ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

1318 Words
Miran’ın o gece gözyaşları içinde yaptığı itiraf, Karadağ konağının kasvetli ve soğuk odasında adeta zamanı durdurmuştu. Hazan, karşısındaki adamın sadece bir zorba, bir zindancı olmadığını; aksine kendisini acımasız bir kurt sürüsünden korumak için kendi göğsünü siper eden yaralı bir koruyucu olduğunu anladığında içindeki nefret duvarları büyük bir gürültüyle çöktü. O günden sonra aralarındaki bağ, dışarıya karşı sahnelenen sert bir tiyatro ile odalarının kapısı kapandığında yaşanan derin, sessiz ve tehlikeli bir aşka dönüştü. Artık iki yabancı değil, aynı kaderi paylaşan iki suç ortağıydılar. Konaktaki hayat ise gün geçtikçe daha çekilmez, daha tekinsiz bir hal alıyordu. Amca Kazım, Miran’ın Hazan’a karşı koruyucu tavırlarından, gözlerindeki o gizli sadakatten şüphelenmeye başlamıştı. Konağın avlusunda, taş merdivenlerinde ya da akşam kurulan büyük aşiret sofralarında Kazım’ın zehirli bakışları sürekli Hazan’ın üzerindeydi. Bir akşam yemeğinde, tüm aşiret ileri gelenleri ve aile üyeleri uzun ahşap masanın etrafında toplanmışken, Kazım Ağa lafı yine Soykanlar ile olan kan davasına getirdi. Sesindeki alaycı ve kışkırtıcı ton, masadaki herkesin gerilmesine yetmişti. "Duydum ki," dedi Kazım Ağa, elindeki et bıçağını tabağına sertçe vurarak, "Soykanlar sınır mezrasındaki otlaklara yine sürülerini sürmüş. Biz burada analarımızın gözyaşını silmeden, Ali’mizin toprağı kurumadan duruyoruz ama düşmanımız bize gülüyor. Yoksa Karadağların veliahtı, evine aldığı düşman kızı yüzünden elini ayağını çekmeye mi karar verdi?" Masadaki tüm gözler bir anda Miran’a döndü. Hazan’ın elindeki çatal titredi, kalbi göğsünü delercesine çarpmaya başladı. Miran ise soğukkanlılığını bozmadan tabağındaki yemeği kesmeye devam etti. Yavaşça başını kaldırdı, gözlerinde o eski, buz gibi karanlığı peydahlayarak amcasına baktı. "Benim neyi ne zaman yapacağımı sormak sana düşmez Kazım Ağa," dedi Miran, sesi salonun yüksek tavanlarında çınlarken. "Bu konağın ağası da, bu aşiretin başı da benim. Soykanların hesabını ne zaman keseceğimi ben bilirim. Yanımda oturan kadına gelince... O bu masada bir Soykan değil, iki ailenin dökülen kanını durdurmak için önüme atılmış bir rehindir. Haddini bil, işime karışma." Miran bu sözleri söylerken masanın altından Hazan’ın buz gibi kesilmiş elini tuttu. Parmaklarını Hazan’ın parmaklarına kenetledi; bu sert ve acımasız sözlerin ardındaki "Korkma, seni koruyorum" mesajını sadece Hazan hissetti. Hazan, Miran’ın masanın altındaki o sıcacık ve güven veren dokunuşuna sığınarak başını dik tuttu. Dışarıya karşı acımasız bir ağa ve ezilen bir gelin rolünü mükemmel bir şekilde oynuyorlardı ama bu oyun ikisinin de ruhunu yavaş yavaş kemiriyordu. Gece odaya çekildiklerinde Miran kapıyı sürgüledi ve sırtını ahşap kapıya yaslayarak gözlerini kapattı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Hazan yavaşça onun yanına yaklaştı, elini Miran’ın gergin omzuna koydu. "Seni bu duruma düşürdüğüm için üzgünüm," dedi Hazan fısıltıyla. "Benim yüzümden kendi ailenle, kendi amcanla düşman oluyorsun." Miran gözlerini açtı, Hazan’ın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözlerindeki yorgunluk ve sevda o kadar derin bir tezat oluşturuyordu ki, Hazan’ın nefesi kesildi. "Senin kılına zarar gelmesin de Hazan, ben bütün dünya ile düşman olmaya razıyım. Ama Kazım durmayacak. Seni bu konaktan, bu hayattan söküp atmak için bir fırsat kolluyor. Çok dikkatli olmalısın. Bensiz avluya bile adım atmayacaksın." Kazım Ağa’nın kurduğu tuzak ise gecikmedi. Birkaç gün sonra Miran, aşiretin sınır bölgesindeki bir arazi anlaşmazlığını çözmek üzere şehirden uzaklaşmak zorunda kaldı. Bu, Kazım’ın yıllardır beklediği fırsattı. Miran’ın konaktan ayrılmasından sadece birkaç saat sonra, Kazım Ağa’nın sadık adamları ve konaktaki bazı yaşlı kadınlar Hazan’ı odasında bastı. Onu zorla alt kattaki karanlık, rutubetli depoya indirdiler. Kazım Ağa, elinde bir kırbaç ve yanında hazır bekleyen adamlarıyla Hazan’ın karşısına dikildi. "Bugün bu konaktaki leke temizlenecek," dedi Kazım Ağa, gözü dönmüş bir nefretle. "Miran seni koruyabileceğini sandı ama senin kanın bu topraklara haramdır düşman kızı. Ağabeyinin işlediği günahın, amcanın döktüğü kanın bedelini sen ödeyeceksin." Hazan başını eğmedi. İçindeki korkuya rağmen dimdik durdu. "Miran döndüğünde bunun hesabını sorar!" diye bağırdı. "Bana dokunursanız bu konağı başınıza yıkar!" Kazım Ağa acımasızca güldü. "Miran döndüğünde senin bir kazaya kurban gittiğini görecek. Düşman kızının ölümü kimseyi üzmez!" Adamlar Hazan’ı yakalamak için üzerine atıldığında Hazan var gücüyle karşı koydu. Tırnaklarını adamların yüzüne geçirdi, bulduğu bir ahşap sandalyeyi üzerlerine fırlattı. Ancak sayıca üstündüler. Hazan köşeye sıkıştığı an, konağın devasa dış kapısı büyük bir gürültüyle yıkılırcasına açıldı. Silahtan çıkan kurşun sesleri depoya kadar ulaştı. Miran, bir şeylerin ters gittiğini hissederek yoldan geri dönmüştü. Deponun kapısını kırarak içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında adeta çıldırdı. Gözü dönmüş bir fırtına gibi içeri daldı, Hazan’a dokunmaya çalışan iki adamı tek hamlede yere serdi. Şarjörünü Kazım Ağa’nın ayaklarının dibine boşalttı. Mermilerin taş zeminde çıkardığı kıvılcımlar ve çıkan ses depodaki herkesi dehşete düşürdü. Miran, Kazım Ağa’nın boğazına sarıldı, onu duvara yapıştırdı. Silahının soğuk namlusunu amcasının şakak kemiğine dayadı. "Sana ne söylemiştim Kazım!" diye kükredi, sesi konağın en derin mahzenlerinde bile yankılandı. "Ona dokunanın leşini bu konağın avlusuna gömerim demedim mi! Sen benim sabrımı mı sınıyorsun?" Kazım Ağa korkudan titriyordu ama yine de keçi inadıyla konuştu: "O düşman kızı! Seni zehirledi Miran! Soykanların kanı bu konağa uğursuzluk getirdi!" "O benim karım!" diye bağırdı Miran, gözlerinden adeta alevler saçarak. "Seni bu konaktan da, bu aşiretten de sürerim! Bir daha onun adını anarsan, seni öz amcam demem kendi ellerimle toprağa sokarım!" Miran, Kazım Ağa’yı bir çuval gibi yere fırlattıktan sonra Hazan’a doğru koştu. Yerde yatan genç kadını kucağına aldı. Hazan’ın yüzündeki çizikleri, gözlerindeki korkuyu gördükçe kalbi parçalanıyordu. Onu kucağında taşıyarak üst kata, odalarına çıkardı. Kapıyı arkalarından kilitledi ve Hazan’ı yavaşça yatağa bıraktı. O gece Miran, Hazan’ın dizlerinin dibinde saatlerce ağladı. O sert, mağrur Karadağ ağası, sevdiği kadının ellerini öperek gözyaşlarına boğulmuştu. "Özür dilerim," diye fısıldıyordu sürekli. "Seni koruyamadım. Seni bu cehennemden söküp çıkaramadım." Hazan elini Miran’ın saçlarında gezdirdi. Artık korkmuyordu. Bu karanlık konağın içinde, kan davasının ve törenin tam ortasında kendisini canı pahasına koruyan bu adama olan sevgisi her şeyden daha güçlüydü. "Ağlama," dedi Hazan, gözyaşlarını silerek. "Sen beni korudun. Biz birlikte güçlü olacağız Miran. Bu töreyi de, bu düşmanlığı da birlikte yıkacağız." Bu olay Karadağ konağında büyük bir kırılma noktası oldu. Miran artık aşiretin ve amcasının baskılarına tamamen kulaklarını tıkadı. Hazan ile birlikte konaktaki düzeni değiştirmek için açık bir savaş başlattılar. Hazan artık odasına kapanan bir esir değil, Miran’ın yanında dimdik duran, konaktaki çalışanlara merhametle yaklaşan, Karadağların hanım ağası gibi hareket eden güçlü bir kadındı. Ancak düşmanlık sadece konak içinden gelmiyordu. Hazan’ın kendi ailesi, Soykanlar da boş durmuyordu. Hazan’ın abisi Rıza, kardeşinin Karadağ konağında bir esir gibi tutulduğunu, zorbalığa uğradığını düşünerek intikam planları yapıyordu. Rıza, berdel anlaşmasını bozup Hazan’ı konaktan kaçırmak ve Karadağlara son bir darbe vurmak için harekete geçti. Bir dolunay gecesi, Rıza ve adamları Karadağ konağının arka bahçesinden sızmayı başardı. Amacı Miran’ı uykusunda öldürmek ve Hazan’ı alıp götürmekti. Rıza, elinde silahıyla Miran ve Hazan’ın kaldığı odanın kapısını zorlayarak içeri girdi. Miran, uykusunda bile tetikte olan bir adam olarak anında yataktan fırladı ve silahına sarıldı. İki düşman erkek, odanın ortasında silahlarını birbirlerinin kafasına dayamış halde karşı karşıya geldi. Hazan çığlık atarak aralarına girdi. "Ağabey dur! Yapma!" diye bağırdı Rıza’ya. Rıza öfkeyle kardeşine baktı. "Çekil kenara Hazan! Bu katillerin elinden seni kurtarmaya geldim! Seni bu adama kurban etmeyeceğim!" Miran ise soğukkanlılığını koruyarak silahını indirmedi ama tetiğe de basmadı. "Rıza," dedi tok bir sesle. "Kardeşini kurtarmak istiyorsan dinle. O bu konakta bir esir değil. Ben onu korumak için kendi ailemle savaşıyorum. Eğer beni vurursan, bu konaktan ikiniz de sağ çıkamazsınız. Aşiret kardeşini de seni de doğrar." Hazan, abisinin silah tutan eline sarıldı. Gözyaşları içinde gerçeği anlatmaya başladı. "Ağabey lütfen beni dinle. Miran beni zorlamıyor. O beni bu konaktaki canavarlardan koruyor. Eğer kan akacaksa, ilk önce benim kanım aksın. Ben Miran’ı seviyorum. Biz bu kan davasının bitmesini istiyoruz." Rıza duydukları karşısında şaşkına döndü. Kardeşinin gözlerindeki kararlılığı ve Miran’ın Hazan’a bakarkenki o koruyucu, sevdalı tavrını gördü. İki aile arasındaki çeyrek asırlık nefret, o küçücük odada yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Rıza yavaşça silahını indirdi. "Eğer kardeşime tek bir zarar gelirse," dedi Rıza, Miran’ın gözlerinin içine bakarak, "dünyayı başına yıkarım Karadağ." "Onun kılına zarar gelmesindense kendi canımı veririm," diye cevap verdi Miran. O gece Rıza konaktan gizlice ayrıldı ama bu buluşma Karadağ ve Soykan aileleri arasındaki geleceğin ilk barış tohumu oldu. Miran ve Hazan, gölgelerin arkasındaki o acımasız sırrı artık sadece birbirlerine değil, kaderlerini değiştirmek için tüm dünyaya karşı bir silah olarak kullanmaya başladılar. Törenin kanlı elleri üzerlerinde olmaya devam edecekti belki ama onlar nefretten doğan bu imkânsız aşkın gücüyle, Mardin topraklarına barışı getirene kadar savaşmaya yemin etmişlerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD