Üç Buçuk Yıl Önce
Yazın gelişi artık kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlamıştı. Takvim, nisan ayının son günlerini gösteriyordu artık. Güneş, sabahın erken saatlerinden itibaren odanın içine giriyor, Laçin’in yüzüne vuruyordu. Laçin, makyaj masasının sandalyesinden kalkıp, yatağın üzerinde ki sırt çantasını aldı, omzuna taktı. Aynanın karşısında kendi kendine gülümsedi. Üzerinde sarı-lacivert Fenerbahçe forması, altında mini kot şortu vardı. Saçlarını gelişi güzel toplamıştı. Mevsimlik montunuda alarak odasından çıkıp mutfağa doğru ilerledi.
Mutfağa girdiği anda annesini tezgahın önünde gördü. Merve, her zamanki gibi sakin ve huzurlu haliyle kahvaltı hazırlıyordu. Laçin hiç beklemeden yanına gitti, annesinin yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurup;
“Ohhh!” dedi geri çekilirken. “Güne bu öpücükle başlamak gibisi yok.”
Arkasını döndüğünde babasını gördü. Recep, kahvaltı masasında oturup telefonuna bakıyordu, gözlerini telefondan ayırmadan dudaklarında ki huzurlu gülümsemeyle konuştu;
“Ama hep ilk anneni öpüyorsun Laçin Hanım. Artık küsüyorum haberin olsun.”
Laçin büyük bir kahkaha atarak hızla babasına yaklaşıp, arkasından boynuna sarıldı ve yanağını öptü;
“Benim kahramanım…” dedi çocuksu bir neşeyle.
Merve, yalandan kınayan bir ses tonuyla hemen araya girdi;
“Recep, sen de ne kıskançsın ama!”
Recep gülerek telefonunu kapatıp masaya bıraktı. Kızının boynuna sarılı kollarını tutarak gözlerini kapadı ve yanağını öptü. Ardından Merve’ye dönerek;
“Kıskanma karıcım, baba kız ilişkimizi.”
Laçin, anne ve babasına bakarken içi ısınıyordu. Onlar hala ilk günkü gibi birbirlerine aşıktı. Hatta babası, annesi uğruna kendi ailesini tamamen hayatından silip atmıştı. Laçin bu olayın sebeplerini hiçbir zaman tam olarak öğrenememişti. Sadece babasının geçmişiyle bağlarını tamamen kopardığını, o konuları bir daha hiç konuşmadığını biliyordu. Bu nedenle de babasının ailesinden kimseyi tanımıyordu. Bu düşünceler zihninin bir köşesinden her zamanki gibi geçip gitti.
Laçin babasının kollarından kurtulup masaya oturdu. Recep, kızının üzerindeki Fenerbahçe formasını fark ettiği anda yüzünü buruşturdu. Kendisi koyu bir Trabzonspor taraftarıydı, hayatında geçmişe dair geride bırakmadığı tek şey belki de tuttuğu takımdı. Laçin, babasının surat ifadesine bakıp sırıttı;
“Baba, sence bugün sizi kaç farkla yeneriz?” diye sordu.
Recep, yalancı bir sinirle sesini yükselterek konuştu;
“Ula! Benim Karadeniz damarımı ortaya çıkarma! Tabii ki Trabzon yenecek.”
Merve, menemeni masaya koyarken gülümseyerek konuştu;
“Çıkarsana Karadeniz damarını Recep, çıksa ne olacak? Bugün tabiki de biz kazanacağız.” dedi.
Recep öfkeli bakışlarını karısından ayırarak kızına baktı. Laçin keyifle ekmeğini menemene bandırıyordu. Recep, kızına sinirli sinirli bakarak;
“Sakın bugün maça gideceğim deme.” dedi. Kızının yüzde yüz olay çıkacağına emin olduğu bir derbiye gitmesini istemiyordu. Laçin gülerek başını aşağı yukarı salladı;
“Tamam babacığım, demem.” dedi.
Recep sinirle yüzünü ovuşturarak;
“Kızım bak Fenerin ve Trabzonun derbisi bu, kesin olaylı olur. Gel akşam evde beraber izleyelim.”
Laçin masum bir ifadeyle gülümseyerek;
“Olmaz babacım. Üniversiteden Fenerbahçeli olan arkadaşlarımla gideceğim.”
Recep’in yüzü bu sefer gerçek anlamda sertleşti;
“Kerim denilen it herif de gelecek mi?”
Laçin kısa bir duraksamadan sonra başını sallayarak;
“Evet…” dedi.
Babasının Kerim’e neden bu kadar takık olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Onun için Kerim sadece üniversiteden bir arkadaştı. Babasının bu öfkesi ona anlamsız geliyordu. Birkaç lokma daha aldıktan sonra ayağa kalkıp çantasını ve mevsimlik montunu yerden aldı;
“Geç kalmamaya çalışırım.”
Recep arkasından uyarı dolu bir ses tonuyla konuştu;
“Sakın olaylara karışma! Maçı izledikten sonra doğru eve!”
Laçin, onu geçiştirmek ister gibi konuştu;
“Tamam babacığım. Hadi size kolay gelsin!”
Laçin’in annesi savcıydı, babası ise başkomiser. Laçin ise üniversite dördüncü sınıfta matematik öğretmenliği okuyordu ve mezuniyetine artık sayılı günler kalmıştı. Beyaz spor ayakkabılarını giyerken babasının sesini bir kez daha duydu;
“Hele şu üniversiteyi bu sene bitirme… o zaman görüşeceğiz Laçin Hanım!”
Laçin kapıyı açarken kahkaha atarak;
“Görüşürüz baba, görüşürüz anne!”
—————————-
Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün geniş bahçesinde, polisler gülerek sohbet ediyordu. Nisan ayı olmasına rağmen hava oldukça sıcaktı. Cenk, sandalyesine yaslanmış şekilde çayını karıştırıyordu. Yüzünde alışılmış bir sakinlik vardı ama gözleri dalgındı sanki aklı orada değil, çok daha uzak bir yerde, memleketindeydi. Arkadaşlarından biri derin bir iç çekerek;
“Bugün mesaiden sonra bir de maç görevi var…” dedi serzeniş dolu bir sesle. “Trabzon ve Fener maçı bir de. Kesin olaylı geçer. Eve anca gecenin köründe gideriz.” dedi.
Başka bir polis çayından bir yudum alıp, acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı;
“Gece evde olsak yine iyi. İnşallah sabaha kalmayız.”
Ortamda derin iç çekişler yükseldi. Onlar için derbi demek bağırış, küfür, şişe, meşale, koşturma ve sabaha kadar ayakta kalmak demekti. Bir diğer polis, gözlerini Cenk’e çevirip sırıttı;
“Tabii Cenk Bey’in tuzu kuru.” dedi alayla. “Trabzonsporlu olduğu için kendisi, maçı beleşe izleyecek.”
Cenk başını kaldırdı, gülerek arkadaşına baktı;
“Oğlum keşke maçı izleyebilsem.” dedi derin bir nefes alarak. “Ama pek izleyebileceğimi sanmıyorum. Unutma… ben de görevliyim o maçta.”
“Olsun be!” dedi biri. “Gol olunca sevinirsin en azından.”
Cenk omuz silkerek;
“Sevinmek mi? Derbide görevliyken sevinen polis mi olur? En fazla içimden ‘oh’ derim.” dedi.
Herkes kahkaha atarak gülmeye başladı ama Cenk’in gülüşü yapmacık gibiydi. Bakışları bir anlığına boşluğa kaydı. Sanki bu gece kalabalığın, bağırışların, stadın gürültüsünün içinde değil de çok daha sakin bir yerde olmak istiyordu. Bilmediği bir huzuru arar gibiydi. Bir arkadaşı onu süzerek;
“Oğlum sen niye bu kadar dalgınsın? Yoksa aklında karı kız olayları mı var?”
Cenk çayından bir yudum alarak;
“Saçmalama lan, yok öyle bir şey. Sadece yorgun hissediyorum.” dedi. Tam o an da bir başka polis söze girerek;
“Akşam var ya… şehir ikiye bölünecek. Fenerbahçeliler ayrı, Trabzonsporlular ayrı. Bizede arada küfür, taş ve yumruk yemek düşecek.” dedi sinirle gülerek.
“Allah yardımcımız olsun.” dedi başka bir polis. Cenk başını sallayarak;
“Amin.” dedi.
———————-
Laçin ve arkadaşları, yapılan detaylı üst aramalarından, çantaların didik didik edilmesinden sonra nihayet stada girebilmişti. Sabrı tükenmişti ama yine de içindeki fanatiklik ağır basıyordu. Dersler haftalardır çok yoğun geçiyor ve başını ağrıtıyordu zaten. ‘En azından maçta bağırır çağırır rahatlarız.’ demişlerdi gelirken. Ve gerçekten de rahatlamışlardı. Maçın 87. dakikasında skor 1–0’dı ve Fenerbahçe öndeydi. Tribündeki bütün taraftarlar heyecanla son saniyeleri sayıyor, galibiyeti bekliyorlardı. Derken… Trabzonspor’un gol atması ile taraftar hayal kırıklığı ve öfkeyle küfür edip bağırmaya başladı. Trabzonspor’un golü ile Laçin çok üzülmüştü. Tam o an da gözleri bir polise takıldı. O polis… gülümsüyordu. Hatta belli belirsiz bir “oh” dediğini gördü. Laçin’in sinirle;
“Ne gülüyorsun be!” diye bağırdı sinirle. “Buranın Kadıköy olduğunu unuttun herhalde!”
Laçin hızlıca ona doğru ilerlemeye başladı. Önüne çıkan herkesi kenara itiyor, sandalyelerin üstünden atlıyordu. Zayıf ve kısa boylu bedeni ile kalabalığın içinde kayboluyordu.
“Laçin dur!”
“Saçmalama!”
“Gel buraya!”
Arkadaşları arkasından bağırıyordu ama onları dinlemiyordu. Polisler onun sahaya gireceğini düşünerek hemen önünü kesti. Laçin, gözlerini o gülen polise dikerek bağırdı;
“Ne gülüyorsun he! Ne gülüyorsun! Gol yedik!” dedi.
Polis sinirle Laçin’e baktı ama tek kelime etmedi. Bu Laçin’i daha da delirtti;
“Burası Kadıköy!” diye bağırdı. “Burada biz gol yiyince gülemezsin!” Polislerin arasından geçmeye çalıştı, gülen polisin yanına gidebilmek için. “Bırakın!” diye bağırdı.
En sonunda içlerinden biri; “Alın bunu!” diye bağırdı sinirle. Laçin bir anda kendini iki polisin arasında buldu;
“Aaaa!” diye bağırdı. “Ben ne yaptım ki! Niye alıyorsunuz beni!”
Ama çok geçti. Arkadaşlarının yanından uzaklaştırılarak, hızla stattan çıkartıyorlardı. Tribünde kimse olan biteni görmüyordu çünkü maç herkesin gözünü kör etmişti. Laçin, çevik kuvvet aracına bindirildiğinde nefesi hızlanmıştı. Araçta üç polis vardı ve gülen poliste oradaydı. Laçin onu görür görmez sinirle konuştu;
“Hepsi senin yüzünden. Sen gülmeseydin ben şimdi burada olmazdım!”
Polis tek kelime etmeden sadece camdan dışarı bakıyordu. Laçin’in öfkesi bir anda yerini korkuya bıraktı. Çünkü aklına babası gelmişti. ‘Bunu duyarsa beni kesin öldürür…’ diye düşündü. Yüzündeki ifade anında değişti. Çocukça bir bakışla ve masum bir sesle konuşmaya başladı;
“Polis abilerim ben bir hata yaptım, ikinizden de çok özür dilerim. Ne olur bırakın gideyim.” dedi.
Polislerden biri gülerek;
“Az önce bize bağıran sen miydin? Bu ani değişiminin nedenini merak ettim.”
Laçin tatlı olduğunu düşündüğü bir gülümsemeyle;
“Vallahi polis abiler babam beni mapus damlarında görürse kesin öldürür.” dedi.
Diğer polis kahkaha atarak;
“O zaman arkadaşımızdan özür dile.” dedi. Laçin anında sinirlenerek;
“HAYIR! Kesinlikle hayır! O biz gol yedik diye güldü!”
Polis omuz silkerek;
“O zaman yapacak bir şey yok.” dedi.
Laçin kollarını göğsünde birleştirerek, inatla konuştu;
“Peki ne gerekiyorsa yapın o zaman, ben ondan özür dilemem. Babam beni öldürse bile. Hem eminim ki, babam benim mapus damlarında olduğumu duyunca hemen gelip beni çıkarır.” dedi.
Sonunda gülen polis dayanamayarak konuştu;
“Niye?” dedi alaycı bir ses tonuyla. “Sen peri padişahının kızı mısın?”
Laçin dişlerini sıkarak;
“Aynen” dedi sinirle. “Öyle de diyebiliriz.”
Tam o sırada arkada duran polis konuştu;
“Cenk, sen geç içeri. Ben burada kalırım.”
Cenk arkasını dönüp araçtan inecekken, Laçin ona bakıp sinirle ve alaycı bir gülümsemeyle;
“Demek adın Cenk. Memnun oldum demek isterdim ama hiç memnun olmadım Cenk.” dedi.
Cenk dönüp ona baktı, alaycı bir gülümsemeyle;
“Aynı şekilde.” dedi. “Ben de hiç memnun olmadım…” Bir an durup, gözleri ile Laçin’in baştan aşağı süzdü. “Küçücük boyuyla polise kafa tutmaya çalışan kız.”