Bu eve girdiğim gün, ya babamı kurtaracaktım… ya da ben yok olacaktım.”
İnci, titreyen elleriyle dolabının kapağını kapattı. Beyaz önlüğü içeride kalmıştı; ait olduğu hayatın son parçası gibi. Tıp fakültesinde öğrendiği hiçbir bilgi, şimdi yapacağı şey için onu hazırlayamamıştı. Bir insanın nabzını ölçmek kolaydı… ama bir canavardan sır çalmak?
İşte bu, kitaplarda yazmıyordu.
Babası hapisteydi. Suçsuzdu. Ama bunu kanıtlayacak tek belge… Aras Karadağ’ın malikânesindeydi. Ve o belgeye ulaşmanın tek yolu, o eve hizmetçi olarak girmekti.
İnci derin bir nefes aldı. Kapının önünde dururken kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Kaçmak istedi. Her şeyden vazgeçmek, bu karanlıktan uzaklaşmak istedi.
Ama babasının sesi kulaklarında yankılandı.
“Korkma kızım… sen güçlüsün.”
Gözlerini kapatıp kapıyı çaldı.
Kapı açıldığında, içeriden gelen soğukluk sadece havadan ibaret değildi. Bu evde bir şeyler yanlıştı. Hissediliyordu.
“Yeni gelen sensin demek.”
İnci başını kaldırdı.
Ve onu gördü.
Aras Karadağ.
Hakkında duyduğu her şey bir anda anlam kazandı. O adamın bakışlarında ne merhamet vardı ne de insanlık. Sanki karşısında duran şey, sadece insan kılığına girmiş bir karanlıktı.
İnci yutkundu, korkusunu saklamaya çalışarak başını eğdi.
“Adın?”
“İnci… efendim.”
Aras bir adım yaklaştı. Mesafe kapanırken, İnci ilk kez gerçekten tehlikenin ne demek olduğunu anladı.
Çünkü bu eve babasını kurtarmak için girmişti…
ama içinden bir ses fısıldıyordu:
“Buradan herkes kurtulamaz.”