedi Aslı.
Salih öne çıktı, Aslı’nın tam yanında durdu. "Tutabiliriz," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Ve emin ol, dışarısı senin için buradan çok daha tehlikeli."
Çukurova’da gece sona ererken, Yıldızoğlu Yalısı sadece üç varisin taht savaşına değil; nefretle başlayan ama kor gibi yanan yeni bir fırtınaya da ev sahipliği yapmaya başlıyordu.