Boston’un gri sabahları artık Conroy’un içini titretmiyordu. Sıcak kahvesini iki yudumda içiyor, parmaklarını kemanin tellerine bazen sürtuyor bazen ise sinirle kahve kupasının kenarına vuruyordu. Dışarıda yağmur yağıyor du, Cama vuran damla sesleri sinirlerini daha çok zorluyordu, sanki bir şey değişmeyecek gibiydi. Çünkü içeride çoktan fırtına kopmuştu.
Cenk’i son gördüğünde gözlerinde bir şey vardı. Kırılganlıkla karışık bir sitem... ama aynı zamanda sanki “gitme” diyen bir sessizlik. Conroy bu sessizliğin çığlığını hâlâ duyar gibiydi.
Öğrencilerine ders anlatırken bile dikkatini toparlayamıyordu.
Gülümsemeleri yarım, notaları bozuktu artık.
Yine apar topar üzerine geçirdiği kıyafetleri giyip kampüsün yolunu tuttu bugün dersi vardı ve onu tekrar görme umuduyla yanışıp tutuşuyor du. Saatler geçti ders saati geldi ama beklediği kişi odaya giriş yapmadı. ders bitene kadar darma duman bekledi. Sadece Cenk değil ne Elizabeth ne de Damon ortadaydı. Acaba ona bişey mi oldu diye düşünmekten kendini alamadı.
Kampüs çıkışında kalabalık yavaş yavaş arabalarına doluşuyordu. Kasım sonunun serinliğini hissettiren bir rüzgâr vardı; yapraklar kaldırımlarda dans ediyor, gökyüzü ise tam bir Boston griliğinde asılı duruyordu. Ama güneşin altın ışığı oradaydı
Conroy uzaktan gelen tanıdık silueti fark ettiğinde kalbi istemsizce sıkıştı.
Cenk.
Her geçen gün biraz daha solan, zayıflayan, yürürken dahi sendeleyen hâliyle oradaydı. Yanında Damon ve arkada, arabanın bagajını kapatmakla meşgul Stefan.
İçindeki boşluğu bastıramadı Conroy. İçini kemiren şeyin adı sadece pişmanlık değildi; bu daha derin, daha sızılı bir yalnızlıktı. Parmakları montunun cebinde kenetlendi. Ağzı kurudu. Kalbi, yıllardır görmediği bir çocuk gibi ürkekti.
“Şimdi konuşmazsam... bir daha hiç konuşamayabilirim.”
Bir adım attı.
Sonra bir tane daha.
Ve bir anda sesi, rüzgârın içinden sivrildi.
“Bay Soydan!” kalbi öyle bir atmaya başladı ki göğüs kafesini delip çıkacaktı...
O an... zaman dondu.
Cenk’in bedeni olduğu yerde kaldı. Damon, bir an duraksadı.
Conroy, nefesini tutarak yaklaşmaya başladı. Göz göze geldiler.
Ve işte o anda... Conroy, içinden geçen her şeyi söyleyebilecek kadar hazır hissetti kendini. Ama bu hazır his, saniyeler içinde yıkılacaktı.
“Biz de tam gidiyorduk,” dedi Damon, sesi bir kalkan gibiydi.
Cenk’i hafifçe arkasına aldı, arabaya doğru yönlendirdi.
Conroy adımını hızlandırdı.
Dudağı titriyordu. Kalbi göğsüne sığmıyor gibiydi.
“Bay Soydan konuşmayı mı unuttu?” dedi.
Cenk hâlâ bakıyordu ona. Ama bakışları... sanki içinden çıkmaya korktuğu bir hücrenin camıydı. Soğuk, donuk, derin.
Damon’un yüzündeki gerginlikle birlikte bir sessizlik daha çöktü aralarına.
Sonunda Cenk konuştu.
Boğuk, yorgun, ve çok ama çok uzakta bir sesle:
“Buyrun Profesör Mikelson.”
Conroy’un içi ezildi. “Profesör.” Artık adını bile anmıyordu.
Bir zamanlar gece yarıları mesajla ‘uyudun mu’ diye soran, piyano başında ona bakarak gülümseyen o çocuk… şimdi gözlerinin önünde bir yabancı gibi duruyordu.
Yine de pes etmedi.
“Hafta sonu derslerini bıraktınız sanırım,” dedi. “Sadece netleştirmek istedim. Babanıza bildirmek zorundayım sonuçta. Maaşım hâlâ hesabıma yatıyor. Ben... Conroy Mikelson, vermediğim derslerin parasını almak istemem.”
Cenk’in yüzünde bir kıpırdanma olmadı.
“Sadece sağlığım biraz kötü durumda,” dedi. “Biraz toparlanıp geri döneceğim profesör. Zamana ihtiyacım var. Şimdi müsaadenizle.”
Ve cevap beklemeden arabanın kapısını açtı, içine bindi. Damon, araca dolandı. Kapılar kapanmadan önce göz göze geldiler son kez. Cenk, Conroy’a değil, ön camdan boşluğa bakıyordu.
Conroy orada, kampüsün ortasında tek başına kaldı.
Damarlarında dolaşan kan bile geri çekilmiş gibiydi.
İçinden bir şeyin koptuğunu hissetti.
“Profesör. Sadece profesörüm artık.” diye fısıldadı kısık sesle
Yutkundu ama boğazı yanıyordu. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama kelimeler, göğsünde boğuldu. Bir zamanlar Cenk’in adını mırıldanarak ezberlediği şarkılar vardı; şimdi ise hepsi sessizdi.
Yavaşça arkasını döndü. Ayak sesleri bozuk bir melodi gibi yankılandı kaldırım taşlarında. Ona uzatılan elleri, zamanında tutamadığını o an anladı. Ve kendini tekrar tekrar cezalandırmaya başladı.
Rebecca, o gün Conroy’un müzik odasına geldiğinde içeri girmekten çekindi. Onu bu kadar dağınık, bu kadar suskun hiç görmemişti. Uzun süre kapıda bekledikten sonra kapıyı hafifçe araladı.
“Yalnız mısın?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Conroy başını kaldırmadan başını salladı.
Rebecca içeri girdi. Sessizlik uzadıkça kelimeler daha da ağırlaşıyordu. Sonunda, dayanamayıp koltuğun karşısına oturdu.
“Bana ne olduğunu anlatmayacaksan, en azından şu halini açıkla. Dört derstir öğrencilerin bile fark ediyor. Gözlerin Cenk’i arıyor Conroy. Sanki onun boşluğuna çarpıp her defasında sessiz kalıyorsun.”
Conroy boğazını temizledi.
Bakışlarını Rebecca’ya çevirdi, sonra birden gülümsedi. Ama o gülümseme, düşmek üzere olan bir çerçevenin titrek dengesine benziyordu.
“Ben sadece... ona yaklaşmakta geç kaldım galiba,” dedi.
“Ve şimdi, ne zaman gözlerimi kapatsam... sanki hâlâ burada gibi. Oysa biliyorum ki, her geçen gün biraz daha yok oluyor. İçinde bulunduğu boşluk... sanırım ben de bir ucundan ittim onu oraya.”
Rebecca bir süre sustu. Ardından yavaşça başını salladı.
“Aşk dediğin şey... bazen iki kişinin birbirine uzattığı ip değil de, tam ortalarında sarkan bir sessizlik olur. Eğer o sessizliği birlikte tutmazsanız... biri düşer. Ve Conroy... bence o düşüyor şu an.”
Conroy’un gözleri doldu. Keman sesi kulaklarında yankılandı. O sesin sahibi artık sadece bir öğrencisi değil, içinden söküp atamadığı bir parçaydı.
“O gece ona söylediklerimi geri almak isterdim,” dedi kısık bir sesle. “Ama gururum… öğretmenliğim… ne kadar saçma görünse de, beni susturdu. Ve şimdi sadece izliyorum.”
Rebecca ayağa kalktı, pencere kenarına yürüdü. Camdan dışarı baktı; yağmur yine başlamıştı.
“Conroy, bazı insanlar bize ders vermek için değil, bizi sarmak için girer hayatımıza. Belki de Cenk, seni sarmaya geldi. Ama... eğer bu sarılma isteğini içinde daha fazla bastırırsan, sadece onu değil... kendini de kaybedeceksin.”
Conroy, koltuğunda öylece kaldı. Başını önüne eğdi. Parmakları, sanki bir piyano tuşunun hayali üzerinde titriyordu.
O gece, yatmadan önce ilk defa telefonunu açtı. Cenk’in adını arama çubuğuna yazdı. Ama hiçbir şey yazmadan ekranı kapattı.
Ve sonra, mırıldandı:
“Beni affetme, ama... lütfen kendini bırakma.”