yirmi bir (part 2)

2292 Words
Az önce baktım, Birine fare zehri verdiğimizde ilk otuz dakika içinde medikal müdahale yapılırsa kurtulma şansı varmış. Aksi halde zehir iç organlara çok hızlı zarar verdiği için her geçen saat kişinin aleyhineymiş. Zaten en geç yirmi dört saat içinde de kişinin ağız, göz, kulak, burun, idrar ve makat bölgelerinden kan gelirmiş. Ölürmüş yani. "Hera'cığım gelirken su bardağı da getirir misin?" Tuz eklemem adına verdiği salataya avucumdaki tuzları boca ettim. Arkam masaya dönük olduğu için şu an ne yaptığımı görmüyorlardı. Neslihan hocanın nazik istediği üzerine olumlu mırıltılar çıkararak "Tabii ki getiririm hocam." dedim. Yüzsüz gibi eve kurulup yemek yapmaya başladığında inat edip gitmemiştim ama az kalmıştı, Evden gitmeme değil, onu boğmama. Yemek yaptığı anlarda bir şeylerin yerini aramaya koyulduğunda Behzat hocadan önce atılıp ona istediği şeyleri uzatmış, "Buyurun hocam," demiştim. O ise dönüp bana en küçümseyici bakışlarını atmıştı. Tabii bu döngü Behzat hoca lavaboya gidene kadar sürmüştü. O lavaboya gidince "Not için bu kadar verici olmana gerek yok Hera." deyip bütün dengemi sarsmıştı. Neyse ki kısa sürede toparlayıp "Amacım not olsaydı sizinle bir takım eylemler yapmam gerekmez miydi?" diye sormuştum. Aramızda kılıçların çekildiği falan yoktu. Sadece ben bir aslan edasıyla bölgeme koku bırakıyor, bütün heybetimle ona geri basmasını söylüyordum. Belki hocam olduğu için saygı duymak zorundaydım ama o saygının yeri fakülteydi. Burası değil. Burası Behzat hocanın eviydi, ben sevdiği kadındım ve tam bu yüzden fakültenin aksine burada üstünlük bendeydi. Sevecen bir edayla "Hocam?" dediğimde ilk Levent hoca "Efendim?" diye atıldı. Ağzında bir şeyler olduğunu bakmasam da anlayabildim. Onun peşi sıra Neslihan hoca "Söyle tatlım," deyince derin bir nefes alıp verdim. Sinirlenmeyecektim. Huzur dolu bir tavır takınarak "Behzat hocam?" dedim. Neslihan hoca ilk "Yemek yer sohbet ederiz diye geldim." dediğinde Behzat hoca bu teklifini reddetmek amaçlı dudaklarını aralamıştı ama ben ondan önce "Elbette yer sohbet ederiz!" dediğim için susmuştu. O dakikadan itibaren olup biteni yalnızca izliyordu. "Sen ona hala 'hocam' mı diyorsun?" ağzının içinde konuşan Levent hocayla salatayı karıştırırken dönüp arkama baktım. İkinci davetsiz misafirimizdi. Açıkçası onu gördüğümde biraz da olsa rahatlayacağımı düşünüp sevinmiştim ama Neslihan hocadan daha beterdi. Yemeğine baka baka devamlı bir şeyler konuşuyordu ve bu Behzat hocayla aramda bir bakışma olmasına neden oluyordu. Geriliyorduk. "Dinliyorum Hera," karizmatik hocamın albenili sesini duymamla dudaklarımı hafifçe yaladım. Ardından elimdekileri suluğa atıp salatamı da alıp onlara doğru giderken "Bu evde neden fare zehri yok?" diye sordum. Levent hocanın gülmemek için nefesini tutmasıyla eş zamanlı olarak ağzından belli belirsiz gülüş nidaları çıktı. Kendini dizginleyememesi sonucu Behzat hocanın bakışları onu buldu. Muhtemelen Neslihan hocaya ayıp ettiğimizi düşünüyordu. Salatayı masaya bıraktığım esnada Neslihan hocanın kıvrılan dudağını gördüm. Bana alttan alttan azımsayıcı bakışlar atarken "Neden fare zehri aradın Hera?" diye sordu. "Yoksa niyetin birini mi öldürmek?" Hiç düşünmeden "Şüphesiz hocam." dediğimde ifadesi sekteye uğradı. "Fare zehrinin yokluğu başka nasıl hissedilir ki?" "Hera," kolumu tutan adamla dönüp bakışlarımı koca eline diktim. Elini bileğime kaydırdı ve hafif bir baskı uyguladı. Masanın en başında oturuyordu, bu baskının yanına yani yerime oturmam için olduğunu biliyordum. "Hocam daha bardak getirmedim." dediğimde bir kez daha oturmam için baskı uyguladı. "Pekala bardağı da susayan alır." deyip yerime oturdum. Bileğimi saran elini eş zamanlı olarak çekti ve önündeki tabakta bulunan kırmızı eti titreyen elleriyle kaldığı yerden kesmeye devam etti. Bir nesneyi kavradığında haddinden fazla titriyordu. Onu izleme fırsatı yakaladığım son ameliyat hatıralarımda canlanırken hızla kafamı iki yana salladım. O anı hatırlamak istemiyordum. Öncesinde bile ısrarla ameliyata girmesinin uygun olmadığını dekana belirtmişti. Fakat dekan yani dedem bu ameliyatı ondan başka yapabilecek kimsenin olmadığını söylemişti. Üstüne sayısız kez Behzat hocayı sağda solda 'Bu ameliyatla çığır açacak' diye anlatınca biraz da zorunda bırakılmıştı. Neyse ki ameliyathanede hastaya anestezi verildikten sonra neşteri eline alan hocam, elinin bariz bir şekilde titremesi sonucu kafa tasına dokunmamıştı. Tabii bu tavrı sayesinde o gün hastaya zarar gelmese de Behzat hoca için aynısını söyleyemeyecektim. İtibar zedelenmesinin sillesini yaşamıştı. Tabağımdaki etleri özenle kesmeye başlarken iç çektim. Genel olarak hocalarımın yüzde otuzunu sevmezdim. Behzat hocaya karşı ise hep nötrdum. Çünkü bana karşı ters veya sıcak bir davranışı yoktu. İşinde iyi olduğu içinde profesyonelliğini her daim izlerken keyif almıştım. O ameliyattan sonra hakkında çok şey konuşulmaya başlamıştı. "O ana kadar elinin titrediğini bilmiyor muydu?" veya "Hastayı boşu boşuna ümitlendirildi." tarzı. Birde hasta varlıklı bir aileden gelince işler sarpa sarmaya başlamıştı. Haliyle olayların gerçek yüzünü herkes bilsin diye üşenmemiş okulun dört bir yanına sayısız bilgilendirme metinleri asmıştım. İlgi çeksin diye de dedemin fotoğraflarına fotomontaj yapmıştım. Açıkçası gündem değişmişti değişmesine ama konuşulan doğrulardan ziyade fotoğraflar olmuştu. Bu konudan dolayı bulunmuştum. Dedemden bir ton azar da işitmiştim. Beni okuldan attırmakla tehdit etmişti. Ben de "Böyle bir şey olursa kızınızın on sekiz yaşında kocaya kaçtığıyla ilgili her yerde demeçler veririm," demiştim. "İspatlamam bir DNA testine bakar." Ona göre babamla ben utanç kaynağıydık. Yaşananlardan insanlara bahsetmemi göze alamazdı. Seneler boyu böyle ona ne tehditler savurmuştum. Babamın ailesi kadar olmasa da varlıklı insanlardı. Geri adım atması kaçınılmaz olmuştu. Tabii ben gözünü iyice korkutmak amaçlı magazin sayfası olan bir arkadaşıma gerekli haber girişini yapmasını söylemiştim. O da sayfasında Yılmaz Ailesiyle ilgili cuma günü canlı yayında açıklamalar yapacağını söylemişti. Sonuç itibariyle dedem sonraki günler ayağıma gelip beni tehdit ettiği için özür bile dilemişti. Zorla. Özenle kestiğim etlerime karşın içten bir gülümsemeyle tabağıma baktım. Tam hocamın ağzına göre kesmiştim. Çatalımla bıçağımı tabağımın iki yanına yerleştirdim ve tabağımı tutup kaldırdım. Önce Behzat hocanın hala et kestiği tabağı çekip önüme aldım sonra kendi tabağımı onun önüne koydum. Neslihan hocanın oturduğu yerden çatalın tabağa vurma sesi geldi. Aldırış etmeden koca adamın gözlerine bakarken "Bunu yiyin hocam," dedim. Diğerlerine gözü bile kaymadı. Bıçağını yerine koyup çatalını kestiğim etlerden birine sokup ağzına attı. Bu tavrı karşısında gözlerim benden habersiz o kalın kırmızıya çalan dudaklarına kaydı. Ne zaman eli titrese yapamadığı şeylerden dolayı vücudunu bir sıcak basıyordu. Alnında biriken terlerin ve değişen dudak renginin tek nedeni buydu. Elinin titremesinden ziyade bunu birilerinin görmesi hoşuna gitmiyor olmalıydı. "Eee Levent," diyen Neslihan hocayla bakışlarımı hocamdan aldım ve önümdeki tabakla ilgilenmeye başladım. "Sen neden geldin?" "Arkadaşımın evine gelmek için bir sebebe ihtiyacım yok." uzun süredir arkadaş olduklarını tahmin ettiğim için sadece onaylayıcı mırıltılar çıkarmakla yetindim ama bu Neslihan hocanın hiç hoşuna gitmedi. "Biz de arkadaşız ama bana neden geldiğim soruldu." Kestiğim bir et parçasını ağzıma atıp çiğnerken ağır ağır kafamı kaldırdım. Kariyerine elbette saygı duyuyordum. Altı sene tıp okuyup üstüne uzmanlık yapmıştı ve bugünlere gelebilmişti. Şu ana kadar girdiği ameliyatlarla gayet iyi bir ivme yakalamıştı. Güzel de bir kadındı. Kumrala çalan saçları omuzlarından aşağıya süzülüyordu. Onlara zamanında çok işlem yaptırmış olmalı ki yıprandıklarını görebiliyordum. Yaşından ötürü göz kenarlarına yaptırdığı botoks ilgimi çekerken derin bir nefes alıp verdim. Her şeyiyle benden daha deneyimliydi. O halde neden olayımı kavrayamıyordu? Tam ona cevap vermek için dudaklarımı araladığım esnada Behzat hoca benden önce davranarak "Levent'le yirmi iki yıldır arkadaşım." diye durumu izah etti. "Üstelik ona da neden geldiğini çoğu zaman soruyorum. Burası benim kişisel alanım Neslihan. Çat kapı gelemezsiniz." Kestiğim etlerden birini daha ağzıma atarken övünç duyarcasına Behzat hocayı izledim. Sözü bittiğinde uzun süre sessizlik oldu. Masadaki tek hareketlilik Levent hocanın salatadan tabağına koyduğu sürede oluşan hareketlilikti. Neslihan hocanın sindirmeye çalıştığı vakitlerde Behzat hoca pimi çekilen bir bombayı ortaya bırakmamışçasına rahat bir tavırla kadehine uzandı. Alıp içtiği gibi inip kalkan adem elmasını seyrettim. Daha bir yudumdayken suratını ekşiterek kadehi dudaklarından uzaklaştırdı. Bir yandan Levent hoca "Bu salata niye bu kadar tuzlu?" diye homurdanırken diğer yandan Behzat hoca kadehteki sıvı için "Nedir bu?" diyordu. Neslihan hocanın mors olmuş ifadesini unuturken hocama doğru eğildim, "Vişne suyu hocam," Kaşları çatılınca masanın altından elimi bacağına yerleştirip biraz daha ona yaklaştım. "İlaç kullanıyorsunuz diye bunu uygun gördüm." anlayışlı olması adına gözlerine baktığımda "Hera," diyerek elimi sardı. Bana doğru eğildiği sırada Neslihan hocanın sesi duyuldu: "Sanırım bu 'Çat kapı gelemezsiniz.' sözüne Hera dahil değil." Ona bakarken "Hera'nın geleceği saatleri biliyorum." dedi. Bilmiyordu, doğaçlama takılıyordum. Çoğu zaman ders bitiminden yaklaşık bir saatten sonra gelsem de bazen akşamüstleri de geliyordum. Mesajlaşmaya ara verdiğimiz içinde haberi olmuyordu. Bazen gelmeyeceğimi düşünüp uykuya daldığı bile oluyordu. Mesela bugün iyi bir saatte gelmiştim. Yediye yaklaşmasına karşın hava hala kararmamıştı. Ortalama bir saat takılacağımı düşününce çokta uç bir saat değildi. Sahi iki saati geçmiştik. Duvardaki saate dikkat kesilince dokuza beş geçtiğini gördüm. Ben hala oraya bakarken Behzat hoca elini eliminin üstünden çekti. Benim elimi neden ittirmediğini anlamayarak ona döndüm. Neslihan hocaya bakmayı sürdürüyordu, ona "Ayrıca neden imalı imalı konuşuyorsun?" dediğinde yutkundum. "Hera benim öğ-" diyeceği şeyden hoşlanmayacağım için sussun diye bacağını sıktım. Fakat o bir an için konuşmaya son da verse bana dönüp devam etti, "Öğrencim. Buraya sadece dikiş çalışmaya geliyor. Bir başka değişle bana yardımcı oluyor." "Zaten salatada yenecek gibi değil, bir de siz başımı ağrıtmayın." Levent hocanın sessiz söyleyişini umursamadım. Behzat hocanın dediklerini sindirmeye çalışıyordum. Neslihan hoca bir yandan "Sadece öğrencin yani?" diye konuşunca elimi bacağından çektim. "Evet, sadece öğrencisiyim." deyip bıçakla çatalımı yeniden kavradım. Cesareti yoksa zorla cesaretlendiremezdim ki. Sert bıçak hamleleriyle eti kesmeyi sürdürdüğüm sırada "Hem başka ne olabilirdi ki?" dedim. "Babamdan yedi yaş küçük adama o gözle bakacak değilim ya, hem zaten Behzat hocada öğrencisinden hoşlanacak kadar şuursuz değildir." Böldüğüm etin küçük parçasını çatalıma takıp ağzıma götürdüm. Onu hiç düşünmeden dudaklarımla kavrayıp ağzımın içine attım. Çokta küçük kesmediğimi döndürmekte zorlandığımda anlamadım. Onu bir çare çiğnerken kadehime uzandım. Eti yumuşatmak için içkiden bir yudum alacağım esnada Levent hocanın çay dolu kupasının ısısını kontrol ettiğini gördüm. O 'Ben alkol kullanmam,' deyip çay istediği için geçip ona çay yapmıştım. Hızlı da içiyordu, bayağı seviyor olmalıydı. Başımı iki yana sallayıp bu düşüncelerden uzaklaştığım gibi şaraptan birkaç yudum aldım ve kadehi masaya geri koydum. Neslihan hoca "Ben de neler neler düşünüyordum," dedi. "Gerçi Hera'yı üstünü başını düzeltirken görünce," "Şakaydı." dedim, şüphesiz, "Sizi sevmediğim için şaka yaptım." Gözlerini kıstı, "Beni sevmediğin için?" "Evet," başımı onaylarcasına salladım, "Sizden hoşlanmıyorum. Gördükçe ümüğünüze çökesim geliyor. Saçınızı sıkıca kavrayıp asfaltta yüzünüzü yakmak istiyorum. Bence nefrette diyebiliriz. Evet, kesinlikle sizden nefret ediyorum. Yoksa Behzat hocayla aramda bir şey olmuş olmamış," sonuncu kelimeleri söylerken bahsettiğim kişiye döndüm. Neslihan hocaya karşı kaba söylemlerimden ziyade bizim için söylediğim kelimelere takılıyordu. "Bunların üstümü düzeltmemle hiçbir alakası yok. Zaten aramızda bir şey de olduğu yok. Birlikte olmak istesem yaşıtım birini bulurum, Behzat hoca ne alaka ama değil mi?" Alay dolu ifademe karşın çenesi kasıldı. Umursamadım ne de olsa sadece öğrencisiydim. Elimdekileri tabağımın kenarına bırakırken sandalyemi geri ittim, "Geçte oldu hocalarım, ben gideyim." bu kadar anlamazdan gelme bana bile fazlaydı ama o hala inat ediyordu. Bu yüzden savaşmanın pekte alemi yoktu. Ayağa kalkar kalkmaz malum kadına "Nasıl olacak bilmiyorum ama artık fakültede ben sizi bulur bugün için ağzımın içinde bir özür dilerim hocam." dedim. Neticede kabalık yapmıştım. "Senin hakkında dilekçe yazacağım," deyince "Bir o eksik kalmıştı. Onu da yapın tam olsun." dedim. Gerçi Ayberk meselesinde yazmaya kalkmıştı ama dekan engel olmuştu. Bunun da asıl nedeni Behzat hocaydı. Peki, artık önemi var mıydı? Asla. Ayberk demişken buradan çıkışta onu aramalıydım. Hem birkaç gündür doğru düzgün ilgilenemiyordum. Hocalarım biriciklerimin bakışları eşliğinde sandalyemi yerine ittirdim. "Hepinize iyi geceler dilerim," daha sözümün sonuna dahi gelemeden ayağa kalkmaya yeltenen Behzat hocayla elimi kaldırıp durmasını işaret ettim. "Lütfen hocam kapının yerini biliyorum." dedim, nezakete gerek olmadığını dile getirircesine, "Siz yemeğe devam edin." Bir şey demesine fırsat vermeden mutfaktan çıkmak adına yürümeye başladığımda son anda gözüme tezgaha kaldırılan kurabiye kutusu çarptı. Gittim oraya aldım kutuyu. Olduğu gibi büyük çöp kutusuna attım. "Hera!" diye duyduğum nidanın sahibine dönüp bakmadım. "Bana ait olan şeyleri kafana göre çöpe atamazsın." gürültüyle geri ittiği sandalyesine aldırış etmeden mutfağın çıkışına doğru ilerlediğim sırada bir anda acı dolu bağrışını duyduğum için duraksadım. "Elinin ayarını," diyordu. Dönüp ne olduğuna baktığımda Levent hocanın panikle "Behzat yemin ediyorum yanlışlıkla oldu!" deyip üstüne eğildiğini gördüm. Neslihan hoca, Levent hocanın yanından kalkıp Behzat hocanın yanına gitti. Zaten iki doktorun da onunla ilgilendiği bir yerde yanına gitmeyi anlamsız buldum. Hem alt tarafı üstüne çay dökülmüştü. Levent hocanın endişeyle tişörtünü çıkarmaya kalkmasına karşın daha fazla burada durmak istemedim. El-alemin kadının yanında soyunan bir erkekle işim olamazdı. Mutfaktan çıkıp askılığa gittim. Bir yandan çantamı aldığım gibi kollarını sırasıyla omuzlarıma geçirirken bir yandan içerideki konuşmaları duymamaya çalışıyordum. Ta ki "Bir dakika bu ne?" diye duyana kadar. Biraz olsun yavaşlarken "Hera mı?" diyen Neslihan hocayla gözlerimi kırpıştırdım. "Öğrencin öyle mi Behzat?" İçeride neler döndüğünü görmeden gidersem gözüm açık ölebilirdim. Havalı bir çıkış yaptığım yere yeniden dönmeyi mantıksız bulsam da meraklı tarafım ağır bastı. Geldiğim yolu geri gittim ve mutfağın girişinde durup olup biteni anlamaya çalıştım. Behzat hoca, Levent hocanın elinden bir çırpıda tişörtünü alırken "Ne yapıyorsun?" diye ona soruyordu. Ardından dönüp Neslihan hocaya "Bu seni ilgilendirmez." dediğinde daha da meraklandım. Gururumdan daha fazla ödün vermeyerek olduğum yerimde dursam da ilerleyip olayları öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Levent hocayla göz göze geldiğimiz bir an çabucak Behzat hocanın elinden tişörtü aldı. Ne yaptığını Behzat hoca ondan tarafa dönüp üstüne gidene kadar anlamadım. Behzat hocanın "Ver şunu bana!" çıkışlarıyla eş zamanlı olarak sırtındaki 'HERA' yazısını görünce afalladım. Sırtının birçok yerinde hala yaptığım çizikler mevcuttu. O gece başlangıçta ben sırtını çizerken erkekliğini her fırsatta kadınlığıma daha çok bastırdığı için ben de yüz üstü yattığı an bunu fırsat bilerek onu olabildiğince çizip zor durumda bırakmıştım. Kendini bana ittiremediği için homurdanmaları aklıma gelince gülümsedim. Hera yazısı silinmediğine göre o da çoktan görmüş olmalıydı. Benim olduğumu anlamıştı ve bir dakika, Birkaç gündür o geceyi mi sindirmeye çalışıyordu? O zaman az öncede 'Öğrencim.' diyerek fazlasını istemediğini dile getirmişti. Dalgın bir ifadeyle dudağımın içini dişledim. Neslihan hoca hala durumu sindiremediği için konuşmaya devam etmek yerine geçip yerine oturmuştu. Dirseklerini masaya yaslayıp iki eliyle birden şakaklarını tuttu. Öfkeliydi ve bu her halinden belli oluyordu. Öfkesinin sebebini anlayamadım. İki genç oynaşmıştı, ona neydi ki? Behzat hoca, Levent hocanın elinden tişörtü alınca benden tarafa döndü. Tişörtü düzelte düzelte buraya yürürken beni hala fark etmemişti. Kasık bölgesinin hemen üstündeki kızarıklık dikkatimi çekince istemeden ona doğru bir adım attım. Hareketlilik oluştuğundan mı bilmem tişörtünü kafasına geçireceği vakit kafasını kaldırıp bana baktı. Hüzünle "Hocam," dedim. Önümde dururken "Hera," dedi. Bir omzumdaki çantaya bir bana bakıyordu. "Şimdiden herkese ilan edersen sonumuz ne olur biliyor musun?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD