“Kampta zayıf çocuklara ne yapıldığını çok iyi biliyordun,” dedi, sesi bu kez öfkeli değil; kırık, yorgun ve içten gelen bir sitemle doluydu.
“Hiçbir şey hissetmemize izin yoktu. Acı, aşk, üzüntü, korku, hatta nefret bile… Yasaktı. Ama ben nefretle doluyum, Viper. Onlara karşı. Beni korumak için yapmak zorunda kaldığın her şeyin bedelini senden çok ben ödedim belki ama… o nefret hep içimde kaldı.”
Gözlerini yere indirdi. Titreyen ellerini yumruk yaptı. Kırılgan değil, geçmişte kırılmış birinin çaresizliğiydi bu.
“Kampta ilk günümde tanıştık seninle. Ama iki kişinin birbirine yaklaşması, bırak sevgi duymayı… bir dostluk bile, zayıflıktı onlar için. Birini önemsemek… ölümle eş tutulurdu.”
Duraksadı. Gözleri artık geçmişin karanlığına saplanmıştı.
“Kulaksız vardı kampta. Sağdan konuş, soldan duymaz derlerdi. Herkes onunla dalga geçerdi. Ama çok sonra öğrendim…Senin yaptığını.”
Göz ucuyla bana baktı, sonra hemen geri çekti bakışını. Derin bir nefes aldı. Ama kelimeleri durmadı.
“Ben geldiğimde… Zayıf, cılız bir çocuktum. Yüzümde korkudan başka hiçbir iz yoktu. Ve böyle bir çocuk için… o yer, mezar gibiydi.”
Sesinde hafif bir titreme vardı artık. Ama anlatmaya devam etti.
“Bir keresinde… Bizi üç gün aç bırakmışlardı.S onra ormana saldılar. Dediler ki: ‘Kim hayatta kalırsa, yolun sonunda ödül var.’ Ben de koştum. On iki yaşındaki bir çocuğun koşabileceği kadar, hayatta kalmak için koştum.”
Durdu.Y utkundu. Ama devam etti:
“Sonuna gelemedim. Ormanın içinde, Kulaksız’ın yanından ayrılmayan biri yakaladı beni. Meğer onun ödülü benmişim. Beni gördüğü anda kararını vermişti bile.”
Omuzları çöktü. Ama gözleri hâlâ bende.
“Direnmedim. Bağırmadım bile. Çünkü yardım isteyecek kimsem yoktu. Yere düştüm, geri geri süründüm. Bir ağacın dibinde kıpırtısız bekledim. Küçüktüm… Ve o adam, bana kocaman görünüyordu. Öleceğim sandım. Gözlerimi kapattım ve bekledim. İşte o an… tam o an… onu yere yıkan sesi duydum.”
Derin bir sessizlik oldu. Kelime bile etmedi. Sanki tekrar oradaydı.
“Sırtına saplanmış bir ok vardı. Gözlerimi korkuyla açtım ve seni gördüm. Bir ağacın tepesindeydin. Hiç konuşmadan, sadece elinle işaret ettin bana yolu. Bitiş noktasını gösteriyordun. O an dedim ki: ‘İşte bu… bu benim kurtarıcı meleğim. Hayatım boyunca bana hep kurtuluşu gösterecek olan kişi bu.’”
“Victor… biz nasıl bu hale geldik?” Sesim kısık, neredeyse fısıltıydı. Kırılmıştım. Hem de neye, kime olduğunu bilmeden.
Victor hiç duraksamadan yanıtladı: “Sana bunu onlar yaptı. Vance yaptı.” Sesi sakin ama içinde biriken öfke her kelimenin altına sızıyordu.
“Sen beni seviyordun, Viper. Ama o… Seninle benden önce hayaller kurmuştu. Öyle kaptırmıştı ki kendini, senin bana aşık olabileceğine inanmadı. Beni tehdit olarak gördü. Ve senden beni koparmak için elinden geleni yaptı.”
Victor’un sözleri zihnimin karanlık köşelerinde yankılandı. Anlatılanlar bir bir gözümün önünde canlanıyordu. Bazısı bulanık, bazıları net… Ama bir gerçek var ki, ben bile artık kendime güvenmiyordum. Bu anılar bana mı aitti? Yoksa sadece biri tarafından bana yüklenen yalanlar mıydı? Kafamdaki düğümü çözmek için defterin geri kalanına ihtiyacım vardı. Ama onu okumak için önce bana güvenmesini sağlamalıydım. Ve en önemlisi, benim de birine güvenmem gerekiyordu.
Victor ansızın bir adım yaklaştı, sesi alaycı bir tona büründü:
“Yeterince deneyimim var, anlatırım bir ara. Yaş farkı mı diyorsun… Aramızda sadece üç yaş var, Viper. Bu, çocuk yapmamıza engel olmadı ya hani.”
Cümlesinin sonundaki sırıtışı… O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Suratımı buruşturdum, yüzümdeki tiksinti açıkça okunuyordu. Sözlerinin etkisiyle içim daraldı. Bunu fark etti sanırım. Sustu. Sonra, mahcup bir ifadeyle başını eğdi:
“Özür dilerim,” dedi. Sanırım hâlâ Ekin’in öldüğüne inandığımı düşünüyor.
“Uykun yok mu?” diye sordu biraz sonra. Gözleri uykusuz ama düşünceliydi.
“Sabah olmak üzere. Yarın erken çıkalım buradan. Burası fazla ortada kaldı. Şimdilik bu para bize yeter.” Başımı hafifçe salladım, onayladım. Adres bendeydi. Evin yerini biliyordum. Ve şehirden çok uzaklaşmadığımız sürece bulacağım kesindi.
O gece, gözlerimi kapattığımda zihnimde yüzlerce soru dönüp duruyordu. Victor’un söyledikleri, geçmişteki hislerim, defterde yazanlar ve içimdeki yankılar arasında kayboluyordum. Uyku, bu kaosun içinde imkânsızdı ama bedenim pes etti. Belki iki, belki üç saatliğine sızmışım. Sabahın erken saatlerinde yola çıktık. Şehir merkezinden biraz uzakta, terkedilmiş bir depoya vardık. İlk bakışta döküntü gibi dursa da, yaklaştıkça dikkatimi çeken bir şey vardı: Ayakta kalmışlık.
Depo, yılların yorgunluğunu taşıyan soluk boyalarla kaplıydı. Metal panellerin bazıları hafifçe paslanmıştı. Pencereler, yüksek ve küçüktü. Camları sağlamdı, kırık yoktu. İçeri az da olsa ışık süzülüyordu. Kapıyı açtığımızda geniş, boş bir alan bizi karşıladı. Yanlara yapılmış birkaç bölmeli oda vardı. Zemin eskiydi, ama temizlenmişti; her adımda hafifçe gıcırdıyordu. Tavan, kalın ahşap kirişlerle desteklenmişti. Basit ama işlevsel birkaç mobilya vardı: Eski bir masa, sağlam iki sandalye, köşede bir yatak iskeleti ve birkaç raf. Elektrik çalışıyordu. Küçük lambalarla içeriyi aydınlattık. Hafif bir toz kokusu vardı ama onun dışında içerisi gayet yaşanabilirdi. En azından bir süreliğine saklanmak ve anlamaya çalışmak için yeterliydi.
Yıllar önce geride bıraktığım hayatın gölgeleri hâlâ üzerime yapışmıştı. Kimi hatıralar bir başkasının bana anlattığı hikâye gibiydi; ne kadar gerçekti, bilmiyordum. Kime güvenmem gerektiğini bilemezken kendimi Victor’un yanında buldum. Çünkü insan, kimi zaman birine inanmak istemez, sadece inanmaya mecbur hisseder.
Bir hafta boyunca burada kaldık. Sessizlik, tenime işlemiş bir yara izi gibi hep yanımdaydı. Geçmişimi anlatmamı beklese bile, kelimeler hiçbir şey anlatamazdı. Çünkü bazı şeyleri, sözcükler değil, yalnızca suskunluk taşıyabilir.
Bir sabah, kahvaltı masasında oturuyorduk. Victor’un gözleri, önündeki tabağın üzerinde boş bir çukur gibiydi. Baktıkça, orada kaybolmuş birini görüyordum.
Dayanamadım.
“Bunca zaman nerelerdeydin, Victor?” dedim. Sesim titredi, çünkü sorunun cevabından korkuyordum.
Victor başını kaldırmadı. Derin bir nefes aldı, sanki içindeki karanlığı biraz olsun söküp atmaya çalışıyordu.
“Uzakta… Ama o yol, tahmin ettiğimden çok daha karanlık bir yoldu. Sana dönmek için çok uğraştım.”
Sözleri ağırdı. Gözlerimden kaçırdığım bir öfke vardı.
“Neden bana gelmedin?” dedim. “Vance’in beni bulmasını mı bekledin?”
Victor, bu kez gözlerime baktı. Gözlerinde bir yabancı vardı; sanki kendisiyle kavga edip yenilmişti.
“Öldüğünü sanıyordum.” dedi.
Sustu. O sessizlik, üstüme çöken bir gece gibiydi. Ne yıldızı vardı, ne ayı. Sadece boğucu bir karanlık.
“Hafızamı nasıl kaybettim, Victor? Ve neden Aslan’ın yanındaydım?”
Victor bana baktı. Gözlerinde, söylemekten korktuğu bir gerçek gizlenmişti. Soğuk, keskin bir nefes aldı.
“Beş yıl önce hastanede olduğun bir anı hatırlıyor musun?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı ama kelimeleri, içimde bir taş gibi yankılandı.
Gözlerimi kıstım. Hafızamın diplerine inmeye çalıştım, karanlık bir kuyunun dibinde ışık arar gibi. Sislerin arasında bir görüntü belirdi; belki bir yanılsamaydı, belki de gerçek. Başımı hafifçe salladım.
“Evet,” dedim, “bir trafik kazası…” Victor’un yüzündeki ifade değişti. Dudakları gerildi.
“Hayır,” dedi, sesi bu kez sertti, keskin bir bıçak gibi.
“O bir kaza değildi. Sen… kendini öldürmeye çalıştın.”