Cenk, cam kenarındaki koltukta oturmuş, elinde yarısına kadar soğumuş bir kahve fincanıyla dışarıyı izliyordu. Boston’un üzerinde ağır ağır düşen kar taneleri, sanki zamanı yavaşlatıyor, her şeyi beyaz bir huzura sarıyordu. Karla kaplı sokaklarında çocukların şen kahkahaları yankılanıyor, havada bir Noel hazırlığının tatlı telaşı hissediliyordu. Fakat onun yüzünde ne o çocukların coşkusu, ne de vitrindeki ışıkların cazibesi vardı. İçinde derin bir yorgunluk, hâlâ tam geçmemiş o halsizlik vardı. O sırada arkasından, derinden gelen babasının sesi duyuldu. kapıyı hafifçe tıklattı. "Müsait misin oğlum?" Cenk, başını kaldırıp gülümsedi. "Her zaman Cenk, babasına baktığında Civat Bey’in sert bakışlarının yerini bu defa daha yumuşak, daha babaanevi bir ifade almıştı. Yanına oturmak için izin

