"kan kızı'm"

1061 Words
Geceydi. Gökyüzü bile gözlerini kapamış gibiydi. Yıldızlar sönmüş, rüzgâr susmuştu. Günebakan Tepesi, bir zamanlar umutla bakılan yer, şimdi bir yıkımın sessiz şahidiydi. Solîn Avîn Miralî, ayaklarını sürüyerek geldi tepeye. Saçları rüzgârla dans etmiyordu artık; başındaki örtü savrulmuyordu. O gece, rüzgâr bile yas tutuyordu. Orada bir siluet bekliyordu. Rûbar Delav. Ellerini yumruk yapmış, başı öne eğik. Ama ne adım atabiliyordu ona doğru, ne söz çıkarabiliyordu boğazından. Solîn adımlarını yavaşlattı. Ve tam önünde durdu. Sessizlik. İçlerinde biriken fırtına, şimdi kelimelere dökülecekti. Solîn’in sesi, titreyerek yükseldi: > “Ne olursa olsun suskun kaldın, Rûbar… Suskunluğunla beni töreye kurban verdin.” Rûbar başını kaldırdı, ama gözlerinde ne bir umut ne de bir özür vardı. Sadece yıkım. Solîn adım adım yaklaştı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. > “Ben sana yemin ediyorum, Rûbar. Ben Soreş’e hiçbir şey söylemeyeceğim. Benim suskunluğum, senin suskunluğun kadar ağır olacak!” > “Sen susarak verdin beni ona... Şimdi sen de susacaksın! Soreş, benim gözlerime baktığında hiçbir şey bilmeyecek. Bilmeyecek ki, Bu gözler bir zamanlar sadece seni severdi!” Rûbar başını eğdi. Gözlerinden yaşlar aktı ama sesi çıkmadı. Çünkü hâlâ susmayı seçiyordu. Solîn ellerini yumruk yaptı. Gözleri kıpkırmızıydı. > “Yanarım Rûbar! Mardin şahidim olsun ki, Seni gördüğüm o ilk güne lanet ederim!” “Mezopotamya duysun ki, Bu gece Soreş Avîn Miralî, kendi sevdasını bu tepeye gömdü!” Rüzgâr inledi. Taşlar sanki acıyla çatladı. Solîn arkasını döndü. Adım adım uzaklaştı. Ve o an, Günebakan Tepesi bir mezar oldu. İki yürek, bir daha birbirine bakmamak üzere toprağa gömüldü. --- Günebakan Tepesi boşalmıştı. Ama Rûbar kıpırdayamadı. Ne adım atabildi, ne gözlerini kaldırabildi. Ayaklarının altındaki toprak titriyordu sanki. Çünkü o toprak, üstüne gömülen bir aşkı hissediyordu. Ellerini yumruk yaptı. Tırnakları avuçlarına battı, kan aktı. Ama acıyı hissetmedi. Yalnızca Solîn’in son sözleri yankılanıyordu kulaklarında: > “Yanarım Rûbar… Seni gördüğüm güne lanet ederim...” Göğsü daraldı. Nefesi yetmedi. Başını gökyüzüne kaldırdı, ellerini yumruk gibi havaya savurdu. Ve ilk kez, göğsünün içinden haykırdı: > “Neden sustum?! Allah'ım... neden sustum ben?!” > “O benimdi! Ben onun gözlerini, nefesini, gülüşünü bildim… Ama sevdim diye, sustum! Kardeşim bildim, töre dedim, adım adım kendimden vazgeçtim!” > “Ve şimdi… Şimdi kendi elimle verdim onu! Susarak verdim! Hiçbir kurşun, hiçbir bıçak beni böyle öldüremezdi!” Dizlerinin üstüne çöktü. Avuçlarını toprağa bastı. Toprak bile sıcak değildi artık. > “Ey Mezopotamya! Ey Mardin’in taş duvarları! Şahit olun! Ben burada bir yüreği kendi ellerimle gömdüm!” Yumruklarıyla toprağa vurdu. Taş parçaları eline battı, kan aktı. Ama o kan, içindeki yangının yanında su gibi serin kaldı. Sonra başını eğdi. Sesini alçaltarak fısıldadı: > “Affet beni Solîn... Affetmediğin her nefeste, ben kendi canımdan keseceğim. Her gün, her sabah seni bir daha sevmemek için uyanacağım… Ama her uyanışta yine sana yanacağım.” Son bir kez baktı uzaklara. Mardin’in taşları susuyordu. Mezopotamya nefes almıyordu. Ve Rûbar Delav o gece, ne sevdasını, ne kendisini… hiçbir zaman tekrar bulamadı. --- Akşam ezanı çoktan susmuştu. Xezrawî Konağı'nın avlusunda hafif bir sohbet dolanıyordu. Çayın dumanı yükseliyor, erkekler kendi aralarında ağır ağır konuşuyordu. Kadınlar avlunun kenarında sessizdi. Soreş, avlunun taş duvarına yaslanmış, elleriyle sıcak çay bardağını tutuyordu. Sanki bardağın ısısıyla içindeki buzları çözmeye çalışıyordu. Tam o anda... Konakta kapı aralandı. Ve adım adım, başı dik bir siluet girdi avluya. Solîn Avîn Miralî. Bütün konuşmalar sustu. Çay bardakları havada asılı kaldı. Sanki Mardin bile nefesini tutmuştu. Solîn, gözlerini kaçırmadan yürüdü. Kimseye selam vermedi. Doğrudan Soreş’in karşısında durdu. Soreş başını kaldırdı, göz göze geldiler. Karanlığın içinde iki suskun yıldırım gibi… Solîn’in sesi titremedi. Bütün gururuyla, bütün yarasıyla konuştu: > “Beni kendine istemişsin, Soreş Xezrawî.” Avludaki taşlar bile çatırdadı sanki. Soreş çay bardağını yere koydu. Bakışlarını kaçırmadı, ağır ağır cevapladı: > “Kana bedel seni istedim. Ya sen, ya abilerinden biri... Bir bedel verilecekti.” Solîn başını kaldırdı. Gözlerinde öyle bir parıltı vardı ki; ne öfke tamdı, ne teslimiyet. İleri bir adım attı, sesi daha sert çıktı: > “Kabul, Soreş Xezrawî. Ben sana kan bedeli olacağım. Ama senden bir şey isterim.” Soreş gözlerini kıstı. Solîn, kelimeleri tek tek, bıçak gibi kesti: > “Öyle bir düğün kuracaksın ki… Mardin değil, çevre iller bile konuşacak. Adım, suskun gelin olmayacak. Barışın kan kokusu değil, sevdanın yankısı olacak!” Bir anlık sessizlik. Soreş’in yüzünde hafif bir gülümseme kıvrıldı. O güne kadar hiç kimse ona böyle meydan okumamıştı. Ve o gülüşle beraber, gözlerini Solîn’in gözlerine dikti. Sıcak, muzip ama içinde derin bir saygıyla fısıldadı: > “Kabul, Kan Kızım.” Avluda yankılandı o söz. Hafif bir rüzgar esti. Sanki Mezopotamya bile o anı kaydetti. Solîn başını bir adım daha kaldırdı, son vuruşu yaptı: > “Benim adım Solîn.” Soreş başını eğdi, bir adım geri çekildi. Ve tüm ciddiyetiyle, ama dudaklarında sıcak bir kıvrımla cevapladı: > “Tamam... Solîn.” O gece… İki kalbin arasına töre girmişti. Ama ikisi de biliyordu: Artık birbirlerinin kaderindeydiler. --- Avludaki sessizlik, Solîn’in adımlarının konağı terk etmesiyle yeniden boğucu bir ağırlığa büründü. Arjin Hanım, olduğu yerde donup kalmıştı. Ellerini eteğinin iki yanına sımsıkı kapamış, dişlerini sıkıyordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Sonunda patladı. Tüm konağa yankılandı sesi: > “Bu muydu Xezrawî Aşireti'nin itibarı? Kanımızın yerine suskun bir kız mı geçecek? O kız bu eve girerse, sadece Miralî'nin kızı değil, Miralî'nin utancı da bu ocağa taşınacak!” Baran ve Rêzan, annelerinin sözlerinden irkildiler ama bir şey diyemediler. Gulan, gözlerini kaçırdı. Soreş, başı dik, annesine bakıyordu. Ne özür diliyor, ne de geri adım atıyordu. Arjin Hanım bir adım daha ileri atıldı. Parmağını oğlunun göğsüne doğru uzattı: > “Sen bugün sadece bir kız istemedin, Sen bugün atalarının onuruna sırt çevirdin! Benim evladım, kanla gelen töreyi, Bir kızın suskun bakışıyla sildi!” Soreş tek kelime etmedi. Gözlerini kırpmadan dinledi. Ve o an, odanın içinden baston sesi geldi. Mahfuz Ağa, ağır adımlarla avlunun ortasına çıktı. Yüzünde öfke yoktu. Ama her adımı toprak gibi ağırlıktı. Herkes başını önüne eğdi. Mahfuz Ağa, Arjin’in öfkesine bir bakış attı. O bir bakıştı ki; "Yeter" demekti. Sonra dönüp bir adamını çağırdı. Sesini yükseltmedi. Ama sözleri evin taşlarına kazındı: > “Yusuf'u çağırın. Miralî Konağı'na sabah erkenden haber salacak. Desin ki: ‘Yarın akşam, Solîn Avîn’i Xezrawî Konağı’na istemeye geliyoruz.’ ” Arjin’in dudakları titredi ama susmak zorunda kaldı. Çünkü Mahfuz Ağa konuştuğunda, toprak bile susardı. Soreş başını öne eğdi. Çünkü o da biliyordu: Bu artık sadece bir evlilik değil, iki aşiretin kaderine kazınacak bir imzaydı. Ve o gece... Rüzgar, konağın avlusunda dönerken, taşlar bile bir kadının gözyaşını emdi, bir adamın kararlılığını duydu, bir oğlun kaderini yazdı. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD