Konağın devasa meşe kapısı, sanki bir hapishanenin demir parmaklıklarıymış gibi gıcırdayarak açıldı. Mirza önde, Efsun arkada... Ama bu bir düğün alayı değildi. Davul zurna çalmıyor, başlarından aşağı paralar saçılmıyordu. Havada sadece barutun tortusu ve bitmek bilmeyen bir yasın ağırlığı vardı.
Efsun, arabadan inerken üzerindeki tozlu kot pantolonu ve beyaz, basit tişörtünü umursamadı. Saçlarını tepesinde gelişigüzel bir topuz yapmıştı. Kolunda ağır bir mühendis çantası, elinde ise tek bir valiz vardı. Konağın avlusunda toplanan kadınlar, sanki uzaydan gelmiş bir varlığa bakarmış gibi onu süzüyorlardı.
“Bu mu?” dedi biri fısıltıyla. “Katilin kızı bu mu?”
Efsun durmadı. Bakışlarını yerden kaldırmadı ama omuzlarını da düşürmedi. Mirza, avlunun ortasında durup arkasına baktı. Efsun’un o şehirli, o asi duruşu bu taş duvarların arasında ne kadar da yabancıydı. Mirza bir an duraksadı; ona yardım etmek, valizini almak istedi ama hemen yanındaki annesinin, Havin Ana’nın buz gibi bakışlarını hissedince elini geri çekti.
Havin Ana, avlunun en üst basamağında, elinde kehribar tespihiyle bir heykel gibi duruyordu. Başındaki beyaz tülbent, otoritesinin sancağı gibiydi. Gözleri Efsun’un kot pantolonuna, ardından da o kararlı yüzüne odaklandı.
“Dur orada,” dedi Havin Ana. Sesi avlunun her köşesinde yankılandı. “Eşiği geçmeden önce kim olduğunu, niye geldiğini unutma.”
Efsun basamakları tırmandı, Havin Ana ile aynı hizaya gelene kadar durmadı. Aralarında sadece birkaç santim vardı. “Adım Efsun,” dedi, sesi titremesine rağmen dikti. “Buraya bir ‘gelin’ olarak değil, iki ailenin birbirini daha fazla öldürmemesi için bir ‘mühür’ olarak geldim. Kim olduğumu da, neden burada olduğumu da çok iyi biliyorum.”
Havin Ana, tespihini sertçe çekti. “Sen bu eve babanın döktüğü kanın diyeti olarak girdin. Üstündeki o kıyafetler, o bakışlar... Bunlar burada sökmez. Burası Mirza’nın konağı, benim evim. Burada sadece itaat edenlerin yeri vardır.”
“Benim kitabımda itaat yazmaz Hanım Ana,” dedi Efsun. “Ama adalet yazar. Eğer Serhat o hastaneden sağ çıkarsa ve Züleyha benim evimde huzur bulursa, ben de burada üzerime düşeni yaparım. Ama fazlasını beklemeyin.”
Mirza, aradaki gerilimi kesmek için öne atıldı. “Yeter,” dedi annesine bakarak. “Yorgun. Odan hazırlansın.”
Havin Ana yan yan güldü. “Oda mı? Üst katın odaları doludur Mirza. Misafirimiz en alt katta, ambarın yanındaki boş odada kalacak. Madem toprakçıdır kendisi, toprağa yakın olsun.”
Mirza itiraz edecek oldu ama Efsun elini kaldırdı. “Sorun değil. Işık alsın yeter, raporlarımı okumam lazım.”
Valizini alıp alt kata yöneldiğinde, kalabalığın arasından ufak tefek, gözleri hüzünle parlayan bir kız sıyrıldı. Dilan. Henüz 19’undaydı ama bakışlarında elli yaşın yorgunluğu vardı. Sessizce Efsun’un yanına yaklaştı ve valizin sapından tuttu.
“Ben yardım edeyim,” dedi fısıltıyla.
Efsun durdu, kıza baktı. Dilan’ın bakışlarında diğerleri gibi nefret yoktu; sadece büyük bir merak ve gizli bir hayranlık vardı. Efsun gülümsedi, ilk kez içten bir gülümsemeyle. “Sağ ol. Adın ne senin?”
“Dilan,” dedi kız, sesi bir kuş kanadı kadar ürkekti. “Mirza abimin en küçüğüyüm.”
Gece yarısı olduğunda konak derin bir sessizliğe gömüldü. Efsun, o rutubetli ama temizlenmiş odada, ahşap masanın üzerine yaydığı toprak analiz raporlarına gömülmüştü. Elinde bir kalem, tarlanın pH değerlerini ve mineral eksikliklerini not alıyordu. Dışarıdaki cırcır böceklerinin sesi, içerideki ağır sessizliği bölüyordu.
Kapı aniden vurulmadan açıldı. Gelen Mirza’ydı.
Üstündeki siyah gömleği çıkarmış, beyaz tişörtüyle kalmıştı. Elinde rulo yapılmış büyük paftalar vardı. Masanın diğer ucuna, Efsun’un raporlarının tam üzerine kendi planlarını serdi.
“Oraya beton dökemezsin Mirza,” dedi Efsun, başını kaldırmadan. “O toprak hala canlı. Babalarımızın kanıyla beslendi belki ama hala içinde hayat var.”
Mirza, paftadaki lojistik merkezi çizimini işaret etti. “Bu toprak artık hayat vermiyor Efsun. Sadece bela veriyor. Oraya bu merkezi kurduğumda, o tarla bir ‘yer’ olmaktan çıkacak, bir ‘iş’ olacak. İnsanlar geçmişi unutacak. Beton, en iyi mezar taşıdır.”
Efsun ayağa kalktı. Aralarındaki masanın üzerinde hem tarlanın tohumları hem de Mirza’nın gri binaları vardı. “Beton sadece gizler Mirza, yok etmez. Sen o binaları kursan da o temellerin altında babanın kemikleri sızlayacak. Ben o tarlayı ekeceğim. Mühendislik diplomamı bu topraklar için aldım ben.”
Mirza ona doğru bir adım attı. Yakınlığı, Efsun’un nefesini kesti. Çocukluklarındaki o masum koku; sabun ve rüzgar kokusu hala oradaydı ama şimdi üzerine barutun gölgesi düşmüştü.
“Berdelsin sen Efsun,” dedi Mirza, sesi çok derinden geliyordu. “Karım mısın, düşmanım mısın bilmiyorum. Ama o tarlaya tek bir tohum ekmene izin vermeyeceğim. Orayı mühürledim. Akan kanımın bedeli orası.”
Efsun geri adım atmadı. Elindeki kalemi Mirza’nın çizdiği binanın tam ortasına, sanki bir mızrak saplar gibi bıraktı. “O zaman savaş başlasın Mirza Ağa. Sen beton dökeceksin, ben o betonun çatlağından bir çiçek çıkaracağım. Bakalım hangimiz daha inatçıyız. Sadece kanı dökülen sen değilsin Mirza, babamı gömdüm ben oraya. Yaşatmak için elimden geleni ardıma koymayacağım, bilesin ”
Mirza, kadının gözlerindeki o sönmeyen ateşe baktı. İçindeki bir yan, o ateşe dokunmak, onu söndürmek ya da içinde yanmak istiyordu. Ama sadece paftalarını topladı. Kapıya gittiğinde durdu.
“Yarın sabah Züleyha gidiyor,” dedi sesi kısılmıştı. “Serhat’ın yanına. Eğer ona bir zarar gelirse, eğer senin ailen benim kardeşimi ağlatırsa... O tarlayı sadece betonla değil, senin o hayallerinle de gömerim.”
Efsun, Mirza çıktıktan sonra masasına çöktü. Dışarıdaki rüzgar, kapı aralığından içeri sızıyordu. O konağa kot pantolonla girmişti, mühendis çantasıyla savaş açmıştı ama kalbindeki o ince sızının, Mirza’nın gözlerindeki o yorgunluğun ilacı neydi, bilmiyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla Efsun uyandığında, kapısının önünde bir tepsi buldu. Üzerinde bir fincan kaçak çay, taze bir parça otlu peynir ve küçük bir kağıt parçası vardı.
Kağıtta Dilan’ın eğri büğrü yazısıyla tek bir cümle yazılıydı: “Kitaplarındaki o çiçeklerin kokusunu buralara da getir Efsun Abla. Biz çok susadık o kokuya.”
Efsun, çayından bir yudum alırken pencereden o mühürlü tarlaya baktı. Mirza’nın iş makineleri uzaktan birer canavar gibi görünüyordu. Ama Efsun’un çantasında, İstanbul’dan getirdiği ve o toprağa en çok yakışacak olan tohumlar vardı. Tohumların onunla bu kanlı toprağa ekilmek için geldiğini şimdi daha iyi anlıyordu.
Savaş daha yeni başlıyordu.