12. BÖLÜM : SPOR SALONUNDA KOD ADI "STRATEJİ"
Adana’nın henüz güneşle kavrulmadığı, erguvan renkli o erken sabah saatlerinde şehir yeni yeni uyanıyordu.
Barış Yıldızoğlu için günün ilk saatleri, Holding’deki o yoğun finansal operasyonlardan ve sokaktaki çatışmalardan uzaklaştığı tek alandı. Her sabah tam 06.00’da, Seyhan Barajı’na bakan özel bir spor kompleksinin antrenman salonunda olurdu. Ne korumaları içeri alırdı ne de telefonunu yanında taşırdı; burası onun zihnini resetlediği, o soğuk stratejilerini fısıltısız bir sessizlikte bilediği kişisel kalesiydi.
Salonda sadece ağır döküm plakaların tok sesleri ve Barış’ın ritmik nefes alışverişleri yankılanıyordu. Gri spor t-shirt’ü terden sırılsıklam olmuş, boks torbasına attığı her sert kombinede pazularındaki ve sırtındaki kaslar jilet gibi ortaya çıkıyordu. Barış sadece masada kalem tutan bir akıl değildi; gerektiğinde göğüs göğüse dövüşecek kadar da yapılı ve antrenmanlıydı.
Tam torbaya son bir sert kroşe atıp durduğu sırada, salondaki aynadan kapının yavaşça açıldığını fark etti.
Gelen biri sporcuya benzemiyordu. Elinde küçük bir ses kayıt cihazı, omzunda deri çantası ve yüzünde o inatçı tebessümle Gizem içeri adım attı. Üzerinde kot pantolonu ve keten gömleğiyle, bu ağır demir ve ter kokan mekâna oldukça tezat duruyordu.
Barış, elindeki bandajları çözmeye başlamadan önce aynadan Gizem’e baktı. Yüzünde en ufak bir şaşırma ya da panik belirtisi yoktu. Sadece o pürüzsüz, mesafe koyan soğukkanlılığı vardı.
"Özel mülk gazeteci kız," dedi Barış, sesi spor salonunun geniş tavanında yankılanarak. "Hırsız gibi gizlice içeri sızmak senin tarzın mı, yoksa Veli mi sana kapıyı açık bırakmayı öğretti?"
Gizem geri adım atmadı. Çantasının askısını düzelterek Barış’a doğru birkaç adım yaklaştı.
"Veli’nin bu haberden haberi yok Barış Bey," dedi Gizem, net bir sesle. "Ayrıca kapı kilitli değildi. Ben de Yıldızoğlu Holding’in beyin takımıyla, o kusursuz finansal stratejist Barış Yıldızoğlu ile bir röportaj yapmak için doğru zamanı bekledim. Holding’e gelsem sekreteriniz beni kapıdan döndürecekti."
Barış, ellerindeki bandajları yavaşça bileklerinden sökerken hafifçe gülümsedi. Bu tebessümde sıcaklık yoktu; rakibini tartar gibi bakan analitik bir zekâ vardı.
"Merve işini iyi yapar," dedi Barış, Merve’nin adını anarken sesindeki o hafif korumacı tonu gizlemeden. "Eğer seni içeri almadıysa, röportaj vermeyeceğimi bildiğindendir."
"Ama şu an Holding’de değiliz," diye karşılık verdi Gizem, ses kayıt cihazını cebinden çıkararak. "Şu an gardınızın en düşük olduğu yerdesiniz. Takım elbiseniz, korumalarınız ya da cam odanız yok. Sadece siz ve sorularım var."
Barış havluyu boynuna attı, kenardaki matarasından bir yudum su içip Gizem’in tam karşısında durdu. Aralarındaki mesafe kısaldıkça, Gizem karşısındaki adamın sadece bir finansçı değil, ne kadar tehlikeli ve iri bir tehdit olduğunu bir kez daha hissetti.
"Gardımın düştüğünü sanmak senin ilk hatan olur gazeteci," dedi Barış, gözlerini Gizem’in gözlerine dikerek. "Ben ne zaman nereye bakacağımı ve karşımdakinin ne istediğini çok iyi bilirim. Sen Veli’nin haberi olmadan buradasın çünkü Karadağlar’ın batan hisselerinin nereye aktarıldığını ve Yıldızoğlu’nun bu şehri finansal olarak nasıl avucunun içine aldığını yazmak istiyorsun."
Gizem bir an duraksadı. Barış’ın kendisini bu kadar çabuk çözmesi karşısında içindeki gazeteci refleksi harlanmıştı.
"Yanılıyorsunuz," dedi Gizem, ses kayıt cihazının düğmesine basarak. "Ben Yıldızoğlu’nun paranı nasıl yönettiğini değil; o parayla bu şehrin kaderini nasıl yönettiğini sormaya geldim. Bize birkaç dakika ayıracak kadar cesaretiniz var mı, yoksa antrenmanınıza devam mı edeceksiniz?"
Barış tek kaşını kaldırdı. Gizem’in bu gözü pekliği ve Veli’yi peşine takmadan tek başına ayağına kadar gelmesi, stratejik zekâsının hoşuna gitmişti.
"Beş dakikan var gazeteci," dedi Barış, arkasındaki dinlenme bankına doğru adımlayarak. "Ama tek bir yanlış soru sorarsan, o cihazdaki kaydı siler, seni de bu salondan Veli dahi çıkaramaz."
Gizem’in ses kayıt cihazı çalışıyor, Barış ise bankta soğukkanlılıkla kızın sorularına kısa ve keskin yanıtlar veriyordu. Tam Barış, Mersin Limanı'ndaki fon akışıyla ilgili cümlelerini bitirmek üzereydi ki salonun ağır çelik kapısı gürültüyle açıldı.
İçeri giren devasa karartı Salih Yıldızoğlu’ydu.
Üzerinde siyah bir atlet, altında spor altlığıyla içeri adım atan Salih’in omuzlarındaki ve kollarındaki dövmeler barut kokan bir geçmişi fısıldıyordu. Elinde sarılı döküm boks bandajları vardı; gözleri doğrudan salondaki yabancıya kilitlendi. Salih’in içeri girmesiyle birlikte salonun havası bir anda ağırlaştı, o sakin atmosfer yerini katıksız bir tehdide bıraktı.
Salih, Gizem’i ve elindeki ses kayıt cihazını gördüğünde adımlarını yavaşlattı. Yüzündeki o nasırlı, sert çizgiler daha da derinleşti. Bakışları önce kardeşi Barış’a, sonra Gizem’in üzerindeki ajans kartına kaydı.
"Bu ne lan?" dedi Salih, sesi bir kayanın yerinden sökülmesi gibi hırıltılı ve tekinsizdi. "Barış, senin kuledeki gazeteciler buraya kadar sızmaya mı başladı?"
Gizem, Salih’in cüssesi ve etrafa yaydığı o saf tehlike karşısında yutkundu. Veli eğlenceli ve hovardaydı, Barış ise resmi ve jilet gibi bir mesafeye sahipti; ama Salih... Salih tamamen kontrolsüz bir güç, her an patlamaya hazır bir bombaydı.
Yine de Gizem geri adım atmadı. Çenesini dikleştirip ses kayıt cihazını Salih’e doğru yöneltti.
"Sızmadım Salih Bey," dedi Gizem, sesinin titrememesine özen göstererek. "Yıldızoğlu ailesinin sahadaki gücüyle, yani sizinle de bir iki kelam etmek istiyordum. Sokaktaki adalet anlayışınız ve—"
Salih, Gizem’in cümlesini bitirmesine izin vermedi. İki devasa adımla kızın tam önünde bitti. Aralarında santimler kaldığında Gizem, Salih’in üzerindeki o ağır ter ve barut kokusunu buram buram hissetti. Salih öne doğru eğildi, kızın elindeki ses kayıt cihazına öyle bir baktı ki, plastik alet adeta elinde eriyecekmiş gibi durdu.
"Sokak, adalet, ben..." dedi Salih, tane tane ve buz gibi bir tonla. "Senin o dandik teybine sığacak laflar değil gazeteci kız. Kardeşlerim sana yüz vermiş, Barış masasında ağırlamış, Veli peşinde dolanmış olabilir. Ama benim dünyamda laf kalabalığına yer yok."
Salih elini kaldırdı. Gizem bir an kendisine vuracağını sanıp irkildi ama Salih sadece kızın tuttuğu cihazın kırmızı kayıt tuşuna sertçe bastı. Kayıt durdu.
"Kapat o zıkkımı," dedi Salih, kızın gözlerinin içine ölümcül bir ciddiyetle bakarak. "Bir daha benim olduğum yere haberci sıfatıyla girmeye kalkarsan, o makineyi de o haber kartını da eline verir, seni bu şehirden yürüyerek gönderirim. Veli’ye olan adı her neyse seni buraya kadar korudu, sınırını bil."
Barış oturduğu yerden istifini bozmadan Salih’e baktı. "Tamam Salih. Kız işini yapıyor, abartma."
"İşini dışarıda yapsın Barış," dedi Salih, arkasını dönüp boks torbasına doğru yürürken. "Bizim kanımız da, kavgamız da gazetelere manşet olacak malzeme değil. Veli’ye söyle, şu kızı ayağının altından çeksin. Yoksa bir dahakine ben çekerim."
Salih, devasa yumruğunu boks torbasına öyle bir indirdi ki, zincirlerin sesi salonda bir çığlık gibi yankılandı. Torba adeta ikiye katlandı.
Gizem, Salih’in bu tavizi olmayan, kaba ve tehditkâr tavrı karşısında öfkeyle doldu ama akıllıca davranıp cihazını çantasına attı. Salih Yıldızoğlu ile masaya oturulmayacağını, onun dilinin sadece güç ve şiddet olduğunu anlamıştı.
"Teşekkürler Barış Bey," dedi Gizem, Barış’a kısa bir baş selamı vererek. Ardından arkasını döndü ve Salih’in sırtına son bir öfkeli bakış fırlatarak spor salonundan hızla çıktı.
Salih torbayı dövmeye devam ederken Barış ayağa kalktı, havlusunu omzuna attı.
"Kızı fazla korkuttun Salih," dedi Barış sakince.
Salih torbayı tuttu, nefes nefese kardeşine döndü. "Korksun Barış. Korksun ki bizim yanımızda durmanın oyun olmadığını anlasın. Sami Karadağ dışarıdayken, kimseye şirinlik yapacak vaktim yok."
Spor salonundan çıkan Gizem’in öfkesi de, kalbinin kırıklığı da yüzünden okunuyordu. Salih’in o ezici, kaba tavrı ve kendisini aşağılayan sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Bütün bu ağırlığın ortasında, sığınabileceği ve derdini anlatabileceği tek bir isim vardı: Veli.
Hemen kaldırıma çekilip çantasından telefonunu çıkardı. Parmakları ekranda hızla gezinirken Veli’ye bir mesaj yazdı:
Gizem: "Veli, acil görüşmemiz lazım. Sana anlatmam gereken çok önemli bir konu var. Müsait olduğun ilk yerde buluşalım."
Mesajı gönderdikten sonra telefonunu elinde sımsıkı tutarak beklemeye başladı. Çok geçmeden ekran ışığı yandı. Ancak gelen cevap, Gizem’in beklediği o korumacı ve ilgili tonda değildi.
Veli: "Gizem bugün hiç vakit yok. Sami Karadağ mevzusu yüzünden abimlerle Holding’deyiz, acil toplantı var. Başımı kaldıracak halim yok, sonra konuşuruz."
Gizem, telefonun ekranına bakakaldı. Salih’in kaba tehditlerinin ardından Veli’nin de kendisini tek bir cümleyle başından savması, genç kadının içinde bir şeyleri koparmıştı. Veli için bu kadar kolay gözden çıkarılabilir olmak, "sora konuşuruz" diyerek kenara atılmak ağrına gitmişti.
Sakin kalmaya çalışarak son bir mesaj daha yazdı:
Gizem: "Sadece beş dakika dedim Veli. Benim için önemli olmasa aramazdım. Ama anladım, sizin o büyük aile işlerinizin yanında benim bir hükmüm yokmuş. Kolay gelsin."
Veli’den bu mesaja bir cevap gelmedi; sadece ekranda "Görüldü" işareti belirdi.
Gizem telefonunu hırsla çantasına fırlattı. Gözleri dolmuştu ama kendini çabuk topladı. Yıldızoğulları’nın dünyasında kendisinin sadece bir "gazeteci kız", harcanabilir bir detay olduğunu bir kez daha anlamıştı. Veli’ye duyduğu o ince güven yerini soğuk bir mesafeye bırakırken, adımlarını ajansa doğru attı.
Aynı dakikalarda Yıldızoğlu Holding’in üst katındaki toplantı odasında gergin bir hava hâkimdi.
Veli, masanın kenarında oturmuş, elindeki telefona bakıyordu. Gizem’in son mesajı ekranda duruyordu ama abisi Salih ve Barış’ın ortasında duran Adana haritası ve Sami Karadağ’ın firar raporları yüzünden kafasını toparlayamıyordu.
Salih, masadaki dosyayı kapatıp Veli’ye baktı. "Neye bakıyorsun sen sabahtan beri o telefona?"
Veli telefonu cebine atıp yüzünü sertleştirdi. "Hiç abi. İş güç..."
Barış, elindeki kalemi masaya bırakıp iki kardeşine döndü. "Gizem sabah sporda yanımdaydı. Röportaj yapmak istedi. Salih de biraz sert çıktı."
Veli aniden başını kaldırdı. Gözleri Salih’e kaydı. "Ne dedin kıza abi?"
Salih hiç geri adım atmadı, soğukkanlılıkla kardeşinin gözlerinin içine baktı. "Olanı söyledim Veli. Yanımızda dolaşmasının tehlikeli olduğunu, bu işlerin haber malzemesi olmadığını söyledim. Kızı kollayacaksan sokağında kolla, bizim hayatımızın ortasına sokma."
Veli derin bir nefes verdi. Gizem’in attığı mesajın ve o kırgınlığın sebebini şimdi anlamıştı. Ailesiyle Gizem’in arasına çekilen o aşılması imkânsız duvar, ilk kez Veli’nin de canını yakmaya başlamıştı.