Güneş yavaşça batıyordu Mardin’in taşlarının üzerine… Ama Miralî ve Xezrawî aşiretlerinin birleştiği o düğün alanı, ışıl ışıl parlayan lambalarla aydınlatılmıştı. Avlunun ortasında davul-zurna yankılanıyordu. Davulcunun tokmağı yere vurdukça yer titriyor, ama kalpler yerinden kıpırdamıyordu. Soreş ve Solîn, sahnenin ortasına alındılar. Davul zurna coşkulu bir Kürtçe ezgiye geçti: > "Şemamê şemamê, Ax lê dilê min tev çû…" (Şemamê şemamê, Ah kalbim de onunla gitti…) Davulun her vuruşunda Solîn’in kalbi bir çentik daha içe çöktü. Yüzünde bir tebessüm vardı, ama o tebessüm “birazdan bitecek” umudu değil, “herkes baksın, ben hâlâ ayaktayım” direnişiydi. Halay başında Soreş vardı. Yanına yakın akrabaları, önde Rûbar… Ama Rûbar’ın elleri ipteydi, gönlü hâlâ Solîn’in sustuğ

