Mardin’in çorak topraklarında, Mezopotamya’nın kadim rüzgârlarının fısıldadığı o kanlı geçmiş, Karadağ ve Soykan ailelerinin kaderini daha ortada hiçbir şey yokken çizmişti. Bu iki büyük ve köklü aile arasındaki amansız düşmanlığın tohumları, tam yirmi beş yıl önce ekilmişti. O zamanlar henüz genç ve gözü kara birer delikanlı olan Miran’ın babası Ahmet Karadağ ile Hazan’ın amcası Seyfi Soykan, sınırları belirsiz geniş arazi otlakları ve sınır suyunun paylaşımı yüzünden karşı karşıya gelmişti. Yıllarca süren küçük sürtüşmeler, bir yaz gecesi Fırat’ın kenarındaki o uğursuz mezrada patlak veren silahlı çatışmayla geri dönülmez bir yola girdi. O gece, kan sıcağıyla tutuşan öfkede, Seyfi Soykan’ın silahından çıkan kurşun Ahmet Karadağ’ın küçük kardeşi Reşat’ın göğsüne saplandı. Reşat oracıkta, henüz yirmi yaşında gencecik bir fidanken toprağa düştü. İşte o an, toprağa sızan o ilk damla kan, iki ailenin de geleceğini karanlığa gömen amansız kan davasının fitilini ateşledi.
Karadağlar bu öfkeyi asla unutmadı, unutamazdı. Töre, dökülen kanın kurumasına izin vermezdi. Aradan geçen çeyrek asır boyunca fısıltılar, tehditler ve örtülü intikamlar devam etti. İki aile de evlatlarını birbirine düşman, birbirinin kanına susamış olarak büyüttü. Ancak kadere bak ki, bu karanlık kan davasının ortasında büyüyen Miran Karadağ’ın kalbi, törenin ve ailesinin nefretiyle değil, tamamen başka bir duyguyla tutuşmuştu.
Miran, Hazan’ı ilk kez sekiz yıl önce, Mardin’in dar, taş sokaklarından birinde görmüştü. Hazan o zamanlar henüz gencecik bir kızdı; üzerindeki çiçekli elbisesi, rüzgârda savrulan uzun siyah saçları ve gözlerindeki o masum, korkusuz ışık Miran’ın zihnine bir daha silinmemek üzere kazındı. O günden sonra Miran için dünya ikiye ayrıldı: Hazan’ın olduğu yer ve olmadığı yer. Miran, düşman ailenin kızına aşık olduğunu anladığı an kendi cehennemini de yaratmış oldu. Onu uzaktan, gölgelerin arkasından izledi. Hazan çarşıya çıktığında bir dükkânın kuytusunda durup onu seyretti; kulaktan kulağa yayılan gülümsediği anları, sevdiği türküleri, en çok hangi yoldan yürümeyi sevdiğini bir mabet sırrı gibi sakladı.
Miran’ın tek bir hayali vardı: Bir gün bu kan davasına bir son vermek, babasının ve amcalarının kinini yatıştırmak ve Hazan’ın karşısına törelerin gölgesi olmadan, başı dik, sadece aşık bir adam olarak çıkmak. Onu davul zurnayla, Hazan’ın kendi rızasıyla, gözlerindeki sevgiyle o konağa gelin getirmek istiyordu. Hazan’ın kendisini tanımasını, yüreğini görmesini, onu hiçbir baskı altında kalmadan sevmesini arzuluyordu. Ancak felek, Miran’ın bu masum rüyasına en kanlı ve acımasız cevabı verdi.
İki aile arasındaki soğuk savaş, geçtiğimiz ay Seyfi Soykan’ın adamlarının Karadağların bir sevkiyatını basması ve çıkan arbedede Miran’ın amcasının oğlu gencecik Ali’nin vurularak ölmesiyle yeniden alevlendi. Karadağ konağı kan ağlıyordu. Aşiret yaşlıları ve Miran’ın acımasız amcası Kazım, Soykanların erkeklerinin tamamının kökünü kazımak için intikam yemini etti. Mardin tam anlamıyla bir barut fıçısına dönmüştü; her an onlarca insanın öleceği devasa bir aşiret savaşı kapıdaydı.
İşte tam bu noktada, bölgenin en nüfuzlu aşiret büyükleri ve meclis devreye girdi. Kanın daha fazla akmaması, gençlerin toprağa girmemesi için tek bir şart öne sürüldü: Berdel. Düşman ailenin kızı, ölen gencin ailesine gelin verilecek, kan kanla değil, hısımlıkla yıkanacaktı. Hazan Soykan, Karadağların veliahtı Miran Karadağ ile evlendirilecekti.
Miran bu haberi aldığında dünyası başına yıkıldı. Yıllardır tertemiz bir aşkla sevdiği, gözünden sakındığı kadını şimdi bir "berdel kurbanı", bir "rehin" olarak konağına getirmek zorundaydı. Töre, Miran’ın en büyük hayalini almış, en büyük kâbusuna dönüştürmüştü. Hazan ona bir sevdalı olarak değil, ailesinin canını kurtarmak için feda edilmiş, kendisinden ve ailesinden ölesiye nefret eden bir kurban olarak gelecekti. Miran aşiret büyüklerine karşı çıktı, "Böyle evlilik olmaz, kanı bu şekilde durdurmayın!" diye bağırdı ama amcası Kazım ve aşiret meclisi kararlıydı. Eğer bu evlilik gerçekleşmezse, Hazan’ın babası ve kardeşleri aynı gece öldürülecekti. Miran, sevdiği kadının ve ailesinin yaşayabilmesi için bu kâbusu kabul etmek zorunda kaldı.
Hazan için ise bu karar tam anlamıyla bir idam fermanıydı. Bir gece yarısı babasının ve amcalarının gözleri önünde ağlayarak karara boyun eğmek zorunda kaldı. O güne kadar adını sadece acımasızlığıyla, soğukkanlılığıyla ve sertliğiyle duyduğu Miran Karadağ’ın karısı olacaktı. Karadağlar onun gözünde katildi, düşmandı, canavardı. Kendi ailesinin hayatı karşılığında bir cehenneme satıldığını hissediyordu.
Düğün günü Mardin tarihi boyunca böylesine karanlık, böylesine matem havasında bir tören görmemişti. Davullar çalıyordu ama sesleri bir zaferden çok, bir ağıt gibi yükseliyordu. Karadağ konağı al bayraklarla, kurbanlık kesimlerle donatılmıştı ama konağın her bir taşı nefretle kokuyordu. Hazan, üzerindeki ağır kırmızı duvağın altında gözyaşlarını tutmaya çalışırken, sanki bir gelinlik değil de bir kefen giymiş gibiydi. Konakta toplanan Karadağ aşireti kadınları ona bir gelin gibi değil, düşmanın kanını taşıyan bir esir gibi bakıyordu.
Miran, nikah kıyılırken Hazan’ın titreyen ellerine, duvağının altından süzülen gözyaşlarına baktı. Yüreği adeta bin bir parçaya bölündü. Onu böyle bir zorbalığın ortasına çekmek, gözlerindeki o masum ışığın sönüşünü izlemek Miran’a verilebilecek en büyük cezaydı. Ama dışarıya karşı asla zayıflık gösteremezdi. Amcası Kazım ve aşiretin gözleri üzerindeydi. Eğer Miran, Hazan’a karşı en ufak bir yumuşaklık, bir sevgi ya da merhamet kırıntısı gösterirse, aşiret Hazan’ı bir tehlike olarak görecek, Miran’ın zayıf noktasından vurmak için kızı ortadan kaldırmanın yollarını arayacaktı. Miran, Hazan’ı koruyabilmek için, Hazan dâhil herkese karşı dünyanın en zalim adamı rolünü oynamak zorundaydı.
Düğün gecesi devasa demir kapılar arkalarından kapandığında, Karadağ konağının kasvetli odasında iki yabancı gibi karşı karşıya kaldılar. Hazan duvağını çekip fırlattı; gözlerinde nefret, korku ve derin bir öfke kıvılcımı çakıyordu. "Bana dokunmayacaksın!" diye bağırdı sesi titreyerek. "Senden de, senin kanlı sülalenden de nefret ediyorum! Beni buraya köle yaptınız ama ruhumu asla teslim alamayacaksınız!"
Miran, kalbine saplanan bu sözlerle sarsılsa da yüzündeki o taş gibi soğuk maskeyi bozmadı. Yavaşça Hazan’a doğru yürüdü, aralarındaki mesafeyi kapattı. Hazan gerilese de sırtı soğuk taş duvara çarptı. Miran iri elini duvara dayadı, Hazan’ın yüzüne doğru eğildi. Gözlerindeki o amansız öfkeyi takınarak, boğuk ve sert bir sesle konuştu: "Bu konakta senin sesin çıkmaz, Hazan! Burası senin babanın evi değil. Sen artık iki ailenin dökülen kanını durdurmak için buraya atılmış bir rehinelisin. Yüzün gülmeyecek, sözümün dışına çıkmayacaksın!"
O günden sonra Hazan için Karadağ konağı amansız bir zindan, Miran ise o zindanın acımasız zindancısı oldu. Miran, aşiretin ve konağın gözü önünde Hazan’a sürekli baskı uyguluyor, adımlarına sınırlar koyuyor, odasından çıkmasını yasaklıyordu. En ufak bir itaatsizlikte sesini yükseltiyor, onu sözleriyle zorbalıyordu. Konağın hiddetli amcası Kazım, sürekli Miran’ın etrafında dolanıyor, "O kıza yüz verme, düşman kızıdır, ez ki başını kaldırmasın," diyerek ateşe benzin döküyordu. Miran, amcasının ve adamlarının şüphelerini çekmemek için Hazan’a karşı oynadığı bu acımasız oyunu daha da sertleştirmek zorunda kalıyordu.
Hazan her gece o odada ağlıyor, kaderine lanet ediyordu. Miran’ın ona attığı soğuk bakışlar, kolunu sertçe sıkarak yönlendirmeleri, koridorlarda savurduğu tehditkâr sözler genç kadının ruhunda derin yaralar açıyordu. Fakat Hazan gururlu bir kızdı; ne kadar ağlasa, ne kadar canı yansa da Miran’ın karşısında asla tam anlamıyla boyun eğmiyor, gözlerinin içine nefretle bakmaya devam ediyordu.
Ancak gün geçtikçe, bu karanlık zorbalık oyununun arkasında garip detaylar belirmeye başladı. Hazan, Miran’ın kendisine bağırdığı, hırpaladığı her sert kavganın ardından, adamın yalnız kaldığı anlardaki halini fark etmeye başladı. Bir gece, Miran kendisini yine sert sözlerle odaya kilitledikten sonra, kapının hemen arkasında durup derin derin soluduğunu, yumruklarını duvara vurarak kendi kendine acı çektiğini duydu.
Bir başka gece, Hazan odasındaki yatakta uyur gibi yaparken, kapı yavaşça açıldı. İçeri giren Miran’dı. Adımları bir kaplanın adımları kadar sessizdi. Yatağın kenarına çömeldi. Hazan korkudan nefesini tuttu, hamle yapmasını bekledi. Ama Miran sadece saatlerce öylece durdu. Yavaşça elini kaldırdı, Hazan’ın yüzüne düşen bir saç telini neredeyse dokunmaksızın, büyük bir titizlikle ve inanılmaz bir yumuşaklıkla geriye itti. O sert, kırıp döken adamın elleri, Hazan’a yaklaşırken adeta bir yaprak gibi titriyordu. Miran, fısıltıyla, belki de sadece kendi ruhunun duyabileceği bir sesle konuştu: "Özür dilerim... Seni bu cehenneme hapsettiğim için, sana bu rolü oynamak zorunda kaldığım için özür dilerim güzel gözlüm..."
Hazan duydukları karşısında donakaldı. İçindeki nefret duvarında ilk çatlak o gece oluştu. Bu adam kimdi? Gündüzleri gözü dönmüş bir zorba, geceleri ise penceremin dibinde acıyla kıvranan bir gölge mi?
Sırrın tamamen çözülmesi ise fazla uzun sürmedi. Bir gece yarısı konağın alt katından gelen hiddetli bağrışmalarla Hazan uyandı. Gölgelere sığınarak koridorun sonundaki çalışma odasının yakınına kadar süzüldü. Odada Miran ve amcası Kazım vardı. Amcası masaya vurarak bağırıyordu: "Bu kızı fazla boş bırakıyorsun Miran! Düşman kızına avluya çıkma izni veriyorsun, gözünün içine bakıyorsun! Onun soyu bizim Ali’mizin kanını döktü. Ona merhamet edersen aşiret seni ezer. Ya o kızı bu konakta tamamen kıracaksın, ya da ben gerekeni yapıp o kızı bir kaza süsüyle yok edeceğim!"
Hazan duyduğu tehdit karşısında dehşetle elini ağzına kapattı. Tam o anda Miran’ın kükremesi konağın taş duvarlarını sarstı. Miran, amcasının üzerine yürüdü, yakasından tuttu: "Sana son kez söylüyorum Kazım Ağa! O benim karım! Benim odamın, benim namusumun altındadır! Ona dokunacak eli kökünden kırarım! Ben içimdeki intikamı da, bu konağın düzenini de nasıl sağlayacağımı sana soracak değilim. Eğer Hazan’ın kılına zarar gelirse, yemin olsun bu konağı senin de aşiretin de başına yıkarım!"
Hazan o an odanın kapısının arkasında sarsılarak gerçekle yüzleşti. Gölgelerin arkasındaki o acımasız sır dökülmüştü. Miran ona sert davranıyordu çünkü amcası ve gözü dönmüş aşiret üyeleri her an üzerlerindeydi. Miran’ın Hazan’a gösterdiği her zorbalık, aslında kızı aşiretin kanlı ellerinden korumak için taktığı bir zırhtı. Eğer Miran yumuşak davranırsa, aşiret Hazan’ı ortadan kaldıracaktı. Miran, sevdiği kadının hayatını koruyabilmek için kendi ruhunu şeytana satmış, kendisini Hazan’ın gözünde bir canavara dönüştürmüştü.
Ertesi gün bahçede yalnız olduğu bir an, amcasının iki muhafızı Hazan’ın etrafını sardı. Yüzlerindeki çirkin tebessümle üzerine yürürken Miran bir fırtına gibi araya girdi. Adamları ölesiye dövdü, silahını çekip amcasının gözlerinin içine bakarak tehdit savurdu. O gece odaya döndüklerinde Miran’ın elleri kan içindeydi.
Hazan ilk kez korkmadan, nefret etmeden adımladı. Islak bir bezi aldı, köşede başı ellerinin arasında oturan o karanlık adamın yanına yaklaştı. Yavaşça diz çöktü, Miran’ın kanlı ellerini tuttu ve bezle silmeye başladı. Miran şaşkınlıkla gözlerini açtı. Hazan, gözlerinin içine bakarak sordu: "Neden? Neden kendini bu kadar canavar gösterip beni koruyorsun? Neden bana bunu yapıyorsun?"
Miran’ın gözlerindeki o sert perde ilk kez tamamen çöktü. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Hazan’ın yüzünü ellerinin arasına aldı: "Çünkü seni ölmekten daha çok seviyorum Hazan... Töre seni bana yar etmedi, seni bana bir kurban olarak verdi. Ama seni bu canavarların arasında yaşatmamın tek yolu, seni mahvediyormuş gibi görünmek. Ben senin nefretine razıyım, yeter ki hayatta kal..."
O gece, dökülen kanın, zorbalığın ve acımasız törenin ortasında, imkânsız bir aşkın ateşi tutuştu. Hazan artık Miran’ın gözlerindeki gizli sevdayı görüyordu; Miran ise yıllardır sakladığı aşkını artık sevdiği kadının gözlerinde bulmuştu. Onlar artık sadece kan davasının kurbanları değil, töreye ve karanlığa karşı gölgelerin arkasında birlikte savaşan iki sevdalıydı.