Arabada Victor yine sessizdi. Olanları akışına bırakmıştım artık, hiçbir şey öğrenmek istemiyordum. Sadece sessizlik sinirimi bozuyordu. Dayanamayarak sordum, "Patronun.... " dedim "Leo" dedi
"Leo’nun ayağına ne oldu?"
Victor gülmeye başladı.
"Komik olan ne?" dedim sinirle.
"Sen yaptın," dedi.
Şaşkınlıkla ona baktım. Sözlerini sindirmeye çalıştım.
"Hala senden korkuyor."
Victor'un bakışları ruhuma işliyor; aşk değil, ama derin bir çekim gücü var. Gözlerimiz buluştuğunda, elini kucağımda duran elimle buluşturup nazikçe tutmaya çalışıyor. Artık savaştan yorulmuş durumdayım ve karşılık veriyorum
"Bir şeyler içmek ister misin?" diye sordu.
"Olabilir," dedim, hafifçe gülümsüyerek.
"Sevdiğin bir yere gidelim, güzel bir yer," dedi Victor, arabayı bir marketin önünde durdururken.
Kafamı sallayıp, rüzgarın saçlarımın arasından geçmesine izin verdim Victor, hala elimi tutuyor. Marketin önünde durduğunda içimdeki huzur biraz kayboldu.
"Başka bir şey ister misin?" diye sordu.
"Bilmem, böyle iyiyim,"
"Tamam, hemen geliyorum," diyip ve markete yöneldi.
Victor, geri dönüp aldıklarını arabaya yerleştirdi
Daha sonra direksiyona geçip bana yaklaşmaya başladı. Ellerini saçlarımın arasında gezdiriyor, ensemden tutup yaklaştırıyordu. Kokusu, geçmişi hatırlatan tanıdık bir koku; sarhoş edici, büyüleyici bir koku. Victor yaklaştıkça kendimden geçiyordum. Yanağımla dudağımın arasına küçük bir öpücük kondurdu ve alnımdan öptü.
"Şimdilik kendini zorlamanı istemem," "Ama bu seni özlemediğim anlamına gelmiyor. Her bir zerrem beş yıldır seni arzuluyor."
Victor'ın siyah gözleri, ruhumun derinliklerine bakıyor gibiydi. Arabayı bir anda hızla sürmeye başladı. Yüksek bir tepeye ulaştığımızda, kapalı örgülerle kaplı bir kapıdan geçtik ve şehir manzarası ayaklarımızın altında yayılıyordu. Köşede birkaç kaya vardı. Arabadan inip bu doğal platforma doğru ilerledik. Victor, aldığı içkileri arabadan çıkarıp yanıma getirdi.
Victor, içki şişelerini yere bıraktı ve yanımda otururken, sessizlik içinde şehrin ışıklarına baktık. Manzara, gecenin karanlığında parlayan ışıklarla büyüleyici bir tablo gibiydi. Rüzgarın hafif esintisi ve Victor'ın yanındaki varlığı, huzur aradığım bu anı daha anlamlı kılıyor gibiydi.
........
Yüzünde bir hüzün vardı. "Seninle buraya sürekli gelirdik. Huzur aradığımızda, yalnız kalmak istediğimizde. Burayı unutmamışsın. İçinde bir yerlerde bana ait duyguların saklı olduğunu biliyorum. Onları açığa çıkarmak için ne gerekiyorsa yapacağım. Yanından asla ayrılmayacağım."
"Üzgünüm," dedim, kafamı eğerek.
"Ne için?" diye sordu Victor.
"Hatırlamadığım için, unuttuğum için."
"Hayır, kendini suçlama. Bu senin suçun değil."
"Evet, değildi ama kimin suçu? Hayatınızda her şey alışkanlık haline gelmişken, bir şeyleri ezbere yaparken, nasıl olur da aşık olduğunuz kişiyi unutabilirsiniz? Nasıl unutabilirim Victor'u?" diye düşünüyordum kendi kendime
Victor, derin bir nefes aldı. "Yine daldın. Düşünme daha fazla. Üşüdün mü? Arabada bir polar olacaktı. Hemen getiriyorum."
Elindeki içkiyi bırakıp arabaya doğru ilerledi. Ben de içkimi bir seferde kafaya dikip bitirdim. Sarhoş olmak istiyorum. Victor geri dönüp poları üzerime sertçe fırlatıp sinirli bir şekilde ayakta volta atmaya başladı.
"Biraz olsun... Bir kereliğine... Sadece..."
Yüzüne anlamsız bir şekilde baktım, neler olduğunu anlamıyor.
"Bir kere olsun bana güvenemez misin ya? O şerefsize güvendiğin gibi bana güvenemez misin?" dedi Victor
Bir Telefon çıkarıp havaya kaldırdı
"Bir saniye, telefon mu? Benim telefonum yok ki."
"Ne diyorsun?" diye sorarak telefonu elinden aldım. Ekranda Vance ile fotoğrafımız var. Bir mesaj: "Hiç merak etme, seni ondan kurtaracağım, senden vazgeçmeyeceğim."
"Bu mesajı mı attın? Konum da gönderdin mi? Buraya mı geliyor? Söylediklerime inanmıyor musun?" dedi öfkeyle.
"Victor, bu benim telefonum değil."
" Arabada yerdeydi ama cebinden düşmüş olabilir. Bana tuzak mı kurdun? O yüzden mi benimle geldin?"
Victor, kendine zar zor hakim oluyormuş gibi görünerek telefonu fırlatıp kayalıklara parçaladı ve yanıma yaklaştı.
"Bana güvenmiyorsan, şimdi git ona. Kızımızın katiline."
"Victor, ben ona inanmıyorum. Ben... telefondan haberim bile yok. Cebime o koymuş olmalı," dedim ama gözlerim yaşarıyordu.
"Kalk, gidiyoruz. İzini sürüyor olabilir," Ayağa kalkıp arabaya hızlı adımlarla beni sürüklemeye başladı. Karşı koyabilirdim ama kırıldığını düşündüğüm için sessiz kaldım.
Bir anda iki araba hızla gelip önümüzü kesti. Bizim arabamız ile onların arabası arasına sıkıştık. Arabadan Vance ve Azra, diğer arabadan ise Ece, Murat ve Mert indi. Üçü de Victor'a silah doğrulttu.
Gereğinden fazla sakindim ve sadece izledim. Vance yaklaşıp elini uzattı.
"Hadi, gidiyoruz."
Victor bir anda bir adım ileri attı ve bağırmaya başladı. "Orospu çocuğu, sen kimi nereye götürdüğünü sanıyorsun?"
"Beni korkutabileceğini mi düşünüyorsun?" dedi, sinirli bir şekilde.
"Hadi, Viper, gidiyoruz," dedi Vance, kolumdan tutarak sürükledi. Karşısında dururken, onu kendime doğru çekip suratına sert bir yumruk vurdum Diğerleri bana yaklaşırken Vance, eliyle onları durdurdu.
Bir yumruk daha attım ve geriye doğru düştü
"İşte benim kadınım," diye bağırdı Victor.
Vance, "Şerefsiz!" diyerek yanağını tutup Victor’a doğru ilerlerken, karnına bir yumruk daha attım. İki büklüm olunca sırtına dirseğimle vurdum. Yere düştüğünde üzerine çıkıp durmadan yumruklamaya devam ettim.
Vance’nin Yüzü gözü kan içinde kalmıştı. İçimdeki nefret ve öfkeyi ondan çıkarıyordum. Bilincini kaybetmek üzere inlerken yumruğum havada kaldı. Onu bu şekilde öldürmeyecektim. Daha acılı bir ölüm düşünüyordum onun için. Kızımın intikamını alacaktım.
Ayağa kalkıp diğerlerine geri çekilmelerini söyledim. Victor'un elinden tutup arabaya doğru yürüdüm. Vance'in bize baktığını hissediyordum; zaten amacım onun gözüne sokmaktı. Arabanın önünde durup Victor'a döndüm.
"Bir daha bu çocuk katiline güvendiğimi düşünürsen Sonun ondan beter olur," dedim ve ardından arabaya binip hızla Vancenin üzerine sürdüm. Gözünü bile kırpmadan, kanlı yüzüyle bana yalvarıyormuş gibi baktı. Arabayı geri sürüp hızla oradan uzaklaştım.
Victor beni eve bıraktığında telaşlıydı.
“Seni dışarı çıkarmak iyi bir fikir değildi,” dedi.
“Vance’den daha büyük tehditler var.”
Sonra hiçbir açıklama yapmadan çıktı. Kapı kapandığında, evin içinde yankılanan sessizlik üzerime çöktü. İçimde boğuk bir yorgunluk vardı. Ama asıl yoran, ne Vance’ti ne de dışarıdaki tehdit. Asıl yorgunluk, kendimden kaçma çabamdı. Banyoya gidip ellerimi yıkadım. Kurumuş kan parmaklarımın arasından çıkmakta zorlanıyordu. Ne kadar ovuşturursam ovuşturayım, ellerimden değil, içimden gitmiyordu o leke. Sonra yüzüme soğuk su çarptım.
Kendime gelmem gerekirdi. Ama geldiğim yer… hiç gitmek istemediğim bir yerdi. Banyodan çıkınca, evin içinde ağır adımlarla yürümeye başladım. Bir şey beni eski bir odaya çekti. Victor’un çalıştığı, artık kullanılmayan odalardan biriydi. Toz kokusu vardı içeride. Zamanın sıkıştığı yerlerde hep o koku olur.
Köşedeki kitaplığı karıştırırken, alt rafa çömeldim. Orada, duvara yaslanmış eski bir kutu dikkatimi çekti. Ama kutu boştu. Daha doğrusu… öyle görünüyordu. Kutuyu kaldırınca, altında hafifçe oyulmuş bir tahta parçası fark ettim. Parmak uçlarımla tahtayı yokladım, bir girinti… sonra hafif bir çıtırtı. Tahta yerinden oynadı. Altında ince, uzun bir boşluk. Ve orada, siyah deri kaplı ince bir defter duruyordu. Tozla kaplıydı. Ama üzerindeki izler, yakın zamanda biri tarafından dokunulduğunu gösteriyordu. Victor olabilir miydi? Yoksa başkası mı koymuştu? Defteri elime aldım. Açmadım hemen. Ellerimle kapağını okşadım sanki oradan bir cevap alabilirmişim gibi. İçimde bir şey titredi. İsmini koyamadığım bir huzursuzluk. Sonunda açtım.
İlk sayfada sadece tek bir kelime vardı:
“Ela.”