Doğu’nun güneşi yine tenimi değil de ruhumu kavurmak için doğmuştu o sabah. Gözlerimi açtığımda tavanın o yüksek, taş dokusu üzerime çökecekmiş gibi hissettim. Burası artık benim hapishanemdi; adına “berdel” dedikleri, iki ailenin günahlarını benim bedenim ve geleceğimle ödediği o kadim pranga.
Yataktan kalkıp aynaya baktığımda yabancı bir kadın gördüm. Saçları darmadağın, gözlerinde on yılın yorgunluğu ve nefretin parıltısı olan bir kadın. “Sen Efsun’sun,” dedim kendi yansımama. “Mühendissin. Toprağın dilini biliyorsun, bu taş kalpli adamın değil.”
Aşağıdan gelen o uğultulu motor sesi, Mirza’nın şantiyeye dönüştürdüğü hayatımın alarmıydı. Hızla üzerimi giyindim. Kot pantolonumun üzerine geçirdiğim beyaz gömleğin kollarını hırsla katlarken duraksadım ve ellerime baktım. Tırnaklarımın arasına dolmuş o kızıl toprak kalıntıları, dün gecenin dilsiz şahidi gibiydi.
Dün gece... Konağın o boğucu sessizliğinden kaçıp kendimi “Mühürlü Tarla”ya attığımda, ay ışığı toprağı gri bir kefen gibi örtmüştü. Dizlerimin üzerine çöküp babamın kanının karıştığı o toprağı tırnaklarımla eşelerken hissettiğim o soğuk dehşet hala parmak uçlarımdaydı. Toprak nemliydi, sanki ağlıyordu. Tırnaklarımın altına giren her bir zerre, Mirza’nın dökmeye yemin ettiği o soğuk betona karşı verilmiş sessiz bir sözdü.
Lavaboya gidip ellerimi yıkamaya çalıştım. Sabun köpükleri kızıl bir çamura dönüşüp lavabodan akarken, parmak uçlarımın sızladığını fark ettim. Toprak gitmek istemiyordu; sanki tenime işlemeye, beni bu coğrafyanın kaderine tamamen mühürlemeye kararlıydı. Tırnak diplerimde kalan o incecik kızıl çizgiyi temizleyemedim. O çizgi, benim bu konaktaki tek dürüst yanımdı; Mirza’ya, Havin Ana’ya ve tüm bu töreye karşı sakladığım gizli yeminimdi.
Aynadaki yansımama baktım. Gözlerimdeki o vahşi kararlılık, parmak uçlarımdaki sızıyla birleşmişti. Mirza her şeyi betonla kapatabileceğini sanıyordu ama o betonu çatlatacak olan güç, işte bu tırnaklarımın arasına sakladığım sadakatti.
Avluda Mirza’yı gördüm. Siyah gömleği, güneşin altında parlayan simsiyah saçları ve o emir yağdıran duruşuyla tam bir tiran gibiydi. Paftaları rulo yapmış, sanki bir savaşa hazırlanıyormuş gibi kamyonların arasında geziniyordu.
“O iş makineleri bugün o tarlaya girmeyecek Mirza!” diye bağırdım merdivenlerden inerken. Sesim avlunun taş duvarlarında yankılandı.
Mirza bana dönmedi bile. Sadece durdu, sırtı bana dönükken omuzlarının gerildiğini gördüm. “Bugün misafirlerin günü Efsun,” dedi, sesi o kadar ruhsuzdu ki bir an onun gerçekten taştan yapıldığını sandım. “Yengeler, kuzenler... Mardin’in tüm kurtları gelini görmeye geliyor. Yerini bil, o çizmeleri çıkar ve bir ‘hanımağa’ gibi davran.” Sesindeki alay, bedenimdeki tüm tüyleri şaha kaldırmış, içimdeki başkaldırıya bir odun daha atmıştı.
Yanına vardığımda kolundan tutup onu kendime çevirdim. Dokunduğum an, kolundaki o sert kasların altındaki sıcaklık avucuma yayıldı. Elektrik çarpmış gibi oldum ama elimi çekmedim. “Ben senin ‘hanımağan’ değilim Mirza. Berdelin amacı kanı durdurmaktı, evinde evcilik oynamaya gelmedim ben. Bu tarlaya yaşam bahşedeceğim daha fazla ölüm getiremeyecek! O makineler toprağın yapısını bozuyor, anlamıyor musun? Beton döktüğün her santimetre, babalarımızın kanını daha derinlere gömüyor!”
Mirza birden bileğimi kavradı. Beni kendine öyle bir çekti ki, burnumun ucunda onun o karışık kokusunu duydum; sert bir tütün, pahalı bir parfüm ve Mezopotamya’nın tozu. Gözleri, kehribar rengi bir yangın gibiydi. “Babalarımızın kanı zaten yerin yedi kat dibinde Efsun. Ben o kanın üzerine sağlam bir temel çıkmaya çalışıyorum ki, senin gibi ‘idealist’ küçük kızlar o kanın içinde boğulmasın.”
“Bırak bileğimi!” diye tısladım.
“Yerini bil,” diye tekrarladı, sesini alçaltarak. Gözlerindeki girdabın sonu yoktu ve o girdaptan beni içine çekmek isteyen eller uzanıyordu. “Yoksa o tarlayı sana tamamen yasaklarım.”
Konak kapıları birbiri ardına açıldı. Şenlikli ama sahte bir kalabalık avluya doluştu. Mirza’nın büyük yengesi Gülistan, altınlarının şıkırtısıyla bir yılan gibi süzülerek yanımıza geldi. Gözleri beni tepeden tırnağa süzdü, dudaklarında o aşağılayıcı, “şehirliyi küçümseyen” gülümseme vardı.
“Vay, demek Mirza ağamızın diyet gelini bu,” dedi, sesi avluda çınladı. “Erkek gibi giyinmiş, tarlada mı buldunuz bunu Mirza? Hanım dediğin ipek giyer, altın takar; bu sanki savaştan çıkmış.” O kadar tiz bir kahkaha attı ki avlunun taşlarına tünemiş serçeler korkuyla havalanıp uçuştu. Gülmekle gülmemek arası bir noktadaydım. İstifimi bozmadım ve dümdüz bakışlarımı ona yönelttim.
Mirza’nın bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Beni savunmasını beklemiyordum, nitekim savunmadı da. Sadece, “Efsun mühendistir yenge, işi budur,” dedi soğukça.
Gülistan’ın elini öpmemi beklediler. Öpmedim. Doğrudan gözlerinin içine baktım. “Kıyafetimle değil, yaptığım işle ilgilenirseniz daha iyi anlaşırız Gülistan Hanım. Buyurun, kahvaltıya geçelim, benim vaktim değerli.”
Kahvaltı masası bir savaş alanı gibiydi. Masanın bir ucunda Havin Ana, diğer ucunda Mirza. Ve aralarında, her lokmayı zehre dönüştüren o yengeler, kuzenler... Dilan yanıma oturdu, elimi masanın altından hafifçe sıktı. “Korkma abla,” diye fısıldadı. Ona gülümsedim ama içim kan ağlıyordu.
“Eee Efsun,” dedi küçük yenge, “İstanbul’larda okumuşsun ama kaderin gelip bu toprağa bağlamış seni. Ne hissediyorsun? Katilin oğluyla aynı sofrada oturmak zor olmuyor mu?”
Masa buz kesti. Mirza’nın çatalını tabağına bırakış sesi bir silah sesi gibi patladı odada. Ben ise sakince çayımdan bir yudum aldım. “Katilin oğluyla oturmak değil de,” dedim Mirza’ya bakarak, “Gerçeğin peşinde koşmayanlarla oturmak daha zor.”
Mirza ile gözlerimiz masanın ortasında çarpıştı. O an etrafımızdaki herkes silindi. Sadece o ve ben kaldık. Mirza’nın gözlerinde bir anlık, çok kısa bir takdir parıltısı gördüm; benim bu kurtlar sofrasındaki dik duruşuma duyulan bir saygı mıydı bu? Yoksa daha karanlık bir şey mi?
Kahvaltıdan kaçar gibi çıktım. Mirza peşimden gelmek zorunda kaldı, çünkü anahtarlar ondaydı. Cip tarlaya doğru sarsılarak giderken ikimiz de konuşmadık. Ama arabadaki hava o kadar yoğundu ki, camı açmasam boğulacağımı sandım.
Tarlaya vardığımızda, o mühürlü toprağın üzerinde karşı karşıya geldik.
“Neden beton Mirza?” diye sordum, sesim bu sefer titriyordu. “Neden bu kadar nefret ediyorsun bu topraktan?”
Mirza üzerime yürüdü. Her adımı toprağı eziyordu. “Çünkü bu toprak her şeyi hatırlatıyor Efsun!” diye kükredi birden. Sabrı taşmıştı. “Babanın silahını, benim babamın yere düşüşünü... Ben her gün o sahneyi görmemek için burayı taşla kapatmak istiyorum! Sen ise gelmişsin, o yarayı deşiyorsun!”
“O yara deşilmeden iyileşmez!” diye bağırdım ben de. Elimi göğsüne koydum, kalbinin nasıl delice çarptığını hissettim. “Bak bana Mirza! Ben de o gün her şeyimi kaybettim! Ama ben kaçmıyorum!”
Mirza bileklerimi yakaladı, beni kendine öyle bir çekti ki nefesimiz birbirine karıştı. “Kaçmıyor musun?” diye fısıldadı, sesi bu sefer yakıcı bir şehvetle doluydu. “Sen buraya gelerek en büyük kaçışı yaptın Efsun. Kendi vicdanından kaçıyorsun.”
Gözlerim dudaklarına kaydı. Tanrım, ondan nefret ediyordum ama bu yakınlık... Bu yasak ve karanlık çekim beni mahvediyordu. Mirza’nın elleri belime indi, beni kendine daha da bastırdı. Aramızdaki o şey, Mardin’in sıcağından daha yakıcıydı. Tam o anda, ikimiz de biliyorduk ki eğer biri durmazsa, bu tarla bir günahın daha şahidi olacaktı.
Ama bir silah sesi sessizliği bıçak gibi kesti.
Uzakta, sınır hattında lüks bir araç duruyordu. Aracın önünde, Mirza kadar heybetli ama ondan daha alaycı duran bir adam... Elindeki tüfeği havaya doğru tutmuş, bize bakıyordu.
Mirza beni anında arkasına itti, eli belindeki silaha gitti. “Ateş...” dedi dişlerinin arasından.
O adam, yani Ateş, bize doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. “Mirza Ağa! Yeni gelinle toprak mı bölüşüyorsun yoksa aşk mı tazeliyorsun?” diye bağırdı, sesi ovada yankılandı.
Mirza’nın sırtının gerildiğini, kaslarının titrediğini hissettim. Bu Ateş denilen adam, sadece bir komşu ağa değil, Mirza’nın ruhundaki karanlığın bir başka yansıması gibiydi. İkinci bir fırtınanın habercisiydi.
“Sınırını bil Ateş!” diye kükredi Mirza. “Yoksa bu tarla bugün üçüncü bir cenazeyi kaldırır.”
Ateş durdu, bakışlarını Mirza’nın üzerinden çekip doğrudan bana dikti. O bakışlarda Mirza’nın öfkesi yoktu; daha tehlikeli, daha davetkar ve daha yıkıcı bir şey vardı. “Mühendis Hanım,” dedi alayla selam vererek. “Bu toprağın tadını almadan gitmeyin, Mirza onu taşla öldürmeden önce.”
Ateş’in bu sözleri, ovanın ortasında bir mermi gibi ıslık çalarak geçti. Bakışları sadece yüzümde değil, sanki ruhumun en ücra köşelerinde, Mirza’dan bile sakladığım o isyankar boşluklarda dolaşıyordu. Tehlikeliydi; çünkü beni sadece bir “diyet” olarak değil, bu toprağı canlandırabilecek tek güç olarak gördüğünü hissettiriyordu.
Mirza’nın yanı başımda bir aslan gibi gerildiğini, nefesinin keskinleştiğini duydum. Adeta bir fırtına öncesi sessizliğiydi bu.
Ateş, alaycı bir gülümsemeyle şapkasının kenarına dokunup hafifçe başını eğdi. Ardından ağır adımlarla siyah cipinin kapısını açtı. Motorun kükreyişi, toprağın tozunu havaya savururken Ateş, camı indirdi ve son bir kez Mirza’nın gözlerinin içine bakıp bana göz kırptı. Toz bulutunun içinde kaybolurken, geride bıraktığı sessizlik Ateş’in sözlerinden daha ağır kalmıştı üzerimizde.
Mirza, Ateş’in gidişini bir süre izledi. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, parmak boğumlarının bembeyaz olduğunu görebiliyordum. Bir süre sonra, o devasa öfkesini kontrol altına almaya çalışarak yavaşça bana döndü.
“Onunla...” dedi, sesi o kadar derinden geliyordu ki yer sarsılıyor sandım. “Onunla bir daha sakın göz göze gelme Efsun. O adam, dokunduğu her şeyi yakmadan bırakmaz.”
“Belki de,” dedim cesaretimi toplayarak, “Her şeyi yakması gerekiyordur Mirza. Belki de senin o soğuk betonlarını ancak böyle bir yangın eritir.”
Mirza, bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Elini hızla kaldırıp boynuma, nabzımın en hızlı attığı yere koydu. Başparmağı, tırnaklarımın arasındaki o kızıl toprak izini sildiğim yerin üzerinden geçti. Dokunuşu canımı yakmıyordu ama içimi titretiyordu.
“Beni deneme,” diye fısıldadı kulağıma doğru. “Eğer o yangın buraya sıçrarsa, seni kurtaracak olan ne mühendislik diploman olur ne de o kutsal saydığın tohumların. Sadece ben kalırım. Ve inan bana Efsun, benim karanlığım o Ateş’in yangınından daha derin.”
Beni orada, o mühürlü tarlanın ve homurdayan iş makinelerinin ortasında öylece bırakıp arabasına doğru yürüdü. Rüzgar, parmak uçlarımdaki sızıyı ve tırnak diplerimde kalan o inatçı kızıl çizgiyi bir kez daha hatırlattı. Mirza haklıydı; savaş başlamıştı. Ama bu savaş sadece makinelerle tohumlar arasında değil, Mirza’nın karanlık sahiplenişi ile Ateş’in yakıcı daveti arasındaydı. Ve ben, bu iki dev fırtınanın tam göbeğinde, avucumda sakladığım o tek tohumla hayata tutunmaya çalışıyordum.
Güneş batarken, Mardin’in kızıl gökyüzü altındaki o tarlada artık üç gölge vardı: Mirza’nın betonları, Ateş’in yangını ve benim henüz açmamış çiçeklerim.
Gece konağa döndüğümde odama çekilip haritalarımın üzerine yığıldım. Saatler sonra, odamın kapısı sessizce açıldı. İçeri giren Mirza’ydı. Elinde bir kadeh kehribar rengi içkiyle, karanlığın içinde bir hayalet gibi duruyordu.
Yatağımın kenarına oturdu. Uyuyor numarası yaptım ama kalbimin atışı odayı dolduruyordu. Mirza’nın parmak uçlarını şakağımda hissettim. Saçlarımı o kadar zarif bir hareketle kenara itti ki, bir an onun o sert adam olduğuna inanamadım.
“Neden bu kadar inatçısın?” diye mırıldandı Mirza. Sesi sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. “Neden seni yok etmeme izin vermiyorsun Efsun? Neden her baktığında bana o günü hatırlatıyorsun?”
Gözlerimi açtım. Karanlıkta göz göze geldik. Mirza üzerine eğildi, ellerini yatağın iki yanına dayadı. Beni kendi gölgesine hapsetti. “Çünkü Mirza,” dedim, sesim çatallıydı, “Sen beni yok edersen, senin içinde kalan son insanlık kırıntısı da o betonların altında kalacak.”
Mirza’nın yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, dudakları neredeyse dudaklarıma değiyordu. “Belki de ben çoktan o betonun altında kaldım,” dedi ve aniden boynuma gömdü başını. Kokumu içine çekti, derin bir nefes aldı. O an bir hıçkırık boğazıma düğümlendi. Ondan nefret etmeliydim, onu öldürmeliydim... Ama ellerim istemsizce onun geniş omuzlarına gitti. Bu, hataydı. Çok güzel bir hata.
Mirza aniden, sanki bir ateşe dokunmuş gibi geri çekildi. “Yarın,” dedi sesi tekrar o buz gibi haline dönerek. “Yarın o tarladaki makineleri durduracağım. Ama bunun bir diyeti olacak Efsun. Unutma, bu topraklarda hiçbir şey bedelsiz değildir.”
Kapıyı çarpıp çıktığında, odada kalan tek şey onun kokusu ve benim kesik kesik nefeslerimdi. Berdel sadece kağıt üzerinde değil, artık ruhumun ve tenimin her hücresindeydi. Ve bu savaşın ilk raundu, kalbimin Mirza’ya olan o dehşet verici ihanetiyle başlamıştı.