Demir'in Gölgesinde

1273 Words
Mutfakta, tencereden yükselen mercimek çorbasının o buğulu kokusu tüm evi sarmıştı. Annannem bir yandan masaya kaşıkları diziyor, bir yandan da bana laf yetiştiriyordu. Ben ise üzerimde her zamanki "ev üniformam" olan, v yaka beyaz tişörtüm ve rengi hafif solmuş mini şortumla ocağın başındaydım. Tam o sırada tezgahta duran telefonum art arda titremeye başladı. Ekran ışığı mutfağın loşluğunda parladığında, bizim lise grubundan gelen mesajları gördüm: "Kızlar açıklandı!", "Sistem çökmüş ama girenler var!", "Lavin baktın mı? Çabuk bak!" Hızla telefonu elime alıp üst tuşuna bastım ve ekranı kararttım. Sanki telefon bir bombaymış gibi, onu mutfak dolabının en üst rafındaki su bardaklarının arasına, en arkaya sıkıştırdım. Görünmezse, yoktu. Bakmazsam, açıklanmamıştı. Tam bu sırada anneannem, merakla, ''Ne oldu kızım? Kimmiş o?" dedi, başını salondan uzatarak. "Yok bir şey anneanne, reklam mesajı," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Kepçeyi tekrar çorbanın içine daldırdım ve sanki dünyanın en mühim işini yapıyormuşum gibi tencereyi karıştırmaya başladım. Ama aklım o bardakların arkasında gizlenen telefondaydı. Korkuyordum, anneannemi, Demir'i hayal kırıklığına uğratmak benim en büyük korkumdu. Anneannemin ''Lavin, fırından börekleri al dilimle kızım.'' demesiyle kafamdaki düşünce balonu yok oldu. Börekleri kestim, tabağa yerleştirdim öyle güzel kokuyordu ki. Karnım guruldamaya başladı. Tabağı salondaki yemek masasına götürürken, telefon bardakların arasında titremeye başladı. Koşarak korkuyla gidip aldım. Arayan Demir'di. "Efendim abi?" dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak. "Lavin?" dedi o her zamanki tok ve güven veren sesiyle. Sesinde hem bir baba otoritesi hem de hafiften bir alay vardı. "Neden açılmıyor bu telefonlar fıstığım? '' diye sordu sert ses tonuyla. ''Sofra hazırlıyoruz.'' diye fısıldadım. "Lavin! Güzelim neden hala arayıp haber vermiyorsun? Sonuçlar açıklanalı bir saat oldu, bir sürü işi gücü bıraktım ekran başında senin aramanı bekliyorum!" Sesi o kadar gür ve otoriterdi ki, telefonun ucundan bile o çatık kaşlarını görebiliyordum. Ama o sesin içindeki o saf merak ve korumacılık... Ah, beni bitiriyordu. "Şey abi... Sistem çökmüş de! Valla bak, dönüp duruyor sayfa, giremiyorum bir türlü," diye yalanı patlattım. Aslında sistem falan çökmemişti; ben korkudan ekrana bakamıyordum, hepsi bu. Bunu duyan anneannem koluma yapışıp, ''Açıklandı mı? Ah benim güzel kızım. Bakalım hadi bakalım.'' diye ısrarcı bir çocuk gibi kıpırdamaya başladı. ''Lavin, ben şimdi kapatıyorum bana haber ver açıldığı gibi.'' dedi arkasındaki kalabalık ses karmaşası, kulağımı tırmalıyordu. ''Tamamdır, kolay gelsin.'' dedim ve kapattım. "Kızım madem açıklandı, ne diye beni bekletiyorsun bizi?" dedi anneannem, elindeki bezi omzuna atıp yanıma sokulurken. "Hadi, getir şu zımbırtıyı da bakalım. Benim içime doğuyor, en güzel okullarda göreceğim ben seni." "Anneanne valla korkuyorum, ya olmazsa? Ya Demir Abi'ye mahcup olursam?" dedim, sesim çocuksu bir sızlanmaya dönüşürken. Anneannem kıkırdayarak, o buruşuk ama yumuşacık elleriyle yanaklarımı sıktı. "Aman benim deli kızım! Demir ne der sana kıyabilir mi? O senin kılına zarar gelse dünyayı yakar, okulu mu dert edecek? Hem bak, yalan da söyledin adama bir şeyler bozuldu diye. Yenisini getirir o onların." demesiyle kahkahayı bastım. ''Ay anneanne, hiç gülesim yoktu.'' diyerek salondaki masaya geçtim. Koltuklarımıza kurulmuştuk. Anneannem, ''Sarmalar pişince başlarız. Çok acıktın mı'' diye sordu elindeki örgüsünü bırakmadan. ''Acıktım ama beklerim.'' deyip, telefondan kim nereyi kazanmış bakmaya başladım. Tam o sırada kapı çalmaya başladı. Tak, tak, tak. "Aman!" dedi anneannem, gözlüklerinin üstünden kapıya bakarak. "Bu saatte kim bu?" "Ben bakarım!" diye fırladım yerimden. Antreye koşarken üzerimdeki tişörtü çekiştirdim, şortumun kenarlarını düzelttim ama nafileydi; ev halimin en salaş, en "Lavin" halindeydim. Kapıyı açtığımda zaman bir anlığına asılı kaldı. Karşımda; beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, ceketini tek omzuna atmış, o meşhur Karahan karizmasıyla Demir Abi duruyordu. Ama yalnız değildi; elleri poşetlerle doluydu. En üstte, o meşhur mor kutulu yaban mersinli pastayı gördüğüm an dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. "Demir Abi!" O an ne solmuş şortumu, düşündüm, ne de darmadağınık saçlarımı. Kapı eşiğindeki o koca gövdesine öyle bir atıldım ki, Demir dengesini korumak için hafifçe geriledi. Bir elindeki pasta kutusunu ezilmesin diye havaya kaldırırken, diğer boşta kalan koluyla beni belimden yakalayıp sıkıca göğsüne bastırdı. Beni kucağında hafifçe havalandırırken, başımı o her zamanki odunsu ve taze kokan gömleğine gömdüm. "Yavaş fıstığım, yavaş!" dedi, o boğuk ve sıcacık sesiyle. Beni yere bıraktığında bile elleri omuzlarımdan ayrılmadı. Eğilip gözlerimin içine baktı; bakışlarında öyle bir güven ve sahiplenme vardı ki, az önceki tüm korkularım buhar olup uçtu. "Haber verseydin keşke, çok... şaşırdım," dedim mahcup bir şekilde, ayağımdaki pofuduk terlikleri birbirine sürterek. Demir güldü, mutfağa doğru yürürken elindekileri tezgaha bıraktı. "Haber verseydim kaçacak delik arardın o sonucun heyecanından. 'Sistem çöktü' diyen birine güvenip ofiste bekleyemezdim herhalde." İçeriden anneannemin sesi yükseldi: "Ooo, Demir evladım! Hoş geldin, tam da vaktinde yetiştin!" Demir salona geçip anneannemin elini öptü, sonra da o otoriter ama yumuşacık tavrıyla masanın başköşesine oturdu. Bana dönüp masayı işaret etti. "Hadi bakalım Lavin. Pastayı kesmeden önce şu 'çöken sistemi' bir de ben deneyeyim. Getir bilgisayarı yanıma otur." Yutkundum. Demir yanımdayken, omuz omuza oturacakken o ekrana bakmak; hem dünyanın en güvenli hem de en tehlikeli şeyiydi. ''Yemek...açım ben yemek yiyelim mi önce?'' dedim kekeleyerek. ''Ah Lavin, şansını zorluyorsun.'' dedi ve anneanneme dönüp güldü "Nermin anne, görüyor musun şunu?" dedi Demir, gömleğinin kollarını biraz daha yukarı sıyırırken. "Kaçacak yer arıyor resmen. Biz yaşlandık diye sevincini bizle paylaşmak istemiyor." dedi. Ah iki gözümün çiçeği, sen hiç yaşlanır mısın? ''İlahi, abi ben kendimi bildim bileli sen böylesin ne yaşlanması.'' ''Ne demek kız, ben hep mi yaşlıydım?'' dedi ve yanağımdan bir makas aldı. Anneannem gülerek tencereden sarmaları Demir'in servis tabağına dizdi. "Aman Demir oğlum ne yaşlanması. Gel hele, sen de acıkmışsındır. Şu taze sarmalardan koyayım önüne, önce karnımızı doyuralım." Demir, saatine kısa bir bakış atıp sonra bana döndü. Omuzlarını hafifçe dikleştirip sandalyede yayıldı. "Pekala, Nermin annemin sarmalarına hayır diyecek kadar delirmedim henüz," dedi. Bakışları hala üzerimdeydi, sanki içimi okuyordu. "Ama Lavin hanım, o yemek yenecek ve o bilgisayar buraya gelecek. Kaçış yok." Sofraya oturduğumuzda atmosfer bir anda ısındı. Demir, sanki o dev şirketi yöneten sert adam değil de, evin öz oğluymuş gibi rahattı. Anneannem tabağına sürekli bir şeyler eklerken Demir gülerek anlatmaya başladı. "Bugün ofiste bir tantana koptu Nermin anne, sorma. Bizim yeni stajyerlerden biri, sağ olsun, elindeki kahve tepsisiyle beraber asistanın masasına daldı. Ortalık bir anda savaş alanına döndü. Kız kıpkırmızı, asistanım feryat figan... Tabii bizim 'kusursuz' plaza kadınlarının o her hali tam yerinde duruşu, bir anda yerle bir oldu." Nermin annem "Vah vah, yazık olmuş çocuğa," derken ben çatalımı tabağımdaki böreğe sertçe sapladım. "Stajyer kız mıydı?" diye sordum, sesimdeki iğneleyici tonu engelleyemeyerek. Demir, ağzındaki lokmayı bitirip bana baktı, tek kaşı hafifçe havalandı. "Evet, üniversite son sınıf. Neden sordun?" "Hiç," dedim omuz silkerek. "Plaza kadınları diyince... Kahve dökmek de yeni moda herhalde dikkat çekmek için." deyip sahte bir gülüş yapıştırdım. Demir bir an duraksadı, sonra yüzüne o sinir bozucu ama bir o kadar da yakışıklı yarım gülümsemesini yerleşti. Sandalyesini bana doğru hafifçe yaklaştırıp kolunu masaya dayadı. "Dikkat çekmek için daha yaratıcı yollar bulmalarını tercih ederim," dedi sesi biraz daha kalınlaşarak. "Mesela, bazıları gibi telefonunu bardakların arkasına saklamak gibi... O daha etkileyici." "Demir!" diye araya girdi Nermin annem gülerek. "Uğraşma kızla, söylediğime pişman etme. Sen anlat bakayım hani bize gelin yok mu?'' Bana dönüp göz kırptığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. ''Lavin kıskanıyor beni Nermin anne çok fena görümce olacak korkuyorum.'' Görümce mi? Benimle çocuk gibi dalga geçiyordu ama o bakışındaki korumacı tavır... Sanki dünyadaki tüm o 'plaza kadınlarını' tek bir cümlesiyle kapının dışında bırakmıştı. "Hadi," dedi Demir tabağını kenara iterek. "Yemek bitti. Nermin anne çayları koyana kadar o bilgisayar buraya geliyor Lavin. Artık bahane kabul etmiyorum." Sesi şimdi daha otoriter, daha ciddiydi. O an anladım ki, kaçış bitti. Yavaşça ona bir bakış attım, ''Azıcık daha merak etsek, olmaz mı?'' dedim kıvranarak. "Eğer bir dakika daha beklersen, o bilgisayarı beklemeyeceğim ve sonucu öğrenmek için bu gece Ankara’ya, merkeze kadar süreceğim arabayı. Hangisini tercih edersin fıstık?" dedi kolunu sandalyenin yaslanma yerine koyarak. Gözlerine baktım, çok iddialı çok güçlüydü. Nasıl güzeldi Demir'in gölgesinde olmak. Ömrümün, annem ve babamın bana bıraktığı en güzel hediyeydi o.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD