on dokuz

4095 Words
"Sonra ben de dedim ki," Okan ilgi çekmek için sesini yükselterek konuşsa da bir türlü başarılı olamıyordu, "'Kan tahlilleriniz temiz.' adam tabii okulun en büyük bağışçılarından. Ben böyle deyince rahatlar sandım ama rahatlamayı geç döndü bana ne dese beğenirsiniz? 'Ne demek temiz?'" Üç arkadaş restoranın cam tarafındaki dört kişilik bir masaya oturmuş yemek yiyorlardı. Behzat'a moral olsun diye onu devamlı dışarı çıkarırlardı, Behzat'ta her şeyin yolunda gittiğini göstermek adına masada dönen her sohbeti dinliyor taklidi yapardı ama ne var ki bu akşam aklı başka bir yerde olduğu için bir türlü ana dönememişti. Behzat ile Okan yan yana, Okan'ın hemen karşısında ise Levent oturuyordu. Okan'ın tek başına Behzat'ın ilgisini çekemeyeceğini anlayan Levent "Nesi varmış Hera'nın?" diye söze girdi. Okan, Levent'in neden bahsettiğini anlamadığı için boş boş baksa da Behzat kafasını kaldırıp "Nesi varmış?" diye atladı. "Bilmem," dedi, Levent makarnasını çatalına sararken, "Okan bahsediyordu." bu geceler en çok onun işine gelirdi. Yemek yapmayı bilmesine rağmen vakit kaybı olarak gördüğünden buzdolabının içi bomboştu. O genelde boş zamanlarında internetten oyunlar oynardı. Vaktini verimli geçirirdi. Son on yıldır zorda kalmadıkça mutfağa girmemişti. Onun için hayat ameliyatlar, oyunlar ve arkadaşları arasında geçen kısır bir döngüydü. Hayattan keyif almayı severdi. Bunun içinde her şeye eğlence gözüyle bakardı. Kimseyle ve hiçbir olayla dalga geçmekten gocunmazdı. Masadaki sessizlik sürdüğünde herkesin birbirine boş boş bakmasına karşın içine derin bir nefes alıp verdi, "Hadi bu aşık, senin kafan nerede Okan?" "Ben aşık değilim," diye sızlanan Behzat'a her iki arkadaşı da gülmekle yetindi. Okan "Bugünüm bazıları yüzünden yoğun geçti," derken Behzat'a yandan bir bakış atıyordu. "Aşık olmamış haliyle bana yüzden fazla öğrencinin kan tahliline baktırdı." Behzat elindeki çatalı bıçağı tabağa yerleştirip arkasına yaslandı ve yanındaki arkadaşına bakarak "Tahlil sonuçlarının çıktığını bana niye söylemedin?" diye sordu. "Bugün sana kaç kere sordum." "Eğer bağışçıyla olan anımı anlattırsaydın sonra konu öğrencilerimizin sağlık durumlarına gelecekti." sabah kuşağındaki en önemli konuları sona saklayan program sunucuları gibi arkasına yaslandı, "İnanır mısın kırk öğrencimizin b12 vitamini eksikliği var, otuzunda demir eksikliği, üçünde otoimmün, yedisinde dehidrasyon-" Onu bölen Behzat'ın "Hepsine geçmiş olsun," demesiydi. Direkt Hera'yı sorup ilgiyi kendine çekerse Levent'in üstüne geleceğini biliyordu. O yüzden dolaylı bir anlatım seçti, "Ama bana hepsinin sağlık bilgisi lazım değil." "Sana adı Hera olan, hasta kaçırıp fakültede cirit atan ve sonra hiçbir şey olmamış gibi seneyi bitirebilme umuduyla fakülteye gelen öğrencinin bilgileri lazım." çok geçti, ilgisini çekmişti. Behzat kendinden emin bir edayla "Seneyi bitirecek." dediğinde Okan yandan "Onda o dede varken zor." diye fısıldadı. Aralarında doğuştan zengin olmayan bir o vardı. Dekanın buna güvenerek sene başında kendisini yanına çağırması ve ahlaksız bir teklifte bulunması hatıralarına düşününce kafasını iki yana salladı. Bir adam nasıl kendi torununun ayağını kaydırmaya çalışırdı hala aklı almıyordu. Neyse ki maddi durumu iyi olmamasına rağmen 'Arkamda kimse yok,' diye korkup Hera'yı bırakmaya yeltenmemişti. İlkelerine tersti birde böyle bir şeye yeltenirse dekandan önce Behzat ayağını kaydırırdı. Bunu da düşününce hiç yeltenmemişti. "Ne diyorsun?" çatık kaşlarla kendine bakan Behzat'ı görünce kafasını 'bir şey demiyorum' der gibi sallayarak kadehine uzandı. "Hera'nın herhangi bir sağlık sorunu yok." konuyu değiştirmeye yeltendiğinde elbette başarılı oldu. "Hiç mi?" "Hiç." "O zaman o gün niye bayılma noktasına geldi?" dalgın bir ifadeyle önündeki kadehe uzandı Behzat. Bu gece sarhoş olmak istemediği için kadehin içine yalnızca su koydurmuştu. Bir iki yudum alırken "Neden?" dedi. "Hangi gün bayılma noktasına geldi?" Levent'e cevap verip bir ton malzeme çıkartmasına izin vermek istemediğinden sustu. Zamanında Hera'ya olan hislerini anlattığı için şu an evine musallat olan bir bela vardı. Sebebiyse Levent'ti. O kurtulmak istedikçe dibinde bitiyordu. Aslında yeterince mesafeyi koysa ilaç kullanmaya da son verecekti ya neyse. "Neden bu kadar zorsun anlamıyorum. Aşıksan öpeceksin bitecek." "Tabii canım kesinlikle öp Behzat." diye Levent'i onayladı Okan. "Alt tarafı Hera bir daha yüzüne bakmaz, hakkında da taciz davası açar ve konu babasının kulağına giderse peşine adam taktırır. Ne var ki bunlarda?" Levent'e kıyasla mantıklı konuşan Okan'ı dinlerken belli belirsiz başını salladı. Yaş meselesini umursamayı bıraksa bile direkt bir açılma durumunda yine başına gelecekler belliydi. Hera'yla hayatta konuşamazdı. Onu öpmeyi geç ona dokunamazdı. "On üç yaşa öğretmenlikte eklenmeseydi iyiydi." diye kendi kendine konuşmasına binaen Levent "Abartıyorsunuz!" dedi. "Sen bu kızdan sekiz aydır etkilenmiyor musun?" "Sekiz aydır dersine giriyorum." diye düzeltti Behzat. "İki yıl önce ilgimi çekmeye başladı... Sınıfındakilerle çok sıkı bir bağı yoktu, hatta neredeyse kimse onunla konuşmazdı ama Hera yine de eğlenmesini bilen biri olarak gülecek bir şeyler bulurdu." anlatırken o anlara dönmüş gibiydi, "Hep keyifliydi ve hiç hakkını yedirmiyordu. Arkadaşları yanında dedikodusunu yaptığında dönüp o da boşluğa onlarla ilgili daha sesli bir şekilde bir şeyler söylerdi. Sonra arkadaşları ona bakınca 'Aaa siz burada mıydınız?' derdi. Ona çelme takmaya çalışan bir kızı saçından tutup koridor boyu fırlatmışlığı var. Şaka değil, her düştüğü yerde tekrar kaldırıp daha öteye fırlatmıştı. Not verdiği biri ona not vermezse defterini alıp bir köşeye atıyordu. Sürekli kavga çıkarmasının aksine durup yirmi dört saat boyunca izlerseniz çokta kötü biri olmadığını görebilirsiniz. Mesela bir gülüşü var," iç çekti. Onun gülüşüne ömrünün birkaç yılını verebilirdi. "O gülüşünü gördükten sonra her kavgasında eğleniyorsunuz." "İlk ne zaman gülerken gördün?" Okan'dan gelen soruya tebessüm ederek karşılık verdi. "Hera dersler haricinde hep yanında mutlu olduğu insanlarla bir arada. Başta Bilgehan," Bilgehan erkek diye başta sevgilisi sanmıştı ama sonra durumların pekte öyle olmadığını gözlemlemişti. Hera'nın her gün yanında da olsa aralarında çok net bir mesafe vardı ve Hera kesinlikle mesafe insanı değildi. Buna acı bir şekilde tanıklık etmişti. Yaklaşık bir buçuk sene önce Levent ve Okan'la birlikte gittikleri barı anımsayınca ister istemez kadehindeki suyu dikledi ve birkaç yudumda bitirdi. Kadehi masaya geri koydu. Hera'da Bilgehan'la o bardaydı. Bilgehan'ın yanından kalktığı bir zaman diliminde yanına oturan başka bir erkeğe önce sadece üç dakika karşı koymuştu sonra telefonuna gelen mesajı görünce onu kapatır kapamaz yanındakinin flörtöz tavrına karşılık vermeye başlamıştı. Genel tavrının bu olmadığını biliyordu. O gün orada Hera'ya kimden mesaj geldiyse ona inat tanımadığı biriyle flört etmişti ama yine de bu Behzat'ın kolay kolay sindirebileceği bir şey olmamıştı. Hatta Hera'nın dersine girinceye kadar kendine 'ona bakma' sınırı koymuştu. Sonuç itibariyle bugün geldikleri noktada mağluptu. "Başta Bilgehan?" devam etmesi için kendisini tekrarlayan Levent'le boğazını temizledi. Ne konuştuklarını hatırlamak adına hafızasını yokladığı esnada Okan'ın "Lodos Soysal mı o?" demesiyle bakışları Okan'ın baktığı yeri buldu. Restoranın ikinci katındaydılar ve Lodos Soysal yani Hera'nın babası da buraya yeni giriş yapmıştı. Behzat elinde olmadan sağına soluna baktı ama Hera'yı göremedi. Genelde akşam yemeklerine birlikte çıktıklarını birkaç kere denk gelişlerinden biliyordu. Bu akşam ise babası tek başına gelmişti. Garsonun yönlendirmesiyle iki adamın bulunduğu masaya doğru ilerliyordu ve peşinde de başka bir adam vardı. Muhtemelen iş konuşulacaktı. "Hass," diye homurdandı Levent. "Şimdi o masada oturup gemi konuşmak vardı." "Bizim mesleğimiz daha aksiyonlu." Okan'ın tesellisine dönüp bir baktı ama gözlerini arkasında kalan masadan alamadı. Aslında çocuk cerrahı olmak başından beri tek hayaliydi. Hayaline kavuşmasına rağmen şu yaşında özendiği o kadar meslek vardı ki yine "Hayata bir kez gelmemiz haksızlık." diye söylendi. "Hayata bir kez gelmek neyse de," dedi, Okan o masadaki adamlarda bakışlarını gezdirip en son Lodos Soysal'da kitlenirken, "Adam kırk iki yaşında. Hem gemi mühendisi ve Soysal Grubun yöneticisi hem yirmi üç yaşında kızı var." "Yirmi iki." diye düzeltti onu Behzat. "Ne fark eder ha yirmi iki ha yirmi üç? Adam resmen hayatını dolu dolu yaşıyor. Birde bize bak. Sanki yaşlandığımızda bize mesleklerimiz bakacakmış gibi hiç çocuk dünyaya getirmedik." "Hera yaşına takılıyor." Behzat'ın hala orada kaldığını fark etmesiyle derin bir nefes alıp verdi. "Kız beşinci sınıf değil mi? Nasıl yirmi üç yaşında değilmiş anlat bakayım." Cevap çok basitmişçesine omuz silkti Behzat ve "Aralık doğumlu." dedi. Bunu uzun zamandır biliyordu ama her şeye rağmen o da 'yirmi üç' diyordu Hera'ya. Fakat bir konuşmalarında Hera yaşının yanlış söylenmesine takılınca kendini düzeltmeye başlamıştı. Levent önüne döndü ve "Desene sizin aranızdaki yaş farkı gün geçtikçe artıyor." diyerek Behzat'a sataştı. Behzat ise büyük bir olgunlukla "Zaten olacağı yoktu." dedi. Hera'nın babasının oturduğu masayı göz ucuyla işaret etti, "Adamla aramda yedi yaş var." "Kızıyla aranda on üç yaş." Levent abartılı bir ıslık çaldığında restorandaki birçok müşteri dönüp onlara baktı. Bunlara Lodos Soysal'da dahildi. "Nereden bakarsan bak kördüğüm. Hera'yla sen 'olur' deseniz adam yine karşı çıkar. Hakkı da." Okan az önce odaklandıkları masada bir hareketlilik oluşunca, Behzat'ı dürttü. Behzat ise ona bakmak yerine Levent'e "Bunlara kafanı yormana gerek yok." dedi. "Bu benim de onaylamadığım bir ilişki olur. Hadi ben onayladım diyelim bu defa Hera sittin sene onaylamaz. Anlayacağın babasına gelene kadar aşılması gereken çok mevzu var." "Bu fikirlere sığınıp kendine yazdırdığın o saçma sapan psikoz ilaçları yüzünden ellerin içler acısı durumda." Levent masaya eğilerek devam etti, "Hislerin yüzünden kendini farklı konumlandırmaktan vazgeç. Madem Hera'nın onaylamayacağı bir ilişki bari sen kafanda onayla. Günün sonunda yine olmasın ama sen kurtul." "O ilaçlara ihtiyacım var." büyük bir inançla konuştuğu sırada Levent'in arkasında beliren adamla sessizliğe gömüldü. Hera'nın babası masanın başına kadar gelip "Hocalarım," diye söze girdiğinde üç doktorun arasında kısa bir bakışma oldu. Bariz bir vicdan azabı da kalplerinin en derininde belirdi. Belki ilkokul, ortaokul veya lisede öğretmen değillerdi ama Lodos Soysal defalarca karşılarına geçip kızının durumunu sormuştu. Dersteki başarılarını duymaya ihtiyacı yoktu. Onun sadece kızının o fakültede iyi olup olmadığını bilmeye ihtiyacı vardı. Kendisini rahatsız eden herhangi biri var mı veya arkadaş sıkıntısı çekiyor mu? Bunlar önemliydi. Geri kalanı Hera zaten babasına özet geçiyordu. İlk ayağa kalkan Okan oldu. Elini uzatırken "Lodos Bey," dedi güleç bir tavırla. Lodos bir saniye düşünmeden kendisine uzatılan eli tutup sıkınca sıra peşinden kalkan Levent'in havaya kaldırdığı elindeydi. O da "Sizi görmek ne büyük şeref," diyordu. Lodos onun da elini sıktıktan sonra ayağa kalkmayan tek kişiye dönüp baktı. Kızından duyduğu kadarına şu an canlı canlı gördüğü eklendi. Elleri titreyen bir beyin cerrahının el bile sıkmaya çekindiğini görmek insan olarak onu üzdü. Durumunu görmezden gelmeye çalışarak "Elim temizdir," diye şakaya vurarak Behzat'a laf çarptı. Behzat tam da düşündüğü gibi elleri titrediği için ayağa kalkmakta tereddüt etse de bir yanı da "O adamla bu kadar yakın olmamalısın," dediği için düşünceliydi. Amma velakin bütün bunlara ortamı yumuşatan bir şaka darbe vurdu. Bir anda üstünden bütün yükün kalktığını hissederek sandalyesini geri itti ve ayağa kalkıp elini uzattı. Kendine karşı bu kadar nazik olan bir adama kaba davranamazdı. Karşısındaki adam onun elini tutup sıkarken diğer eliyle de koluna destek verircesine vuruyordu. "Oluyor insanın dönüm noktaları," derken bakışlarını Levent ve Okan'da da gezdirdi. Hepsi gözünde pırıl pırıl adamlardı. "Önemli olan yanında sana destek verecek bir-" "Birilerinin olması!" diye tamamladı Levent onu heyecanla. Saniyeler önce yaptığı konuşmanın aksine şu an içten içe ortam çok hoşuna gidiyordu. Lodos kafasını onaylamaz anlamda sallarken Levent'ten aldığı bakışlarını Behzat'a çevirdi ve "Bir kadının olması." dedi. Az önce kalktığı masada iş konuştuğu adamlar onu bekliyordu ama elbette kızının hocalarını görmezden gelemeyeceği için kendini burada bulmuştu. Sözleri üzerine Behzat'ın titreyen harelerini görmedi. Görse bile anlamazdı. İnatla kendi hayatından yaptığı çıkarımları ona tavsiye diye vermeyi sürdürdü, "İnan bana hayatında biri olsaydı durumu çok daha hızlı toparlayabilirdin. Bak mesela benim kızım var. Ne zaman hasta olsam başımdan bir dakika ayrılmaz." eski eşi de kendine önem verirdi ama o kadını anmamaya yeminli olduğu için bahsini açmaktan kaçındı. "Bul kendine göre birini sen de toparlan. Hem bir bakarsın hayatın sade iş olmadığını keşfetmişsin." Okan'ın 'bu adam ne tavsiye verdiğinin farkında değil' bakışları, Levent'in gülmemek için kendini zar zor tuttuğu ifadesiyle kapışır cinstendi. Behzat ise duyduklarının gerçekliğini sindirmekle meşguldü. ... Hera'dan "Burada ne işim var ki benim?" kolumu duvara daha çok yaslayıp bütün yükümü oraya verirken giyindiğim topuklu ayakkabılara öylece bakmayı sürdürdüm. Bembeyazlardı. Bileğimi saran bağcıkları vardı. Her iki bileğimden de tek şerit halinde geçen incili bağcıklar çok güzeldi. Bu ayakkabıları bana babamın aldığını hatırlayınca tebessüm ettim. Babamın aldığı ayakkabılar beni hocamın evine getirmişti. "Ama hocam yoktu." kolumu kaldırıp bileğimi saran minik beyaz saate göz attım. Akreple yelkovanın arası bir hayli açıktı. Beni şaşırtan yelkovanın üstünde olduğu yedi sayısından ziyade akrebin üstünde olduğu bir sayısıydı. Neydi bu? Bire otuz beş mi geçiyordu? "Babam beni bu kadar beklettiğini bilse ona kızar." diye söylenirken kafamı onaylamaz anlamda iki yana salladım. Doğruyu söylemek gerekirse saatler öncede buraya gelmiştim ama hocamı bulamayınca yalnızca otuz dakika bekleyip geri dönmüştüm. Şimdiyse on ikiden sonra gelmiştim ama iki saattir evinin orada öylece dikiliyordum. Tek teselli kaynağımsa şuydu; Bu saate kadar dışarıda olan bir adamın eve dönerken ayık olma ihtimali azdı. Bu kadar içtiyse bir kadın ona eşlik edebilirdi ve ben buna şahit olursam onu terk ederdim. Böylece ilişkimiz başlamadan biterdi. Bu benim hayatım için bir artıydı. Ona karşı besleyip besleyebileceğim bütün duygular baştan yazılırdı. Birde diğer ihtimal vardı. Hiç gelmeyebilirdi. O zaman da terk ederdim çünkü ben bütün cesaretimi toparlayıp evden kaçmışken onun bu tavrı hoş karşılanamazdı. "Duygularımızı çözmeye çalışıyoruz ama adam ortada yok." doğrulup az önce yaslandığım duvara "Otuz dakika daha bekler sonra giderim." dedim. Ardından "Ama sana yaslanmayacağım. Öylece durmaktan ayaklarım ağrıdı. Azıcık yürümeye ihtiyacım var." diyerek etrafıma bakındım. Bahçe kapısının üstünden atladığım için evin hemen dibine kadar gelebilmiştim ve evet çevrem genel anlamda yeşillikten oluşuyordu. Sağ taraftaki mor çiçeklerden oluşan ağaç yine ilgimi çeken yegane şey oldu. Ona doğru giderken az önce çiçeklerinden koparıp çantama koyduğumu anımsayınca içim bir garip oldu. O küçük çaplı hırsızlığı yaparken sanki her an yakalanacakmışım gibi etrafımı öylesine kontrol ediyordum ki evrene nasıl mesaj gönderdiysem artık Behzat hoca değil belki ama horozu yakalamıştı beni. Neyse ki ötmemesi konusunda ikna etmiştim. Geri dönmüştü. Gerçi ötse bile ne olacaktı ki? Zengin muhitindeydik. Evler müstakil ve birbirinden oldukça uzaktı. Buraya en yakın ev beş yüz metre ötedeydi. O bağırsa ben kaçardım. Yakalanmazdım. Fakat o kaçamayıp yakalanırsa işi zordu. Behzat hocanın aksine diğer zenginlerin onu besleme dürtüsü yaşayacağını sanmıyordum. Ağacın dibine gelir gelmez kafamı kaldırıp çiçeklere baktım. "Ağacı kökünden koparıp nakliye arabasıyla bizim eve götürsem fark eder mi acaba?" Çiçekler o kadar sıktı ki ağaç oldukça görkemli gözüküyordu. Bu açıdan evdeki cins kedim Afrodit'e benziyordu. O da tüyleriyle koskocaman gözüküyordu ama yıkadığımızda minicik vücudu ortaya çıkıyordu. İster istemez gülümserken elimi kaldırıp çiçeklere dokundum. Eş zamanlı olarak duyduğum bir araba sesiyle ateşe dokunmuşum gibi elimi geri çektim. Behzat hoca gelmiş olmalıydı. Bahçe kapısının orayı göremediğim için müthiş bir tereddütle ilerledim. Araba görüş açıma düştüğünde ise durup olup biteni izlemeye başladım. Levent hoca, yolcu kapısını açtı ve içeriden Behzat hocayı çıkardı. Behzat hocanın geçen seferki gibi sarhoş olduğunu sarsak adımlarından anlarken kaşlarım çatıldı. Bu kadar içmesi hiç hoşuma gitmiyordu. Sabahtan akşama kadar makalelerine bakıp iç çekmelerim boşunaymış gibi hissediyordum. Bahçe kapısının oraya doğru yürüdüğüm esnada Levent hoca da arkadaşının koluna girip onu kapıya yönlendiriyordu. Kapıya vardığım gibi içeriden açtım. Levent hoca, Behzat hocadan aldığı bakışlarını bana çevirirken "Yok devenin nalı," diye bir nida dudaklarından firar etti. Behzat hocanın hakaret etmemek için direnmesi benim için daha büyük bir sorun olduğu için onların yanına gittim. Hocamın kolunu omzuma attım ve Levent hocaya "Hocam gerisini ben hallederim." dedim. Bırakıp bırakmamakta kararsız falan kalmadı. Direkt Behzat hocayı bana bıraktı. "Sen bu adamın sarhoş olacağı günleri özenle mi seçiyorsun?" "Denk geliyor." beline sıkıca sarılıp ilerletmek için üstün bir çaba harcadım ama başarılı olamadım. Kafamı kaldırıp Behzat hocaya baktığımda onun da bana baktığını gördüm. "Hera gerçekten beni taşıyabileceğini mi sanıyorsun?" deyip kolunu omzumdan çekti ve benden uzaklaştı. Evet eve doğru yürüyordu. Onun bahçe kapısından içeri girmesiyle Levent hoca "Demek seni gördüğü için ilerlemeyi reddetti." diye ağzının içinde konuştu. "O niye?" diye döndüğümde önce duymuş olmama şaşırdı sonra yanıma gelip hocamı izlerken "Senden bu gece vazgeçti." diye konuştu. "Benim niye bundan haberim yok?" "Senin onun duygularından da haberin yok." Behzat hocanın içinde olduğu gerçeği dile getirince omuzlarım düştü. Bir an önce durumu toparlamalıydım. Başta kendi duygularımı anlasam sonra onunkilere de o çerçevede izin verebilirdim. "Üzülme bu kadar," dedi, alay dolu bir edayla, "Behzat'tan bahsediyoruz. Senden sarhoş olduğu her gece vazgeçiyor. Sonra sabahına seninle devam ediyor. Bugün ayrı tabii. Babanla restoranda denk geldik. Baban ona öyle güzel tavsiyeler verdi ki vicdan azabı çekti herhalde. Sonra içmeye gittik. Birkaç gün kendine gelemez." Anahtarları sırasıyla kapının deliğine sokan hocama karşın anladığıma dair mırıltılar çıkardım. Babamın acilen Behzat hocayla arasını açması gerekiyordu çünkü fazla muhabbette ileride 'Ben sana kızımı emanet etmiştim hoca efendi!' diye karşımıza çıkabilirdi. Dudağımın içini dişlediğim sırada "Senin ne işin var burada?" diye sordu. "Yoksa Behzat'a açılmaya mı geldin?" "Yok öyle bir şey." kimse bilmesin istediğimden inkara geçtim, "Size iyi geceler." ilerlemek adına attığım bir adımı kolumu tutması sabote etti. Ona dönüp 'ne oluyor?' der gibi baktığımda "Hera, duyguların yoksa ondan uzak dur." dedi. Ciddiyet dolu ifadesiyle iliklerime kadar ürperdim. "Onun normal hayat akışına dönmeye ihtiyacı var ve seninleyken yapamıyor. Duyguların yoksa daha yardıma da gelme. Behzat'a iyi gelmezsin." Bir müddet gözlerini öylece seyrettikten sonra "Benim içinde kolay değil." deyip kolumu yavaşça çektim. Müsaade ettiği için zorlanmadım. Arkamdaki adama kısa bir bakış atıp Levent hocaya yöneldim. "Daha yeni öğrendiğim bir şeyi sindirmeye çalışıyorum. Bırakın da olacak olan zamanla olsun." "Olacak olan bir şey var mı?" gözlerini kısıp dikkatle yüzümü inceledi. Orada sanki istediği cevabı bulabilecekmiş gibi baksa da cevabı benden duymak istediğine emindim. Sadece "Varsa bile bu bizim özel hayatımız olduğu için size bahsetmek istemiyorum." demekle yetindim. Kendini tutamayıp gülerek "Özel hayat mı?" dedi. "Siz onu beceremediğiniz için en son ben dahil olmuştum ama yine de sen bilirsin." "Levent hocam!" diye ikaz ettiğimde ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırarak geri geri gitti. Arabasına binerken "Özel hayatmış," diyordu. Kapısını kapamasına rağmen benim bulunduğum taraftaki camı indirerek "Özel hayat öyle mi?" diye konuştu. "Tabii öyle," dedim, kendimden emin bir tavırla, "Bizim özelimiz. Siz ne biliyorsunuz aramızda ne yaşanıyor?" "Hala 'bizim özelimiz' diyor. Sizin aranızda en ufak bir şey yaşansa var ya önce Okan'la benim haberim olur. Sen," işaret parmağıyla baş parmağının arasında küçük boşluk oluşturup gösterdi, "Şu kadarcık adım at Behzat'a, sen daha ne olduğunu anlamadan biz nikah memurunu kapına getiririz." Dün girmediğim derste attığım koca adıma rağmen böyle bir şey olmadığı için alık alık baktım. O "Özel hayatmış, hah!" deyip arabayı çalıştırdı ben ise bir süre onun gidişini izledim. "Özel hayatınızı sevsinler sizin." diye bağırıyordu. "Yazık," dedim, melül melül yola bakarken, "Her şeyi bildiğini sanıyor." 'Cıkcık' diye mırıltılar çıkararak eve döndüm. Sevgili hocam anahtarı deliğe sokmayı becerememiş olacak ki hala oradaydı. Omzumdaki çantanın askısına elimi atıp destek alırken yürümeye başladım. Bir yandan önüme düşen saçlarımı düzeltiyor öte yandan adımlarımın aksamaması için dikkat ediyordum. Bahçe kapısından içeri girip ona doğru yol aldığım esnada "Yardımıma ihtiyacınız var mı?" diye sordum. "Senin hiçbir şeyine ihtiyacım yok." anahtarı sokamadığı için açılması adına çareyi kapıya vurmakta buldu. Son birkaç adımımı hızlandırıp yanında biterken hızla bir daha vurmasın diye kolunu tuttum. "Buradan ihtiyacınız varmış gibi duruyor hocam." "Hera," dedi, kafasını kapıya yaslarken, "Uzak dur benden." Bu tutumunu babamla olan konuşmasına verdiğim için aksi bir tepki vermekten kaçındım. Genel olarak karşılık vermekten ziyade elimi, kolundan usulca eline kaydırdım ve anahtar için "Birde ben deneyeyim mi?" diye bir öneride bulundum. Fırsattan istifade elini ona göre 'ister istemez, bilmeden, fark etmeden' bana göre gayet isteye isteye bilerek fark ederek okşadım. Buraya vücudundan faydalanmak için gelmemiştim ama şu an gelmişken bunu neden yapmayayım ki diye düşünüyordum. İlk geldiğim gece de sarhoştu, bana dokunmuştu. Şimdi sıra bendeydi. Şiddetle inip kalkan iri gövdesiyle dudaklarımı hafifçe yaladım. "Dene," dedi, kafasını kapıdan çekerek, "Dene başımın belası." "Tatlı bela." onu düzeltip gözlerine bakmayı sürdürdüğümde olumlu mırıltılar çıkararak "Tatlı bela." dedi. Şu an ne dersem bana o şekilde hitap edecek haldeydi. Derin soluklar alıp verirken anahtarlığını aldım ve kilide soktum. İkinci denemem de doğru anahtarı buldum. Kapı açılma sesi kulaklarımıza dolsa da ikimizde içeri girmedik. Çünkü Behzat hocanın eli havaya kalkmış ve saçlarıma ha dokundu ha dokunacaktı. "Dokunabilirsiniz," göz ucuyla ondan tarafa baktığımda hızla elini geri çekti. Kapıyı itip içeri girmesine karşın bir süre için geride öylece bekledim. Ardından "Sakin ol Hera," diyerek peşi sıra içeri girdim ve kapıyı kapadım. Anahtarı üstüne taktığım gibi kilidi döndürdüm. Anahtarı kapının üstünde bırakarak arkama döndüğümde onun çoktan salona gittiğini gördüm. Üçlü koltuğa yöneldiğine göre yatacaktı. Tam da tahmin ettiğim gibi oraya kıvrıldığında görüş açımdan çıkmış bulundu çünkü koltuğun sırtı bana dönüktü. Uyumak istemesini umursamadan portmanto askılığa ilerledim. Omzumdaki çantayı oraya özenle astım. Eğilip ayakkabılarımı da çıkarmak istesem de bu evde öyle bir kural olmadığı aklıma geldi. Aramızda ciddi bir şeyler olursa önceliğim o kuralı bu eve getirmek olacaktı. Salona yönelip küçük adımlarla yürümeye başladım. "Senden neden kurtulamıyorum?" diye homurdanan koca bir adam duyuyordum. Ne kadar bıktıysa artık söylenmeye ben yanına varana kadar devam etti. Hatta beni görmesine rağmen devam etti. "Gerçekten kurtulmak istiyorsanız gözlerinizi sıkı sıkıya kapatabilirsiniz hocam," dedim, koltuktaki boşluğa otururken, "O zaman söz giderim." rüya sandığı için kovma ihtimali vardı, o ihtimali göze alarak iddialaştım. Ancak o sırt üstü yatıp gözlerini tavana dikmeyi tercih edince dudaklarım kıvrıldı. Ardından onun verdiği güvene dayanarak ayakkabılarımı sırasıyla çıkarmaya başladım. "Ne yapıyorsun?" sorusuyla eş zamanlı olarak ikinci ayakkabımı da diğerinin yanına koyup usulca ona döndüm. "Ne yapıyorum hocam?" dedim, elimi karın kaslarına yerleştirirken, "Siz söyleyin." arada kumaş parçası olduğu için direkt temas edemiyordum. Bakışlarını yüzümde gezdirdi, "Sana 'bari rüyalarımda karşılık ver' dedim diye mi yapıyorsun?" Karnından destek alarak koltuğa çıktıktan sonra oturacak daha makul bir yer olmadığı için kucağına yöneldim. Evine gelmem bir rüya olmadığı gibi kucağına oturmamda rüya değildi. Kasık bölgesinin hemen birkaç santim ötesine oturmamla yutkundu. Adem elmasının kalkıp inmesiyle tahrik olmuş olacağım ki kendimi karnına bastırdım. "Hera," inlercesine konuştuğunda geriye doğru gittim. Yalnızca bir an 'acaba gerçek bir temas halinde nasıl inler' diye düşünüp kendimi erkekliğine bastırdığımda sarhoş haliyle doğrulup yüzüme baktı. Kadınlığım zamanla sertleşen erkekliğine ilk elden tanıktı bense gözlerindeki şehvete ilk görüşte tanıktım. "Her şeyin bir sıralaması yok mudur? Önce benden hoşlandığını söylemen gerekiyor sonra bu aşamalara geçeriz. Tamam rüya ama-" O konuşurken ellerimi omuzlarına yerleştirdim. Üstünde huysuzca kıpırdanıp en son yine kadınlığımı erkekliğine bastırmamla sustu. Kasılan çenesinden aldığım bakışlarımı şiddetle inip kalkan göğsüne çevirdim. "Benden hoşlandığınızı söylerken göğsüme dokunuyordunuz. Siz dünya nimetlerinden faydalanırken iyi de ben yaparken mi kötü?" Dişlerini birbirine bastırmaktan bir hal olmuş bir ifadeyle beni seyrederken "Hera," diye inledi. "Bu halimiz kötü olduğunu düşündüğüm en son görüntü bile olamaz." ağır ağır elini belime yerleştirdiğinde gözlerimi dudaklarına diktim. Aheste aheste elbisemin fermuarını çözdü. O kadar ileri gitmeyi düşünmesem de müdahale etmedim. Koyu kahveleri kararmayı sürdürürken o da bir dudaklarıma bir bana bakıyordu. "Bana beni sevdiğini söylemene ihtiyacım var," dediğinde başımı belli belirsiz iki yana sallayarak "Yalan söyleyemem." dedim. "Sadece hazır radarınıza girmişken deneyimlemek istiyorum." "Neyi?" Tereddütsüzce gözlerine bakıp "Sizi," dedim. Buraya konuşmaya gelen biri için fazla cüretkardım. "Beni deneyimlemek mi istiyorsun?" dediğinde şüphesiz başımı salladım. "Sevdiğini söylemeden?" dediğinde yine şüphesiz başımı salladım. "Belasın, seninle ne yapacağımı bilmiyorum. Aklımı kaybetmeme neden olacaksın diye korku-" son kelimesi olan 'korkuyorum,' sözcüğünü söylemesine fırsat vermeden dudaklarına yapıştım. Dudaklarımı sertçe dudaklarına bastırdığım iki üç saniyenin ardından koyu kahvelerine bakıp "İki gündür sizi okuyorum," dedim. "Yazdığınız bütün makalelere hakimim. Belki girdiğiniz bütün ameliyatların detaylarını henüz okuyamadım ama onları da okuyacağım. Hevesliyim." elimi tişörtünün eteklerinden içeri soktum. Karın kaslarında çok kısa yokladıktan sonra tırnaklarımı tenine geçirerek "Hevesimi kırmayın hocam." dedim. Kalçalarımı kavrayıp beni sertçe kendine bastırdığında "Behzat ho-" diye inlemeye kalktım ama ilk hecede dudaklarıma yapıştı. Anlamadan aynı anda hem omzuna hem kaslarına tırnaklarımı geçirdiğim sırada geri çekilip "İsmimle inle." diye ikaz etti. "Burada 'hoca' yok Hera." Yaş farkı kadar kafaya takmadığımız asıl önemli meseleyi o söyleyince hatırlasam da üstünde durmadım. Hissettiğim tutkuyla başımı aşağı yukarı sallarken kendimi zorlayarak "Behzat," dedim. Beni kendine bir kez daha bastırırken "Böyle işi sikeyim." diye ağzının içinde konuştu. "İşi değil," dedim, ellerimi bir anda yanaklarına sararken, "Beni." Bir an için göz göze geldiğimizde "Seni." diye onayladı beni. Ardından hiç düşünmeden dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Bu defa az öncekilere nazaran geri çekilmek şöyle dursun birbirimize yapıştık. Üst dudağını şehvetle emmeye başladığım esnada tırnaklarımı yanaklarına geçiriyordum. İçimdeki arzuya yenik düşerek kendimi ona bastırıyor, kalçalarımı parçalarcasına sıkmasıyla benliğimi kaybediyordum. Alt dudak üst dudak derken uzun süre birbirimizi sömürdük. Dilini ağzıma soktuğunda işler farklı bir boyuta geçti. Ellerimi yanaklarından ensesine kaydırdım. Biri sabit dururken ötekiyle saçlarını kavradım ve sıkı sıkıya çektim. İçimde saniyeden saniyeye büyüyen istekle ağzının içine doğru inlememe karşın ellerini zar zor kalçalarımdan çekip yanaklarıma sardı. "Güzelim," dedi, bizi ayırırken, "Dilini sok." Göğüs kafesim şiddetle inip kalksa da aldığım solukları doyurucu bulmasam da başımı hızla sallayıp dudaklarına uzandım ama müdahale etti. "Öncesinde dinlenelim." Bu istediğini öpüşmekten yana dinlemek mantıklı geldiği için direnmedim ama öylece dinlemek istemediğimden de tişörtünün eteklerini tuttum. Onu üstünden sıyırmaya çalıştığımda bana yardımcı oldu. İşimiz bittiğinde bir anda omuzlarından geriye doğru ittim. Bir anlık boşluğuna geldiği için geriye gitti. Sırtı koltukla buluşunca gülümsedim. "Hocam," o sarhoşken sevişmek istemiyordum. O yüzden kasıklarından yukarı çıkıp karnına oturdum. Daha fazla uyarırsam bir anda içeme girerdi falan maazallah. Sonra yarın hatırlamayacaktı. Öyle ilişkiyi eşekler tepsin. "Behzat," diye düzeltti beni. "Alışana kadar idare edin." "İdare et," diye yeniden düzeltince iç çektim. "Diyecektim ki şükret ki doğru kişiye gönlünü kaptırdın," neden bahsettiğimi anlamıyormuş gibi bakınca onu daha fazla düşündürmemek adına eğilip dudaklarımı yanağına bastırdım sonra çenesine sonra boynuna. Kısa süre içinde dudaklarımla tenini kavrayıp emmeye başladım. Eş zamanlı olarak karın kaslarına geçirdiğim tırnaklarımla karnı içeri doğru göçtü. Nefesini tuttuğunu fark edince kafamı kaldırıp ona baktım, "Hocam," Koyu kahvelerinde bariz bir şekilde şehvet vardı. Belli belirsiz olan parıltıların ne anlama geldiğini az buçuk anlasam da üstünde durmaktansa "Nefesinizi tutmayın." demekte çareyi buldum. Asıl konumuzda buydu ya zaten. "Ben size sürpriz hazırlıyorum."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD