Gece sessizdi.
Mardin’in ışıkları çoktan sönmüş, sadece dağların eteğinde yer yer tüten soba dumanları kalmıştı.
Ama uzaklarda, taş bir tepede gizli bir ışık yanıyordu.
Kimsenin bilmediği, yıllardır sadece iki kişinin ayak bastığı bir yerdi orası.
Taşların arasında bir mağara gibi saklı, içi zamanla halılarla, yastıklarla döşenmiş bir sığınak.
Ne aşiretlerin ne düşmanların bildiği bir yer.
“Hevalxane.”
Yani, sadece kardeşlerin mekânı.
Rûbar Delav sessizce semaverin kapağını açtı, çayı tazeledi.
“Bu gece fazla sessizsin,” dedi.
Soreş Xezrawî taş yastığa yaslandı, tavana baktı.
“Bazen sessizlik bağırmaktan daha çok rahatlatıyor…”
Bir süre konuşmadılar.
Sadece çayın fokurtusu, bir de ateşin çıtırtısı vardı.
Soreş bir sigara yaktı, ama çekmeden Rûbar’a uzattı.
“Seninle kaç yıl oldu buraya ilk gelişimiz?”
Rûbar gülümsedi.
“On beş… belki daha fazla. Annemin hastalandığı yıl gelmiştik. Sen 'artık burası bizim gizli dünyamız' demiştin.”
Soreş hafifçe başını eğdi.
“O zamanlar dünya daha kolaydı.
Sırtımı dayayacak biri var mı diye düşünmezdim. Çünkü sırtım sendin.”
Rûbar çayı yudumladı.
“Ben hâlâ senin sırtını tutarım, Soreş…
Ama bazen korkuyorum. Bir gün sırtını tutarken, kalbimi bırakmak zorunda kalırım diye.”
Soreş bakışlarını Rûbar’ın yüzünde gezdirdi.
Bir yanda gurur, bir yanda acı.
Bir kardeşin gözleri değil sadece,
Bir adamın yıllardır içinde tuttuğu yeminler vardı o bakışlarda.
“Biz kan kardeşiyiz,” dedi Soreş.
“Ne olursa olsun, seninle aynı kefene girmeye razıyım. Ama ya bir gün yollarımızı töre ayırırsa…?”
Rûbar’ın gözleri kararır gibi oldu.
“Elbet ayırır, Soreş…
Ama unutma, ben seni kalbime yazdım. Töre silse de, yürek silemez.”
O gece, sadece yıldızlar şahit oldu o söze.
Ve hiçbir yıldız parlamadı.
Çünkü gökyüzü bile o kardeşliğin ilerde nasıl acıyla sınanacağını hissetmişti…
---
Sabah, taş duvarlara usulca dokunuyordu.
Güneş, önce iç avlunun taşlarına indi, sonra büyük ceviz ağacının gölgesini konağın girişine düşürdü.
Miralî Konağı uyanmıştı.
Ama burası bir ev değil, bir hüküm yeriydi.
Ve bu sabah da, her sabah gibi, kadınlar gülmeden uyanmıştı.
Solîn Avîn, sessizce yüzünü yıkadı.
Aynaya baktığında yüzündeki çizgiler değil, gözlerinin ardındaki yorgunluk yaşını ele veriyordu.
Elinde ince tülbent, saçlarını örmeden aşağı indi.
Merdiven taşları ezberindeydi artık. Hangi taş biraz kaygandı, hangisinin gölgesi sabah serinliğini daha çok tutardı, hepsini biliyordu.
Avluda kurulan kahvaltı sofrasında çoktan tabaklar dizilmişti.
Üzerinde beyaz örtü, içi cevizli çörek kokuyordu.
Ama o çörek, hiçbir sabah Solîn’in midesine dokunmamıştı.
Annesi, başucunda oturuyordu.
Sesi çıkmayan, ama her göz kırpışında "sus" diyen o kadın…
Töreyi ezbere bilen ama evladının gözyaşını unutmuş bir anne.
> “Kahvaltın soğuyor Solîn,” dedi.
Solîn hiçbir şey demedi.
Bir zeytini eliyle böldü, çayı karıştırmadan yudumladı.
Masada kadınlar konuşuyordu ama kelimeler dudaklarından değil, töre kitaplarından dökülüyordu.
"Yarın kimin kızı sözlenecek?"
"Kim kime uygun olur?"
"Barış sağlanırsa, bir nikâh düşer…"
Solîn’in kulağında çınlayan tek bir isim vardı o sırada:
Rûbar.
Ve bir de içini burkan, yeni yeni fısıltılarda geçen başka bir isim:
Soreş.
Çatalı bıraktı.
Kalkmak üzereydi ki, konaktaki hizmetçi kapıdan içeri koşarak girdi:
> “Ağa Bey’den haber var…
Aşiret toplantısı bu akşam.
Bir karar alınacakmış!”
Masa sustu.
Ama Solîn’in kalbi, o anda konuşmaya başladı.
Henüz ne olacağını bilmiyordu, ama yıllardır uyuyan korkular tekrar uyanmıştı.
Çünkü bu topraklarda, bir kadın konuşmadan evlendirilir,
ama her karar önce kalbinde yankılanır.
---
Gece inerken, Mardin’in taş sokaklarına sessizlik çökmüştü.
Ama bir tepe vardı uzaklarda…
Adı, Günebakan…
Çünkü Solîn, oraya her çıktığında başını güneşe değil, Rûbar’a dönerdi.
Ay ışığı gibi süzüldü eteğinden rüzgâr.
Solîn, başındaki tül eşarbı omzuna bıraktı, ayakkabılarını çıkardı.
Toprağa basmak, Rûbar’a daha yakın hissettiriyordu.
Tepenin ucunda bir siluet bekliyordu.
Rûbar…
Onu görür görmez içindeki boşluk dolmuş gibi hissetti.
Ama bu gece öyle kolay olmayacaktı.
Solîn yaklaştı, sesi fısıltıdan daha hafifti:
> “Annem bir şeyler seziyor.
Gözlerime bakmıyor artık…
Gözlerimi seninle paylaştığımı biliyor gibi.”
Rûbar gülümsedi ama gülümseyişi eksikti.
> “Toplantı var bu gece…
Soreş’le konuştum. Gergin.
Korkuyorum Solîn…
Bu gece ya seni isteyecekler… ya da senden vazgeçeceğiz.”
Solîn gözlerini kaçırmadı.
Sanki kalbini açtı Rûbar’ın avuçlarına.
> “Beni kim isterse istesin,
Gözlerimin içini sen gördün ilk.
Ellerimi sen tuttun, dizlerim ilk sende titredi.
Benim gönlümün düğünü çoktan kıyıldı, Rûbar.”
Rûbar’ın sesi çatallandı.
> “Ya söyleyemezsem, Solîn?
Ya susarsam yine?
Ya seni elimle kardeşime verirsem?
Kime neyi affettirebilirim sonra?”
Solîn başını kaldırdı, yıldızlara baktı.
Bir yıldız kaydı o anda.
> “Kendini affetme…
Beni sevdin ya, ben orada kaldım zaten.
Sonrası töre… sonrası ölüm…”
Birbirlerine yaklaşmadılar.
Sadece rüzgâr değdi ellerine.
Geri döndüklerinde, biri gözyaşını gizledi…
Diğeri aşkını.
Ama o gece Günebakan Tepesi’nde,
Sevda toprakla yemin etti:
> “Ne olursa olsun, ben seni sevdim.
Bu toprak bilsin, bu gökyüzü duysun…
Sen benim susuşumsun, Rûbar.”
---
Toplantı odasında hava kan gibi ağırdı.
Taş duvarlar öfkeyi duymuş, tavan bile çökmek ister gibiydi.
Soreş’in amcaoğlu Cemal Xezrawî birkaç gün önce sokak ortasında vurulmuştu.
Ve şimdi, üç büyük aşiret bir araya toplanmıştı.
Xezrawîler, Miralîler, Delavlar…
Masada herkesin eli dizinde, ama gözleri düşmandaydı.
Ağa Mahfuz Xezrawî oturuyordu, yanlarında oğlu Soreş.
Karşılarında ise Mîrza Miralî,
iki oğlu Azad ve Selman’la birlikte dik duruyordu.
Sol köşede sessizce oturan Rûbar Delav, olanı biteni gözleriyle değil, kalbiyle seyrediyordu.
Amca Hûsnî Xezrawî, yerinden fırladı.
> “Cemal yere düştü! Siz hâlâ töre diyorsunuz?
Kan istiyoruz! Miralî Aşireti’nin bir evladı toprağa girmeden bu kan durmaz!”
Azad yumruğunu masaya vurdu:
> “Kardeşim kendini savundu! Sizin oğlunuz silahla bizim sokağımıza girdi!”
Mîrza, öne eğildi.
Sesi çatlak ama meydan okur gibiydi:
> “Siz bizden ne bekliyorsunuz?
Kan döktünüz, sonra barış mı dileniyorsunuz?
O kız bu aşiretten çıkmaz!”
O an, herkes sustu.
Çünkü birinin ayağa kalktığını gördü.
Soreş, babasının yanından doğruldu.
Ceketinin altından silahını çıkardı.
Ama Xezrawî’ye değil, Miralî tarafına doğrulttu.
Salonda nefesler tutuldu.
Gözleri doğrudan Mîrza’ya baktı.
> “Benim amcaoğlum toprağa girdi…
Şimdi sıra sizde diyorsunuz, öyle mi?
Ben kan istemiyorum.
Ama barış da boş sözle kurulmaz!”
> “Ya kızınızla barış olur…
Ya da bu salonda savaş başlar!”
Silahı Miralî tarafına tutan Soreş, gözlerini kısmadan devam etti:
> “Ne kız, ne kan! Ama biri seçilecek!
Ben Solîn Avîn Miralî’yi kendime istiyorum!”
Rûbar, o sırada oturduğu yerde dondu kaldı.
Gözleri karardı, nefesi sıkıştı.
Kalkmak istedi… konuşmak istedi…
Ama ağzından tek kelime çıkmadı.
Çünkü sevdiği kadını isteyen kişi,
Kardeşim dediği adamdı.
Mîrza Miralî, ayağa kalktı.
Yüzü kıpkırmızıydı.
> “Kızımı bir ölünün kanıyla mı satın alacaksınız?
Biz kız vermiyoruz! Biz bedel ödemiyoruz!”
Soreş gözlerini kısmadan cevapladı:
> “O zaman alın bu kurşunu da
barışın mezar taşına yazın!”
Silahını yere fırlattı, sesi salonda çınladı.
Bir anda her şey sustu.
Mîrza, gözlerini kaçırdı.
Azad ve Selman, öfkeyle iç geçirdi.
Ama töre susmadı.
Şahîn Delav, Rûbar’ın babası, başını öne eğerek konuştu:
> “Bu barışa evet denmezse,
bu toprakta bir daha düğün kurulmaz.”
Mîrza, yutkundu.
Ve sessizce başını eğdi.
Bu, törede “evet” demekti.
Soreş gözlerini kapattı.
Rûbar içinden koptu.
Solîn ise hâlâ hiçbir şeyden habersizdi…
Ama kalbi çoktan daralmaya başlamıştı.
---