“Ooo, Helbest Hanım... Bu saatte buralarda ne arıyorsunuz?”
Karanlığın içinde atın üzerindeki adamı seçemiyordum. Ama sesi çok tanıdık gelmişti. Daha önce mutlaka duymuştum.
Atını yavaşça bana doğru sürdü.
İçimde hafif bir gerginlik oluştu. Hava iyice kararmıştı. Dağın başında tek başımaydım. Ne olacağı belli olmazdı. Üstelik silahımı da arabada bırakmıştım.
Yanımda durdu.
Attan indi.
Artık yüzünü seçebiliyordum.
Sesini tanıdığım gibi simasını da tanıyordum.
Meraklı gözlerle baktığımı görünce hafifçe gülümsedi ve elini uzattı.
“Tanıyamadın galiba. O zaman kendimi tanıtayım. Ben Bahoz Rewandî.”
Evet...
Onu tanımıştım.
Rewandî Aşireti ağasının üvey oğluydu. Adını çok duymuş, uzaktan birkaç kez görmüştüm ama ilk defa bu kadar yakındaydım.
Yemyeşil gözleri vardı.
İri yapılıydı. Sert yüz hatları ve kapkara saçları onu olduğundan daha da heybetli gösteriyordu. Boyu da rahatlıkla bir metre doksanı geçiyordu.
Elini sıktım.
“Tanıştığımıza hiç memnun olmadım. Bu saatte at başıboş bırakılır mı? Az kalsın çarpıyordum.”
Sadece gülümsedi.
“Atım ahırdan kaçmıştı. Onu arıyordum. Ani fren sesini duyunca buraya geldim. Neyse ki atımı bulmuşsun. Hem bir şey de olmamış. O kadar abartmayın.”
Daha cevap vermeme fırsat vermeden atını aldı, diğer ata bindi ve uzaklaştı.
“Ne tuhaf adam...” diye söylendim kendi kendime.
Hem soğuk hem de sıcak davranıyordu.
Her neyse...
Geç olmuştu. Akşam yemeğine yetişmem gerekiyordu.
Arabama binip konağın yolunu tuttum.
Eve vardığımda herkes sofraya oturmuştu.
Elimi yıkayıp ben de yerime geçtim.
“İyi akşamlar. Kusura bakmayın, biraz geciktim. Eskizlerimi çiftlikte unutmuşum.”
Amcam Rezan bana sıcak bir gülümsemeyle baktı.
“Sorun değil kızım. Olur böyle şeyler. Hadi yemeğini ye.”
Yemek boyunca kimse pek konuşmadı.
Sofra toplandıktan sonra hep birlikte oturma odasına geçtik.
Şorej abim hafifçe öksürdü.
Hepimiz ona döndük.
Anlaşılan söyleyeceği önemli bir şey vardı.
“Zagros ve Fırat okulda kavga çıkarmış.”
Zagros korku dolu gözlerle bana baktı.
Ben de ona, “Ben söylemedim.” Der gibi başımı hafifçe salladım.
“Azad söyledi.” Diye devam etti Şorej. “Bir hafta uzaklaştırma cezası almışlar. Fırat’ı bu bir hafta boyunca inşaatta çalıştıracakmış. Zagros’u da yanına almak istiyor. Önce size danışayım dedim.”
Babaannem hemen araya girdi.
“Kavganın sebebi neymiş?”
“Gülen Aşireti’nin çocukları bizim aşiretin kızlarına laf atmış. Bunlar da dövmüşler. Dövmekle de kalmamışlar, kemiklerini kırmışlar.”
Babaannem gururla gülümsedi.
“Namuslarını korumuşlar. Aferin aslanlarıma.”
Amcam ciddi bir ses tonuyla konuştu.
“Yarın Azad’a haber verin. Zagros’u da götürsün. Cezasını çeksin ki bir daha aynı hatayı yapmadan önce iki kere düşünsün.”
“Ama baba, biz haklıydık.”
“Haklı olabilirsin, Zagros.” Dedi amcam. “Ama olay çıkararak kendini haksız duruma düşürmüşsün. Gülen Aşireti kolay lokma değildir. Bu iş daha da büyüyebilirdi.”
Bir süre daha sohbet ettikten sonra herkes odasına çekildi.
Sabah tam evden çıkacakken Zagros koşarak arabama bindi.
“domam , beni sen götür. Yoksa Şorej abim yol boyunca azarlar.”
İstemsizce güldüm.
“Tamam ama seni nereye götüreceğimi bilmiyorum.”
Telefonunu çıkarıp birkaç saniye bir şeyler yazdı.
Sonra bana konumu gösterdi.
Arabayı çalıştırıp yola çıktım.
İnşaat alanına vardığımızda Azad çalışanlara talimat veriyordu.
Fırat’ın yüzü oldukça asıktı.
Anlaşılan bu, onun ilk inşaat cezası değildi.
Zagros ise daha arabadan inmeden söylenmeye başlamıştı.
Azad’ın sırtı bize dönüktü.
Henüz geldiğimizi fark etmemişti.
“Günaydın. Kolay gelsin.”
Sesimi duyunca arkasını döndü.
“Günaydın, Helbest. Sağ olun.”
Gözlerini birkaç saniye üzerimde gezdirdi.
Üzerimde garip bir şey mi var? Diye düşündüm.
Sadece siyah bir blazer takım giymiştim.
“Bir çay içer misiniz?” diye sordu.
Başımı iki yana salladım.
“Yok, teşekkür ederim. Şirkete yetişmem gerekiyor. Size iyi çalışmalar.”
Arabaya doğru yürümeye başladım.
Tam kapıyı açacakken arkamdan ayak sesleri duydum.
Azad yanıma gelmişti.
Arabaya yaslanıp konuşmasını bekledim.
“Dün giydiğin şey neydi öyle?”
Kaşlarımı çattım.
“Neymiş giydiğim?”
“Normal değildi.”
“Nasıl yani?”
“Dekoltesi vardı. Ayrıca kısaydı. Gittiğin yerde ergen erkekler vardı. Biraz daha dikkatli giyinsen iyi olur.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
Bu beni mi kıskanıyor? Diye geçirdim içimden. İçten içe bu sahiplenici tavrı hoşuma gitse de belli etmemeye çalıştım. Azad’a karşı içimde hep var olan ama kendime bile itiraf edemediğim o hisler bir anda yüzeye çıkmıştı.
Oysa elbisem dizimin altındaydı. Sadece kolsuzdu ve dekoltesi de abartılı değildi.
“Anlamadım.” Dedim. “Elbisemin nesi varmış? Hem seni neden ilgilendiriyor?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Göstereceğim ben sana... İlgilendiriyor mu, ilgilendirmiyor mu.”
Sözlerini bitirir bitirmez arkasını döndü ve uzaklaştı.
Olduğum yerde kalakaldım. Kalbim her zamankinden daha hızlı atıyordu.
“Ne demek istedi şimdi bu?”