Azad’ı son görüşümün üzerinden üç gün geçmişti.
Şirket ve ev arasında mekik dokumaktan hiçbir şeye fırsat bulamıyordum.
O akşam eve döndüğümde konakta tatlı bir telaş vardı. Hizmetliler oradan oraya koşuşturuyor, mutfaktan birbirinden güzel yemek kokuları yükseliyordu.
“Hayırdır inşallah...” diye geçirdim içimden.
Tam o sırada Bejna beni gördü.
Heyecanla yanıma koştu.
“Helbest! Hêzaran Aşireti bize geliyor. O yüzden herkes bu kadar telaşlı.”
“Anladım.”
Hêzaranlar sık sık bize geldikleri için pek önemsemedim.
Odama çıkıp üzerimi değiştirdim.
Sade bir kot pantolon ve beyaz bir tişört giydim.
Sonuçta yabancı değillerdi.
Hazırlanıp merdivenlerden inmeye başladığım sırada salondan gelen sesleri duydum.
Gelmişlerdi.
Azad’ın bütün ailesi salondaydı.
Babası Ahmet amca, annesi Ayşe yenge...
Yanlarına gidip ellerini öptüm.
Ardından kardeşleri Ciwan, Rojin, Rojda, Roperîn ve Fırat’la tek tek selamlaştım.
Tam yerime geçecekken göz göze geldik.
Azad’ın elinde büyük bir çiçek buketi vardı.
Yavaşça bana doğru uzattı.
“Bunlar senin için.”
Şaşkınlıkla çiçeklere baktım.
Ardından gözlerimin içine bakarak gülümsedi.
“Senin kadar güzel değiller, Helbesta dilê min.”
(Kalbimin şiiri...)
Olduğum yerde donup kaldım.
Ne diyeceğimi bilemiyordum.
Bejna dirseğiyle hafifçe bana dokundu.
“Helbest... Çiçekleri al. Vazoya koyalım da solmasın.”
Kendime ancak o zaman gelebildim.
Bejna, hâlâ şaşkın olduğumu görünce çiçekleri elimden aldı.
“Ben koyarım.”
Diyerek mutfağa geçti.
O sırada Sosîn yengemin sesi duyuldu.
“Helbest, hadi yavrum. Yemek hazır.”
Herkes sofraya geçti.
Ben de Bejna’nın yanına oturdum.
Yemek boyunca Azad’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Sürekli bana bakıyordu.
Sanki bugün farklı bir şey vardı.
Yemekten sonra hep birlikte oturma odasına geçtik.
Babaannem, Sultan Hanım’ın, yani Azad’ın ninesinin neden gelemediğini sorunca hasta olduğunu söylediler.
Ben ise hâlâ olan biteni anlamaya çalışıyordum.
Bir süre sonra Sosîn yengem bize döndü.
“Kızlar, kahveleri hazırlayın.”
Mutfağa geçtiğimizde tezgâhın üzerinde sayısız tepsi vardı.
Hepsi birbirinden güzel tatlılarla doluydu.
Şaşkınlıkla etrafa baktım.
“Sanki kız istemeye gelmişsiniz... Bu kadar hazırlık da ne?”
Rojin kahkaha attı.
“Belki de gerçekten kız istemeye gelmişizdir.”
Ben de onun şaka yaptığını düşünerek gülümsedim.
Kahveleri hazırlayıp tatlılarla birlikte salona götürdük.
Herkese ikramlarımızı yaptıktan sonra yerlerimize oturduk.
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Ahmet amca boğazını temizledi.
“Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle...”
Kalbim hızlanmaya başladı.
“...kızınız Helbest’i oğlumuz Azad’a istiyoruz.”
Bir anda oturduğum yerden doğruldum.
Şaşkın gözlerle Azad’a baktım.
O ise son derece sakindi. Kahvesinden bir yudum alıyor, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme taşıyordu.
Babaannem gülümseyerek konuştu.
“Önce çocuklar kendi aralarında konuşsun. Sonra kararımızı söyleriz.”
Azad ayağa kalktı.
“İzninizle.”
Önden o yürüdü.
Ben ise utançtan kıpkırmızı olmuş bir hâlde arkasından gittim.
Ev dolusu insanın içinde onunla yalnız konuşacak olmak bile beni fazlasıyla utandım
Dama çıktığımızda gece serinliği yüzüme vurdu. Azad bir süre konuşmadan Şırnak’ın ışıklarına baktı, sonra ağır adımlarla bana döndü.
Aramızdaki sessizlik uzadıkça kalbimin atışı hızlanıyordu. Sonunda dayanamayıp sordum:
“Bunu gerçekten sen mi istedin?”
Azad derin bir nefes aldı. Yüzünde ne bir alay ne de sahte bir gülümseme vardı; son derece ciddiydi.
“Başka biri isteseydi kabul eder miydin?”
“Azad... Ciddiyim.”
“Ben de ciddiyim Helbest.”
Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda durdu. Boyu boyumdan o kadar uzundu ki, gölgesi üzerime düştü.
“Aşiret, töre, konak... Kimin ne dediği umrumda değil,” dedi sesi neredeyse pürüzsüz ve tok bir fısıltıyla. “Ben bu kapıya kimsenin zoruyla gelmedim. Seni bir başkası istemeden ben istedim.”
Şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım. Kalbim göğsümü delip geçecek gibi atıyordu.
“Ben... Mantık evliliği sanıyordum.”
Azad’ın dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, tek bir adım daha yaklaştı.
“Mantık evliliği olsaydı Helbest, bu kadar beklemezdim.”
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Azad az konuşuyordu ama söylediği tek bir cümle bile içimdeki bütün şüpheleri yıkmaya yetmişti.
Demek sevgim karşılıksız değildi... Beni zoruyla değil, kendi iradesi ve sevdasıyla istiyordu.
Yüzümün alev alev yandığını hissettim. Başımı öne eğip parmaklarımla oynamaya başladım.
Azad bir süre mahcubiyetimi izledi. Sesi bu kez biraz daha yumuşaktı:
“Aşağıda herkes bir cevap bekler. Sen ne dersin?”
Nefesimi tutup fısıltıdan hallice bir sesle konuşabildim:
“...Kabul.”
Başımı yavaşça kaldırdığımda, Azad’ın o sert yüzüne yerleşen o derin, gururlu tebessümü gördüm.
Aşağı indik.
Yüzükler takıldı.
Bir süre daha sohbet edildi.
Daha sonra Hêzaran Aşireti konağımızdan ayrıldı.
Ben ise doğruca odama çıktım.
Bugün yaşananlar başımı döndürmeye yetmişti.
Yatağa uzandığım anda gözlerim kendiliğinden kapandı.
Hayatımın en uzun günüydü.