Mardin’in sabahı, bu kez dozer sesleriyle değil, içimdeki o sessiz ama kararlı fırtınayla başladı. Mirza’nın dün geceki o yenilmiş, “Al, ne yaparsan yap,” diyen sesi hala kulaklarımdaydı. O beton yığınına olan inancı sarsılmış mıydı, yoksa beni bu toprağın altında kalmaya mı terk ediyordu, bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Dedem ile yaptığımız o gizli anlaşma, bugün bu tarlanın kaderini mühürleyecekti.
Hızla üzerimi giyindim. Kot pantolonumun üzerine geçirdiğim beyaz gömleğin kollarını hırsla katlarken, parmak uçlarımın sızladığını hissettim. Tırnaklarımın arasındaki o ince kızıl toprak hattı, dün geceden beri orada bir yemin gibi duruyordu. Dedem, “Sen tohumu getir Efsun, gerisini ben halledeceğim. İşçilerin maaşı da güvenliği de bende,” demişti. O, bu toprakların sessiz koruyucusuydu ve Mirza’nın aksine, toprağın betonla nefesinin kesilmesine asla razı değildi.
Avludan bir gölge gibi süzülüp tarlaya vardığımda, gördüğüm manzara karşısında duraksadım. Dedem sözünü tutmuştu. On beşten fazla kadın, başlarında oyalı tülbentleri, ellerinde çapalarıyla sınırda bekliyorlardı. Köyün evlerine gidip tek tek konuştuğum o kadınlar, şimdi dedemin sağladığı güvenceyle buradaydı.
“Ben Efsun,” dedim, sesimi hepsine duyurarak. “Bugün buraya sadece çalışmaya gelmediniz. Bugün bu mühürlü toprağa, Mirza Ağa’nın o soğuk betonlarına karşı yaşam ekmeye geldiniz. Maaşlarınızı ve güvenliğinizi Hüseyin Ağa’nın teminat altına aldı. Ama emeğiniz... Emeğiniz bu toprağın tapusu olacak.”
Kadınlar birbirine baktı, ardından içlerinden biri öne çıkıp toprağa ilk çapayı vurdu. O an, havada süzülen toz zerreleri bile canlandı sanki. Akşama kadar tarlada onlarla beraber çalıştım. Drenaj kanallarını ellerimizle kontrol ettik, numuneler aldık. Sırtım ağrıyor, tırnaklarımın arasına o kızıl toprak tekrar doluyordu ama bu sefer o sızı bana güç veriyordu. Mirza, uzaktan siyah cipinin içinden bizi izliyordu; yıkık, sessiz ve her şeyi akışına bırakmış gibi...
Güneş Mardin’in ufkunda kan kırmızı bir iz bırakarak kaybolurken, yorgunluktan bitap düşmüş halde konağa döndüm. Ama avluya adım attığım an, havanın barut gibi ağırlaştığını fark ettim. Konak sanki canlı bir organizma gibi acıyla inliyordu.
Züleyha... Onu göndermişlerdi. Berdelin o sessiz kurbanı, benim kardeşime, o karanlık eve gelin gitmişti. Kardeşimin Serhat’ı vurmasıyla başlayan bu lanet, şimdi bir başka genç kızın hayatını sürgüne çevirmişti.
Avlunun ortasında Mirza’yı gördüm. Bir sütuna yaslanmış, elinde Züleyha’nın giderken düşürdüğü o beyaz tülbentle öylece duruyordu. Bakışları boşluktaydı. O sarsılmaz, o “beton” Mirza gitmiş; yerine kolu kanadı kırılmış, her şeyi elinden alınmış bir adam gelmişti. Kardeşinin gidişi, onun tüm zırhını delip geçmişti.
Beni fark ettiğinde bile tepki vermedi. Bakışları üzerimdeki toza, çamurlu postallarıma ve tırnaklarımın arasındaki o kızıl toprağa kaydı. O sırada Havin Ana, merdivenlerin başında belirdi. Gözleri kan çanağına dönmüştü, öfkesi dindirilmesi imkansız bir yangın gibiydi. Yanında Cemal, yüzünde o iğrenç zafer gülümsemesiyle fısıldıyordu: “Görüyorsun hala tarlada, Ateş’le mi sözleşti nedir...”
“Nereden geliyorsun sen?” dedi Havin Ana. Sesi, bir mezar sessizliğini bıçak gibi kesti. “Hangi cehennemden geliyorsun bu saatte?”
“Tarladan geliyorum,” dedim, sesimdeki yorgunluğa rağmen dik durarak. “O mühürlü tarlaya yaşam vermeye gittim. Dedemin ayarladığı işçilerle toprağı canlandırmaya başladık.”
Havin Ana merdivenlerden bir cellat gibi inmeye başladı. Her basamakta öfkesi daha da büyüyordu. “Tarla mı? Sen hangi hakla, kimin izniyle o uğursuz ayaklarını o toprağa basarsın? Kızım senin yüzünden gitti! Züleyha’m o karanlık evde şimdi gözyaşı döküyor, hepsi senin o lanetli soyun yüzünden!”
“Ben sadece üzerime düşeni yapıyorum Havin Ana. Toprak yaşarsa, bu kan davası da biter.”
“Sus!” diye bağırdı Havin Ana. “O tarlayı Dokunma hakkını sana kim verdi? Sen kimsin? Sen bu konakta bir hiçsin!”
Cevap vermeme fırsat kalmadan, Havin Ana tüm hıncıyla, Züleyha’nın gidişinin faturasını bana kesmek istercesine elini kaldırdı.
Tokat öyle sert, öyle nefret doluydu ki başım yana savruldu. Dengemi kaybedip dizlerimin üzerine, o sert taş zemine düştüm. Yanağım bir anda alev aldı, kulaklarımda uğultulu bir sessizlik başladı. Hayatımda hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemiştim.
“Sana burayı cehennem edeceğim!” diye kükredi Havin Ana üzerime eğilerek. “Senin o tırnaklarındaki toprağı, o hayallerini tek tek söküp atacağım! Defol gözümün önünden, uğursuz! Kepaze! ”
Yerdeyken, başımı ağır ağır kaldırıp Mirza’ya baktım. Mirza, sadece birkaç adım ötemde duruyordu. Kardeşinin acısıyla felç olmuş gibiydi. Havin Ana’nın o korkunç otoritesine karşı bir santim bile kımıldayamadı. Müdahale etmeye yeltenmedi bile. Sadece baktı; yıkık, tükenmiş ve çaresiz...
Dizlerimin üzerinde, yanağımdaki o yakıcı acıyla öylece kaldım ve gözlerimi Mirza’nın o ölü bakışlarından ayırmadım. O tokat sadece yüzüme değil, bu konaktaki son umut kırıntısına da atılmıştı.