Demir’in öfkesi, sokağın her köşesine sinmiş, havadaki oksijeni tüketiyordu.
"Talha!" diye bağırdı Demir.
Sesi, sanayinin sac levhalarında yankılanıp katlanarak geri döndü. "Neredesin lan? Çık ortaya! Erkek gibi karşıma geç, öyle arkadan iş çevirmekle olmuyor bu işler!"
Sırtım soğuk betona yapışmış durumdaydı.
Talha ile aramızda bir santim bile mesafe yoktu.
Onun vücut ısısı, tenime işliyor, hızla çarpan kalbinin vuruşlarını kendi göğsümde hissediyordum.
Talha’nın çenesi kasıldı, gözlerinde o durdurulamaz delikanlı gururu vardı.
Gitmek istiyordu. Demir’in o aşağılayıcı seslenişine sessiz kalamayacak kadar yaralıydı onuru.
Talha, elimi tutan parmaklarını gevşetip bir adım öne çıkmaya yeltendiğinde, kalbim boğazımda atmaya başladı.
"Hayır," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse onun boynuna değiyordu.
"Yalvarırım yapma."
Talha, kulağıma doğru eğildi, sesi hırıltılı ve kararlıydı: "Bırak Lavin. Senin önünde beni yerle bir etmesine izin verdim, bir daha asla. Çıkıp o hesabı kapatacağım."
Dışarıda Demir’in adımları bizim olduğumuz boşluğun girişine doğru yaklaştı.
Fenerinin ışığı, saklandığımız dar koridorun girişindeki paslı varilleri yalayıp geçti.
"Lan buradasın, biliyorum," dedi Demir, sesi şimdi çok daha yakından, tam tepemizden geliyordu.
"Buralardasın, buralarda bir yerdesin. Çık ki sonun daha beter olmasın!"
Nereden bulmuştu bu dükkanı bu herif?
Talha, kolunu benden kurtarmak için sert bir hamle yaptı.
"Bırak beni Lavin, geberteceğim bu herifi!" diye fısıldadı, sesi bu sefer daha yüksek çıkmıştı.
Bir saniye daha geçse Demir sesini duyacaktı.
Bir saniye daha geçse, bu karanlık boşluk ikimizin de mezarı olacaktı.
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
O an mantık sustu.
Korku, yerini vahşi bir korunma güdüsüne bıraktı.
Onu durdurmanın tek bir yolu vardı; hem onu susturacak hem de dünyasını durduracak tek bir hamle.
Talha tam ağzını açıp Demir’e seslenecekken, titreyen ellerimi onun ensesine doladım ve onu kendime çektim.
Ayak uçlarımda yükselerek dudaklarımı, onun patlamış ve kanaması devam eden dudaklarına bastırdım.
Zaman o saniyede kırıldı.
İlk öpücüktü bu.
Hayatım boyunca sakladığım, masallarda okuduğum o sihirli an değil; bir kaosun ortasında, hayatta kalma çabasıyla harmanlanmış, çaresiz ve yakıcı bir temastı.
Talha’nın vücudu bir yay gibi gerildi, elleri havada asılı kaldı.
Dudaklarından dökülmek üzere olan o meydan okuma, benim dudaklarımın arasında eriyip gitti.
Tuzlu bir kan tadı vardı; Demir’in yumruklarının bıraktığı o metalik tat dilime bulaştı.
Ama Talha’nın sıcaklığı, o kan tadını bile unutturacak kadar yoğundu.
Gözlerimi sıkıca kapattım.
Dışarıdaki dünyanın, Demir’in öfkesinin, sanayinin pis kokusunun yok olmasını diledim.
Sadece biz vardık; bu daracık, karanlık boşlukta birbirine sığınan biz.
Talha’nın elleri önce tereddüt etti, sonra büyük bir teslimiyetle belime dolandı.
Beni kendine öyle bir çekti ki, nefesim kesildi.
O da biliyordu bu öpücüğün bir susturma çabası olduğunu ama kalbi bu gerçeği reddediyordu.
Öpüşü derinleşti; içinde yılların birikmişliği, bastırılmış bir özlem ve biraz da "son" olma ihtimalinin verdiği o vahşi arzu vardı.
Dışarıda Demir’in adımları tam girişin önünde durdu.
Nefesimizi tuttuk.
Dudaklarımız hala birleşikti ama ikimiz de kaskatı kesilmiştik.
Demir’in gölgesi, yerdeki hafif ışık süzmesiyle birlikte saklandığımız boşluğun zeminine düştü.
O devasa, karanlık gölge üzerimizden geçti.
"Talha! Çık lan dışarı!" diye kükredi Demir tekrar.
Bir metalle bir şeye vurduğunu duyduk; muhtemelen dükkanın kepenklerine bir tekme savurmuştu.
"Eğer yarın sabah bu dükkanı açarsan, burayı senin başına yıkmazsam adam değilim!"
Demir’in öfkesi o kadar yakındı ki, yaydığı o soğuk aurayı tenimde hissedebiliyordum.
Ama Talha beni itmeye çalışırken, daha da bastırdım dudaklarımı.
Bu hamlemden sonra dudakları dudaklarımda, eli saçlarımın arasında, sanki dışarıdaki canavarın bizi bulması umurunda değilmiş gibi beni sahiplendi.
İlk öpücüğümün bu kadar tehlikeli, bu kadar yasak ve bu kadar "kan kokulu" olacağını hiç hayal etmemiştim.
Demir birkaç saniye daha bekledi.
Sessizliği dinledi.
Belki de içeride olduğumuzu hissetmişti ama gururu, o daracık, pis boşluğa girmesine izin vermedi.
"Korkak herif," diye mırıldandığını duyduk.
Sonra ağır adımları uzaklaşmaya başladı.
Arabanın kapısının açılıp kapandığını, motorun o canavarca gürültüyle tekrar çalıştığını ve lastiklerin asfaltta acı bir çığlık atarak uzaklaştığını duyana kadar ayrılmadık.
Geri çekildiğimde dizlerimin bağı çözüldü.
Talha, beni düşmemem için sıkıca tuttu.
Karanlıkta bile gözlerinin içindeki o yangını görebiliyordum.
Şaşkındı, sarsılmıştı ve her şeyden öte... büyülenmişti.
"Lavin..." dedi fısıltıyla.
Sesi artık öfke dolu değildi, bir rüyadan uyanmış gibiydi.
"Bunu... bunu sırf beni susturmak için mi yaptıysan, yapmana gerek yoktu."
Dudaklarımdaki o metalik tatla ona baktım.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Söyleyecek hiçbir sözüm yoktu çünkü gerçeği ben bile bilmiyordum.
Onu korumak için miydi, yoksa Demir’in baskısından kaçıp sığınacak bir liman aradığım için mi?
"Burada kalamazsın hadi," dedi, sesi yine korumacıydı.
"Hadi gidelim. Bizim eski kulübeye gidelim, orada sabahlayalım." dedim heyecanla.
Talha kaşlarını çattı, ellerini omuzlarıma koyup beni hafifçe sarstı.
Az önceki öpücüğün etkisinden sıyrılmaya çalışıyordu ama bakışlarındaki o yoğunluk hala oradaydı.
"Lavin, saçmalama. Seni bu saatte o harabeye götüremem. Ayrıca bir şeyden kaçmıyoruz, o herifin tehditlerinden de korkmuyorum. Şimdi seni evine bırakacağım."
"Hayır!" diye çıkıştım, sesim boşlukta yankılandı. "Bir şeyden korktuğumuz için değil zaten, biraz oturalım istiyorum." aslında tamamen Talha ve Demir dengesini koruyup onları denk getirmemek için uğraşıyordum.
Talha’nın gururu yüzünden kaskatı kesildiğini görebiliyordum.
''Lavin gecenin bu vakti, sen dışarıda olmasan içim daha rahat olur aslında.'' dediğinde koluna girip, ''Talha yalnız değilim, sen varsın ya.'' dedim gülerek.
''Peki arabayı alalım da çıkalım.'' dediğinde hemen telefonumu çıkardım.
Ekranın ışığı karanlık boşlukta yüzümü aydınlatırken ellerim hala zangır zangır titriyordu.
Melis’e hızlıca bir mesaj yazdım.
Lavin: "Melis, acil! Ben bu gece eve gitmiyorum, Talha'yla olacağım. Anneannem ararsa ya da Demir yazarsa lütfen idare et. 'Melis’in annesi hastanede nöbette, Melis’in ateşi çok çıktı, beni yanına çağırdı' diyeceğim ben. Seni öpüyorum, yanına geldiğimde her şeyi anlatacağım. Lütfen hata yapma."
Mesajı gönderir göndermez telefonum titredi. Melis her zamanki gibi tetikteydi.
Melis: "Oha! Kızım sen ne işler çeviriyorsun? Yanımızdan gittiğinden beri haber vermiyorsun. Demir abi az önce bizim sokağı talan etti, bana mesaj attı. Ben de 'Yatıyor herhalde, başı ağrıyordu' dedim. Tamam, Nermin anneanne olayını hallediyorum. Anneannen ararsa bende kalıyor derim. Ama yarın her şeyi anlatacaksın! Dikkat et, bu adam delirdi!"
Mesajı okuyunca nefesimi dışarı verdim.
Melis’in bu hızı hayatımı kurtarabilirdi.
Demir, benim odamda mışıl mışıl uyuduğumu sanıyordu.
Kendi evine gitmiş, viskisini doldurmuş ve muhtemelen yarın sabah Talha’yı nasıl yok edeceğinin planlarını yapıyordu.
Sokağın karanlığına çıktığımızda, sanayinin paslı dükkanları arasında iki gölge gibi süzüldük.
Talha’nın korumacı tavrı, yürürken sürekli çevreyi kollaması ve sanki her an bir kurşunun önüne atlayacakmış gibi önümde durması içimi garip bir sıcaklıkla doldurdu.
Demir’in o boğucu, sahiplenici ve otoriter sevgisinin aksine, Talha’nınki saf bir fedakarlıktı.
Arabaya bindiğimizde başımı Talha'ya çevirdim.
''Güzelim bir şeyler alalım sen açsın.'' dediğinde gülümseyip, ''Demek ki Talhoşum da acıkmış, tam isabett'' dedim ellerimi birbirine sürterek.
Talha'ya hayatı zehir etmeye hakkım yoktu.
Zaten hayat onun için fazlasıyla zordu.