“Teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.”
Telefon kapanır kapanmaz yataktan fırladım.
Hızlıca duş aldım. Çiftlik evinde çok fazla kıyafetim yoktu. Dolaptan sarı, üzerinde zarif çiçek desenleri bulunan elbiseyi giydim.
Kahvaltı günün en sevdiğim öğünüydü.
Ama bugün Zagros sayesinde bir lokma bile yiyemeden evden çıktım.
Arabama binip doğruca okula gittim.
Okulun bahçesine girer girmez siyah bir arazi aracı dikkatimi çekti.
Azad’ın arabası...
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Hayırdır inşallah...”
Arabayı park edip müdürün odasına yöneldim.
Kapıyı iki kez tıklattım.
“Gelin.”
Kapıyı açıp içeri girdim.
İçeride Zagros, Azad ve Azad’ın küçük kardeşi Fırat vardı.
İkisini de görünce şaşkınlığımı gizleyemedim.
“Merhaba hocam.”
Sonra başımı Azad’a çevirdim.
“Merhaba, Azad Ağa.”
Azad başıyla selam verdi.
“Merhaba, Helbest Hanım.”
Yanındaki Fırat da gülümseyerek,
“Merxeba, Helbest Xanım.” Dedi.
Azad’ın yüzü oldukça gergindi. Çenesini sıkıyor, belli etmemeye çalışsa da öfkesini gizleyemiyordu.
Ben ise merakla herkese bakıyordum.
Müdüre Hanım ayakta kaldığımı fark edince eliyle sandalyeyi gösterdi.
“Lütfen oturun.”
Sessizce oturdum.
Odadaki hava o kadar gergindi ki kimse konuşmuyordu.
Sonunda müdüre hanım sessizliği bozdu.
“Zagros ve Fırat bugün okulda ciddi bir kavgaya karıştı.”
Bir an durdu.
“Diğer iki öğrenci şu an hastanede. Birinin kolu kırıldı, diğerinin ise burnu.”
Şaşkınlıkla Zagros’a baktım.
On üç yaşındaydı.
Ama bazen başına buyruk tavırları yüzünden kendini yetişkin sanıyordu.
“Peki...” dedim sakin kalmaya çalışarak. “Neden kavga etmişler?”
Azad derin bir nefes verdi.
“Kız meselesi.”
Gözlerim büyüdü.
Daha on üç yaşındalar...
Tam o sırada Zagros yerinden doğruldu.
“domam, vallahi kavgayı biz başlatmadık!”
Öfkeyle devam etti.
“Bizim aşiretin kızlarına laf atıyorlardı. Önce uyardık. Dinlemediler. Tam tersine bizi daha da kışkırttılar.”
Yanındaki Fırat da başını onaylarcasına salladı.
“İlk yumruğu atan biz değildik.”
İkisine dikkatlice baktım.
Yüzlerinde morluklar vardı. Okul formaları toz içinde kalmış, bazı yerleri de yırtılmıştı.
Anlaşılan sadece karşı taraf zarar görmemişti...
“Müdürüm, diğer çocuklar hangi aşiretten? Şikâyetçi olacaklar mı?” diye sordum.
Müdüre hanım ciddiyetini koruyarak cevap verdi.
“Gülen Aşireti’nin çocukları. Henüz şikâyetçi olmadılar. Aileleriyle konuşursanız belki bu iş büyümeden kapanır.”
“Tamam, konuşuruz.” Dedi Azad.
Onun da Gülen Aşireti ile nasıl konuşacağını bilmediğine emindim. Çünkü Hêzaran ve Gülen aşiretleri yıllardır düşmandı. Bizim Serxanî Aşireti de Hêzaranlarla dost olduğu için Gülenler bize de mesafeliydi.
İçimdeki endişeyi bastırmaya çalışarak müdüre döndüm.
“Peki... Cezaları ne olacak, müdür hanım?”
Müdüre hanım dosyaya göz gezdirdi.
“Bir hafta okuldan uzaklaştırma cezası alacaklar.”
Azad’ın yüzünde memnun bir gülümseme belirdi.
Fırat’ın ise gözleri büyüdü. Abisine yalvarır gibi baktı ama Azad hiç oralı olmadı.
Zagros’un da yüzü düştü. Eve gidince başına gelecekleri düşündüğü belliydi.
Gerekli evrakları imzaladıktan sonra okuldan çıktık.
Azad arabasına doğru yürürken arkasından seslendim.
“Azad!”
Durup bana döndü.
“Buyur, Helbest.”
“Onlarla konuşmaya gideceksin, değil mi?”
“Evet.”
“Tek gitme. Ya olay büyürse?”
Azad’ın dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Benim için mi endişeleniyorsun, yoksa yanlış mı anladım?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Hayır... Yani... İşler daha da büyümesin diye söyledim. Başka bir anlam çıkarma.”
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
“Merak etme. İşleri daha da karıştırmam.”
Arabanın kapısını açmadan önce bana baktı.
“Allah’a ısmarladık.”
“Allah’a ısmarladık, Azad Ağa.”
Arabasına binip uzaklaştı.
Ben de Zagros’la birlikte konağın yolunu tuttum.
Yol boyunca ikimiz de sessizdik.
Zagros elleriyle oynuyor, gözlerini benden kaçırıyordu.
Elini tuttum.
“Zagros...”
Sessizce bana baktı.
“Sana kaç kere söyledim? Kavga etmek çözüm değil. Ama biri sana ya da ailene hakaret ederse önce kendini koru. Sonrasını ise büyüklere bırak.”
Başını eğdi.
“Özür dilerim, domam. Senin de başını ağrıttım.”
Elini hafifçe sıktım.
“Ben senin ablan sayılırım. Benim başım ağrısa da olur. Yeter ki sen iyi ol. Ama bir daha böyle bir olaya karışmanı istemiyorum.”
Başını usulca salladı.
Konağa vardığımızda avlu bomboştu.
İkimiz de derin bir nefes aldık.
Kimse bizi görmeden odalarımıza çıktık.
Üzerimi değiştirip doğruca şirkete gittim.
Ofisime girer girmez masamın üzerindeki dosyalara baktım.
Tam yeni tasarımlarımı inceleyecekken aklıma bir şey geldi.
“Hay aksi...”
Dün gece çizdiğim takı tasarımlarını çiftlikte unutmuştum.
Saat beşe doğru şirketten çıktım.
Bu kez direksiyona ben geçtim.
Yaklaşık kırk dakika sonra çiftliğe vardım. Odama çıkıp eskizlerimi aldım. Mustafa amca ve Fatma ablayla biraz sohbet ettikten sonra tekrar yola koyuldum.
Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.
Çiftlik yolundan ana yola çıkmak üzereyken aniden önüme siyah bir at fırladı.
Refleksle frene bastım.
Arabanın lastikleri toprak yolda kayarken kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Neredeyse çarpıyordum...”
Derin bir nefes alıp arabadan indim.
At yolun ortasında duruyordu. Sanki bir yere gitmemi engellemek ister gibi bana bakıyordu.
Kaşlarımı çattım.
“Senin sahibin nerede?”
Tam dizginine uzanacakken uzaktan nal sesleri duyuldu.
Başımı kaldırıp sesin geldiği yöne baktım.