Gecenin bir vaktiydi. Hastane odasının perdesi aralanmış, sokak lambalarının solgun ışığı loş bir sarı gibi duvara vuruyordu. Cenk hâlâ konuşamıyordu ama gözleri açık, sabit bir noktaya bakıyordu. Sanki dünyaya yeni doğmuş bir çocuk gibiydi; hafızasında yalnızca belli belirsiz izler, bedeninde ise ağır bir yorgunluk vardı. Conroy, yatağın başucunda bir sandalyeye kıvrılmış, başını Cenk’in eline yaslamıştı. Uyumuyordu. Sadece bekliyordu. Zaman zaman gözlerini kapatıyor, sonra aniden irkilip gözlerini Cenk’e çeviriyordu. O anda kaybedecekmiş gibi… Sabaha karşı dört sularında Damon içeri süzüldü. Elinde karton iki kahve. Biri Conroy’a… “Uyumadın mı hiç?” diye sordu yavaşça. Conroy başını kaldırmadan cevap verdi. “Ya gözlerini tekrar kapatırsa?” Damon sessizce yere çömeldi. “Kapatsa da ye

