“MSÜ tatbikatı: acemilik, ukalalık ve ilk bakışta başlayan çatışma.”
MSÜ’nün geniş talim alanında sabahın erken saatlerinde bir hareketlilik vardı. Tatbikat günüydü. Tüm öğrenciler kamuflajlarıyla sıraya dizilmiş, komutanın emirlerini bekliyordu. Havada ciddi bir disiplin vardı.
Çağla için bu ilk tatbikattı. Henüz daha üniformasına alışamamış, adımlarını senkronize etmeye çalışırken fazlasıyla heyecanlıydı. Sıraya girmekte gecikince yanındaki sert ama alaycı ses kulağını deldi:
“Birinci sınıf, burası senin yerin değil. Sen daha sağ kanada geçeceksin.”
Çağla başını çevirdi. Karşısında son sınıflardan biri, omuzları dik, gözlerinde kendini beğenmiş bir ifade olan Kaan vardı. Onu tanımıyordu ama ukalalığı o kadar belliydi ki Çağla’nın sinirini anında bozdu.
“Ben yerimi bulurum, sağ ol.” dedi, kaşlarını çatıp.
Kaan dudaklarının kenarını kıvırıp küçümseyen bir gülümseme takındı.
“Bulduğun pek söylenemez, acemi. Birazdan herkes atış hattına dizildiğinde yine kaybolursan komutan seninle ilgilenir. İstersen şimdiden teşekkür et bana.”
Çağla gözlerini devirdi, dişlerinin arasından söylenerek doğru sıraya geçti:
“Ukala herif…”
Kaan bunu duydu ama sesini çıkarmadı, sadece arkasından bakıp kısık sesle mırıldandı:
“Daha çok göreceğiz birbirimizi, küçük acemi.”
Tatbikat sirenleri çaldığında herkes koşu düzenine geçti. Çağla hem heyecanlı hem sinirliydi; ne kadar gıcık olsa da Kaan’ın gözleri her seferinde onu buluyor gibiydi.
“Koşu hattı hazır! İlk sınıflar önde, son sınıflar geride gözetmen olacak!”
Çağla kalbinin deli gibi çarptığını hissetti. İlk tatbikatıydı ve herkesin gözü üstünde gibi geliyordu. Nefesini toparlamaya çalışırken düdük çaldı, tüm öğrenciler bir anda ileri fırladı.
Ayak sesleri, üniformaların hışırtısı, sert nefesler… Çağla başta tempoyu yakaladı ama alan engebeliydi. Çamurlu bir bölgede ayağı kaydı ve bir anda yere kapaklandı. Dizine ince bir acı saplandı, elleri çamura bulanmıştı.
O an kulağına o tanıdık ukala ses çalındı:
“Daha ilk turda pes mi ettin, acemi?”
Başını kaldırdığında Kaan’ın üzerinde gölgelendiğini gördü. O dik duruşuyla ona bakıyor, gözlerinde alayla parlayan bir kıvılcım vardı.
Çağla sinirle:
“Ben pes etmedim, sadece ayağım kaydı!” dedi, dizini ovuştururken.
Kaan eğilip ona elini uzattı, ama yüzünde o kışkırtıcı gülümseme hiç eksilmedi.
“Tatbikatta ayağın kayarsa düşman seni çoktan esir almış olurdu. Şanslısın ki şimdilik sadece ben varım.”
Çağla kaşlarını çatıp eline bakmadı.
“Yardımını istemiyorum.”
Kaan başını sallayıp alaycı bir kahkaha attı.
“İnatçısın ha. Ama bak, talim subayı sana bakıyor. Burada yerde sürünmeye devam edersen rapora geçersin. Tercih senin.”
Çağla dişlerini sıkarak mecburen elini tuttu. Kaan tek hamlede onu kaldırdı, ama kaldırırken kulağına eğilip fısıldar gibi konuştu:
“Düşme alışkanlığın varsa ben buradayım, merak etme. Hep yakalarım.”
Çağla’nın yüzü öfkeyle kızardı. Dizinde acı, kalbinde sinir… Koşuya yeniden katılırken kendi kendine homurdandı:
“Ukala herif, bir daha eline düşmeyeceğim!”
Ama ne kadar homurdansa da, arada sırada arkasına bakıyor, Kaan’ın hâlâ gülümseyerek onu izlediğini fark ediyordu.
Tatbikatın ikinci kısmında öğrenciler engel parkuruna yönlendirildi. Önlerinde; dikenli tellerin altından sürünme, tahta duvara tırmanma, lastiklerden geçme, ip köprüsünden sarkarak karşıya geçme gibi aşamalar vardı. Komutanın sert sesi yankılandı:
“Parkur süresi üç dakika! Başarısız olan tekrar edecek!”
Çağla’nın içi hopladı. Koşu sırasında düşmüş, zaten dizini incitmişti. Ama gururuna yediremezdi, hele ki az önce yardımını istemeden ettiği Kaan’ın önünde asla başarısız görünmek istemiyordu.
Düdük çaldı. Öğrenciler sırayla parkura daldı. Çağla hızla ilk bölüme, dikenli tellerin altına girdi. Çamur içinde sürünürken kalbi deli gibi çarpıyordu. Tam çıkmak üzereyken sesini yine duydu:
“Başın çok kalktı acemi! Böyle devam et, teli takıp saçlarını yolarsın.”
Çağla hışımla başını eğdi, sinirden yüzü kıpkırmızıydı. İçinden, Allah’ım şu ukalayı susturmanın bir yolunu ver bana… diye geçirdi.
İkinci aşama, tahta duvara tırmanıştı. Çağla hızla tutundu ama parmakları kayıyordu. Dizindeki acı da eklenince neredeyse geri düşecekti. O anda yanına yetişen Kaan, kolunu hafifçe destekledi.
“Düşersen bu sefer seni tutmam. Komutanın önünde rezil olursun.” dedi, sesi alaycı ama bir o kadar da sakindi.
Çağla dişlerini sıktı, kendi gücüyle yukarı çıktı, karşıya atlarken bağırdı:
“Ben senden yardım istemiyorum!”
Kaan omuz silkerek gülümsedi:
“Benden istemiyorsun zaten, sadece seyir zevkini artırıyorsun.”
Üçüncü bölümde lastiklerden geçerken Çağla hızlandı. Artık hırsı dizinin acısını bastırıyordu. Ama ip köprüsüne geldiğinde yüksekliğe bakınca bir an tereddüt etti. Ellerini ipe attığında kalabalık alkışlamaya başlamıştı, çünkü ilk sınıflar için en zor bölümdü.
Tam o sırada Kaan arkasından geldi. İplerin üstünde yan yana geldiklerinde alçak sesle konuştu:
“Bak sen! Korkmuyorsun muhtemelen, sadece vakit kaybetmek için manzaraya bakıyorsun, değil mi?”
Çağla nefesini tuttu, gözlerini devirdi.
“Ukala!” diye fısıldadı ve hızla karşıya geçti.
Parkuru bitirdiğinde nefes nefeseydi ama ayaktaydı. Komutan süreyi açıkladı:
“İlk sınıflar arasında en hızlı bitirenlerden biri: Çağla Çıralı ”
Alanın bir köşesinden Kaan’ın sesi geldi, alaycı bir alkışla:
“Helal olsun acemi. Belki senden asker olur ha!”
Çağla arkasını dönüp bakmadı ama yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi. Kaan’ın ukalalığına gıcık oluyordu ama içinde bir yerlerde onun sözleri yankılanıyordu.
Tatbikat bitmiş, tüm öğrenciler yorgun düşmüştü. Bahçenin köşesindeki geniş çimenlik alana gelen Çağla, kendini yere bıraktı. Gözlerini kapatıp derin nefes aldı. Dizindeki acı sızlıyor, kasları titriyordu ama içinde tatlı bir gurur vardı: Engel parkurunu geçmişti.
Kollarını yana açtı, gökyüzüne baktı. Bulutların arasından süzülen güneş ışığı yüzüne vuruyordu. Bir an için sanki tatbikatın bütün gürültüsü uzaklaşmış, sadece doğanın huzuru kalmıştı.
Tam gözlerini kapatmışken başının yanında gölge belirdi.
“Bahçeyi uyuma yeri sanan bir tek sen varsın galiba.”
Çağla başını kaldırdığında Kaan’ı gördü. Elinde matarası vardı, ayakta dikilmiş, o meşhur ukala gülümsemesiyle ona bakıyordu.
Çağla homurdanarak:
“İstediğim yerde uzanırım. Senin iznine ihtiyacım yok.” dedi.
Kaan yanına çömeldi, gözlerini kısmıştı.
“Tatbikattan sağ çıkınca bahçeye uzanmak hakkın sanırım… Yine de biraz erken. Daha birinci sınıfsın, enerjini idareli kullanmalısın.”
Çağla ters ters baktı.
“Senin dersin mi bu? Hoca gibi konuşuyorsun.”
Kaan gülüp başını salladı, matarasını ona uzattı.
“Al. Su iç, yoksa birazdan kalkacak hâlin bile kalmaz.”
Çağla önce tereddüt etti, sonra susuzluğun baskın geldiğini fark edip aldı. Bir yudum içtiğinde ferahlık bedenine yayıldı. Matarayı geri verirken alaycı bir sesle söyledi:
“Teşekkürler… bay ukala .”
Kaan kahkaha attı, gözlerinde hafif bir parıltı belirdi.
“Bak, biraz ukala olduğumu kabul edebilirsin ama en azından işe yarıyorum.”
Çağla gözlerini devirdi, kollarını göğsünde birleştirdi.
“Ukala olduğun kesin. İşe yarıyor musun, orası tartışılır.”
Kaan yere uzandı, kollarını başının altına koydu. Gökyüzüne bakarken yan gözle Çağla’ya baktı.
“Merak etme, daha çok tatbikatımız olacak. Benimle aynı parkura düştüğün sürece sıkılmayacaksın. Belki senden asker bile olur.”
Çağla sessizce derin bir nefes aldı. İçinden yine “Ukala!” diye söylendi ama dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.