yirmi üç

2687 Words
Bugün günlerden cumartesi. Ortopedi ve Onkolojiye çalışmak için sabahın erken saatlerinde kalkmıştım. Tabii bu içimdeki enerjinin açığa çıkış şeklide olabilirdi. Her iki türlü de sonuç itibariyle güne erken başlamıştım. Saat dört gibi. Başta ara sıra zaman ne kadar hızlı geçiyor diye sayaca baksam da bir süreden sonra çokta hızlı geçmediğini fark edince sayacı kapamıştım. On bire kadar öyle ya da böyle çalışmıştım. Sonra bir anda akşamki randevuya kadar bekleyemeyeceğime kanaat getirip hazırlanmaya başlamıştım. Güzel bir duşun devamında gelen iki saatlik kıyafet arayışı eşsizdi. Bu da beni bire eriştirmişti. Elbette o kadar hazırlanmanın sonucu olarak sadece mutfağa girip yemek yapmıştım. Genelde bugün belli bir saate kadar ders çalıştığım için babam işe gitmemezlik etmezdi. Gerçi hafta içine kıyasla erken geldiği de bir gerçekti. Tıpkı bugün olduğu gibi. Kısık gözlerle ince oje fırçasının ucuna bakarken gördüğüm dolulukla tatmin oldum. Eğilip üstündeki ojeyle tırnağımın ortasına küçük bir kalp yaptım ve içini doldurmaya başladım. Bu esnada kulağıma babamın konuşmaları çalınıyordu, "Bir erkek için Amerikalara gidersen olacağı bu," diyordu bilmiş bilmiş. İzlediği dizideki başrol kadına karşın eleştirilerini bir süreden sonra duymamaya çalışmıştım. Çünkü yüksek ihtimalle bir arkadaşımla buluşacağımı söylediğim andan itibaren o kişinin bir erkek olmasından şüpheleniyordu. Şu anda da vicdan azabı çekmem için bu diziyi açmıştı. "Şuna bak, şuna! Yurt dışında üniversite kazanamamış olsa burada yüzüne külotlu çorap geçirip banka soyacak adama nasıl inanıp New York'a gidebiliyor? Şunun tipine bak," Fırçayı tırnağımdan uzaklaştırırken kafamı kaldırıp diziye göz attım. Kumral bir adamdı ve yani babamın bahsettiği gibi burada kalsa yüzüne külotlu çorap geçirip banka soymak yerine manken olabilirdi. Gerçi mantıken yurt dışında üniversite kazanabildiyse burada da hayli hayli kazanırdı. Ekrandan aldığım bakışlarımı şüpheyle babama çevirirken bir yandan da tırnaklarımı üflüyordum. Ojem ne kadar çabuk kurursa o kadar iyiydi. Belki son halini beğenmez yine değiştirirdim. "Yüzünde meymenet yok. Birde gitti şu adamdan hamile kaldı ya ona yanarım. Hayır, kaldın üç ay nasıl fark etmedin? Ya onu da geçtim tamam doğurdun," diziye kendini çok kaptırmıştı, "Sonra ecnebi memleketinde tutunamadın döndün geldin Türkiye'ye. Buraya kadar anlıyorum da uçakta sana evlilik teklifi eden başka bir adama nasıl kanıyorsun? Dönsene babanın yanına!" Ojelerime kurusun diye hohlamaya başladığım esnada bir an için durup "İşte babası anlayışsız olduğu için kız çekindi." diye ağzımın içinde konuştum. Babam hızla bana dönerken dehşete düşmüş bir ifadeyle "Babası mı anlayışsızdı?" dedi. Usulca başımı salladım. Ardından hohlamaya kaldığım yerden devam ettiğim vakitlerde babam oturduğu yerde doğruldu ve işin uzmanıymış gibi anlatmaya başladı: "Kar tanem, Hera'm, bazen babalar kızlarının göremediği şeyleri görür ve onları korumak pahasına onlarla ters düşer." İnanarak söylediği şeylere binaen üstüne "Beni anlıyorsun değil mi?" diye sorunca şüphesiz "Anlıyorum." dedim. En son baktığımda saat yediyi geçmişti ve biz son beş saattir bu diziyi izliyorduk. Sekize yaklaşınca kalkıp en son karar verdiğim elbiseyi giyecektim. Saçlarım hazırdı, tırnaklarımda hazır sayılırdı ve makyajım -rimelimle dudak parlatıcım- olması gereken yerdeydi. Sadece geriye eyeliner çekmek kalmıştı. Birde parlatıcımı yenilemeliydim. Babam "Sen hep akıllı bir çocuktun." deyip gururla gülümsedi. Rahata erişmiş bir edayla arkasına yaslanmasına karşın tebessüm ederek sehpanın üstündeki telefonumun üstüne iki kere tıkladım. Ekran açılırken karşıma çıkan '20.03' yazısıyla gözlerim irileşti. Sekiz kırk beşte buluşacaktık. Beyaz ojemin ağzını kapatıp fırçalarımı bir elimde toplayarak yerden destek aldım ve ayağı kalktım. Babamın dudaklarını araladığını hissetmemle eş zamanlı olarak "Arkadaşımla buluşacağımı söylemiştim." dedim. "Yine de bu akşam birlikte otururuz diye düşünmüştüm. Sonuçta cumartesi haftada bir kez oluyor Hera'm." Fırçalardaki boyayı elime değmesin diye hizaya getirdiğim sırada duyduklarımla kaşlarım çatıldı. Babama büyük bir şaşkınlıkla bakarken "Biz her akşam birlikte oturmuyor muyuz babam?" diye sordum. "İşte her akşam oturmamız ayrı haftanın bir günü olan cumartesi günü oturmamız ayrı. Bunu anlatmaya çalışıyorum." ikna edici olmak adına dirseklerini dizlerine yasladı, "Bence bu akşam beni yalnız bırakmamalısın." "Ama diğer günlerde haftada bir kez? Bu mantıkla hiç arkadaşımla buluşamam ki." Behzat hocayla buluşup vakit geçirmek istiyordum. Belki de öpmek koklamak orasını bilemem ama kesinlikle bu akşamki planım babamla oturmak değildi. Bana yaptığı ajitasyonu yememeye çalışırken üstün bir çaba harcıyordum çünkü bakışlarında annesini kaybetmiş yavru köpeğin hüznü yatıyordu. Kısa denilemeyecek bir süre boyunca bana öyle bakmayı sürdürdü. Hatta daha da sürdüreceği sırada birden eğilip sehpadan telefonumu almamla "Ama ben yalnız kalamıyorum!" diye ağlarcasına konuşup elleriyle yüzünü kapadı. "Bunu sesli söylememeliydim." diye sızlanıyordu. "Kreşte hoşlandığım bir çocuk vardı, adı Rüzgar'dı. Onu bana çiçek verirken görmüştün ve ertesi gün kreşe gitmeyeyim diye yüzüne bir sürü kırmızı nokta çizmiştin. Bana da "Ben kızamık oldum." deyip ağlamıştın. Bu onun gibi bir şey mi baba?" Parmaklarının arasından ileriye doğru bakarken bir müddet düşündüğüne dair mırıltılar çıkardı. Akabinde kafasını kaldırıp "Rüzgar erkekti." dedi. Ben de hiç düşünmeden başımı onaylar anlamda salladım. O da bunun üzerine "Bugün neden öyle bir şey yapayım ki? Buluşacağın arkadaşın erkek değil ya sonuçta." diye konuştu. Direkt sorup katı bir baba gibi gözükmekten ziyade ağzımı arıyordu. Tavrı karşısında dürüst olup olmamak arasında gidip geldim ama nihayetinde dürüst olmaya karar verdim. "Erkek." demek adına dudaklarımı aralamamla eş zamanlı olarak zil çalınca susmak durumunda kaldım. Babam bana merakla bakmayı sürdürse de ben geneli tahmin ettiğim için derin bir nefes alıp verdim. Bir nebzede olsa rahatlamanın verdiği özgüvenle babama kapıyı işaret edip "Sen bakarsın," dedim. "Benim yetişmem gereken bir arkadaşım var." Yenilgiyle ayağa kalkarken "Kız başınıza dışarıda çok eğlemeyin." dedi. "Eğleyecekseniz de çok alkol kullanmamaya bak. Ayrıca en ufak bir sıkıntı da beni ara. Baktın arkadaşın eve dönerken sana eşlik etmeyecek gibi yine beni ara. Sakın geç saatte taksiye falan binme. İstanbul hiç güvenilir değil." Özetle, "Gittiğiniz yeri görmek istiyorum." Başta 'Kız başınıza,' diye söylemesi de ağzımı farklı bir çeşit arama yöntemiydi ama bunu da ben yalanlayamadan zil yine çaldığı için susmanın en mantıklı olan olduğuna kanaat getirerek tuvalete yol aldım. Babamsa benimle birlikte kapıya yürümeye başlamıştı. Amcamı babamı eğlesin diye aradığım için gelenden şüphem yoktu. Tuvaletin kapısını açıp girdiğim esnada babamın kapıyı açtığını işittim. Ben oje kutusu ve telefonum hariç elimdekileri lavabonun içine gelişigüzel bırakıp suyu açarken babam kapıdakiyle konuşmaya başladı. "Senin yaşındaki çocuklar için saat geç değil mi?" diye takılıyordu. Amcam kendisinden dokuz yaş, Behzat hocadan ise iki yaş küçüktü. Hatırladığım gerçekle iç çektim. Yaş olaylarını ben hazmedebilmiştim ama babam öğrendiğinde epey bir takılacağı kesindi. Telefonumla oje kutusunu dolabın rafına yerleştirip döndüm fırçaları bir bir yıkadım. Tırnaklarımdaki ojeler yeterince kuruduğu için herhangi bir sıkıntı olmuyordu. Fırçayı da tırnaklarıma değdirmemeye çalışıyordum o kadar. Sudan zarar gelmemiş olması demek fırçadan zarar gelmeyeceği anlamına gelmezdi. "Saat daha yeni sekiz oldu Lodos amca, ne geçi?" "Benim kızım senin yaşındayken ben onu yedide uyutuyordum." "Benim tanıdığım Hera hayatta yedide uyumaz." amcam değildi, Ayberk'ti. Sesi gittikçe yakından geliyordu ve sanırım babam da onu içeri aldıktan sonra kapıyı kapamıştı çünkü adım seslerini işitiyordum. "Uyumuyordu zaten," diyen babamla birlikte fırçaları silkeleyerek kenara kaldırdım ve ellerimi son kez suyun altında tuttuktan sonra kuruladım. "Saat yedide masal okumaya başlıyordum, epey de bir sürüyordu." "On altı yaşındaki kızına masal mı okuyordun?" "On sekiz yaşına kadar okudum ama sonra tıp fakültesini kazanınca işler değişti." dert yakındığı şeye karşın gülerek dolaptan telefonumla oje kutumu aldım. Fırçalar ıslak olduğu için onları ellemedim. Gece eve dönersem odama çıkarırdım. Aralık kapıdan dışarıya yol aldığım esnada babamın "Kız çocuğu güzel şey de keşke büyümeseler." diye homurdandığını duydum. "Büyüdükçe baş kaldırıyorlar, değil mi?" babamı gaza getiren Ayberk'e karşın "Sanki beş kızın varmış gibi konuşma çocuk!" diye çıkıştım. Babamın oturduğu üçlü koltuğun hemen çaprazında kalan tekli koltuğa yerleşmişti. Kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne baktığında beni gördü. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluşurken "Bunu bilmek için beş çocuğumun olmasına gerek yok." dedi. Koltukların oraya vardığım gibi ona ilerlemeye aksamadan devam ettiğim sırada "Kaç kız çocuğunun büyümesine tanıklık ettin?" diye sordum. "Benim bir sürü kız arkadaşım var." durumu açıklayış şekli gülüncüme gitti. "Daha geriye gitmek gerekirse aynı kreşe gittiğim kızları da yıllar yıllar sonra görmüşlüğüm var. Hepsi bir atar gider yapar olmuş. Ailelerine karşı mesafeliler, babalarından desen 'boomer' diye bahsediyorlar." Omuzlarından tuttuğum saniye vücudunu geri bastırdım ve kafasını kaldırıp gözlerine tek tek bakmaya başladım. Yanımda ışığım olsa daha iyi bakardım ama bu da şimdilik yeterdi. Babam "Boomer ne?" diye sorunca Ayberk kabalığıma alışmış bir edayla göz ucuyla babama baktı ve "Moruk demek." dedi. "Moruk ne demek?" "Gerçekten bilmiyor musun Lodos amca?" şaşırdığı her halinden belliydi. Gözlerinde bir sıkıntı göremediğim için geri çekildim. Bu esnada da "Babam o dili dizilerden öğrendiği kadar biliyor." diye açıkladım. Anlattığı kadarıyla üç kuşaktır zenginlerdi ve haliyle ona göre ortamlarda bulunmuştu. İlköğretimden tutun liseye kadar yabancı dille ders işlenen eğitim kurumlarına gitmişti. Hatta bir keresinde Türkiye'de Türkçe ders gören arkadaşları olduğunu öğrenince çok şaşırmış. Kemandan çelloya çellodan piyanoya piyanodan kanuna kadar birçok müzik aletini çalabiliyormuş -buna birçok kez şahit olmuştum, hala çalıyordu-. Sporla alakası pek yokmuş ama buna rağmen satranç oynadığı için ara sıra 'çok iyi sporcuydum' derdi. Satrançın bir spor olduğunu elbette biliyordum ama babam bunu anlatırken birçok kişi gibi ben de dinlemiyordum. Çünkü hatırı sayılır bir galibiyeti yoktu. En azından beni yenemiyordu. Velhasıl kelam günün sonunda annem hamile kalmış kaçmışlar ve ben doğmuşum derken babamın jargonun bozulma temelleri atılmış. Ailesinin ona yaptığı gibi beni dil okullarında okutmadığından ötürü hayatım boyunca birçok insanla karşılaşmıştım. Disiplinin ağırlıklı olmadığı okullarda çok küfür öğrenmem kaçınılmaz olmuştu. Babamın da ufku öyle açılmıştı. İzlediğimiz dizilerden de öğrendiği kadarıyla insanlara sallamıştı. Sonuç itibariyle, babam bu anlamda benimle büyümüştü. Hala tam değil tabii. "Sanki fanusta büyümüş," diyen Ayberk'le olumlu mırıltılar çıkararak geçip koltuğa oturdum. Babam "Fanus demeyelim de bizim ailemiz çok mutaassıptı diyelim." derken ben Ayberk'e "Son zamanlarda başın dönüyor mu?" diye sordum. Ayberk bana başını onaylamaz anlamda sallamakla yetinirken babama dönüp merakla "Mutaassıp ne demek?" diye sordu. Onlara aldırış etmeden "Peki gözlerin kararıyor mu?" diye sorduğum sırada babam da bir yandan "İşte korumacı aile." dedi. "Dışarıdan çocuğuna zarar gelmesin diye korurlar." "Sonra çocuk kendi hayatına zarar verir?" "O ne demek?" "On sekiz yaşında okuldan kaçmıştınız ya ondan bahsediyorum." "Gözlerin kararıyor mu?" bastıra bastıra yeniden sormamla başını sağa sola salladı. Beni geçiştirdiğini anlayabiliyordum. Gözleri babamınkilere kitliydi ve gittikçe kısıyordu. Babama baktığımda kaşlarının çatıldığını gördüm. Huysuzlanıyordu. Bu onun dilinde "Kızımın yanında beni kötülemeye son ver." demekti. Konunun değişmesi adına "Ailenin buraya geldiğinden haberi var mı?" diye sorduğumda sanki çıktığı gökdelenin tepesinden hızla yere çakıldı. İfadesi bozulurken dönüp bana baktı, "Şehir dışında işleri olduğuna dair bir not bırakmışlardı. Okuldan dönünce gördüm. Ben de buraya gelmeden önce bu gece evde olmayacağımla ilgili bir not bıraktım." Babam ister istemez güldü. "Onların dilinde haber vermiş." dese de içten içe öfkelendiğini hissedebiliyordum. Ayberk'in ailesine hep öfkelenirdik. Ailesi sıkıntılı olduğu içinde bize gelmesinde sakınca görmüyorduk. Hem kontrol etmiş oluyordum. Babamda erkek olmasına rağmen yaşından ötürü olsa gerek onu seviyordu. Ben gittikten sonra ne yaparlardı bilmiyordum ama şu an ikisine de aynı anda sarılmak istediğim bir gerçekti. Pekala, Ayberk'in ailesinden nefret ediyordum. ... 0547*** ** ** | Yazıyor... 0547*** ** ** | Çevrim içi 0547*** ** ** | Yazıyor... Birkaç dakika önce çevrim içi olan hocamın yaklaşık bir dakikadır yazıp yazıp silmesine yine şahit olunca dudağımın içini dişleyerek adımlarımı hızlandırdım. Beni almak istediğini söylediğinde ona elbette yaşadığımız sitenin dışında bir alanın konumunu vermiştim. Belli ki sözleştiğimiz saatte gelmişti de. Benim cephemde ise şöyle bir sıkıntı olmuştu. Babam son dakika karnını tutup 'Kramp girdi!' diye çığlık attığı için evden ha deyince çıkamamıştım. Bir müddet onunla ilgilenmiştim. Bu iyi olduğuna emin olduğum ana kadar sürmüştü. "Of baba," diye homurdanırken köşeyi döndüm. "Madem bu kadar yetenekliydin oyuncu olsaydın ne diye gemi mühendisliği okudun?" mutfağa geçtiğim süre zarfında amcamla babamın tartışmaya başladığını bilmiyordum ama geri döndüğümde daha görüş açılarına girmeden babamın 'Ben kızımı bu gece yanımda istiyorum!' diye isyan ettiğini duymuştum. Kesinlikle bir erkekle buluşacağımı hissetmişti. Her şeye rağmen babamı, amcama ve Ayberk'e emanet edip evden ayrılmıştım. Tabii bu süreçte geçte kalmıştım. Köşeyi döner dönmez ileride bir range rover gördüm. Adımlarım yavaşladı. Eğilip bir telefondaki 'yazıyor...' yazısında göz gezdirdim bir kafamı kaldırıp arabaya yeniden baktım. Nihayetinde adımlarım bu defa bilinçsizce hızlandı. Arabaya yaklaştığım sırada kontağın çalışmasıyla kaşlarım çatıldı. Seri bir şekilde yolcu kapısına yetişirken gitmesin diye avucumu aceleyle cama vurdum. Dönüp sesin geldiği yöne yani bana baktığında endişeli bakışlarımı üstünde gezdirdim. O ise rahat bir nefes almakla meşguldü. Göğsü şiddetle inip kalktığı sırada anahtarı çevirip arabayı durdurdu. Kapı açık mı değil mi bilmeden elimi kola götürdüğümde ben daha baskı uygulamadan kapıları açtı. Kapının kolunu indirip içeri girerken "Beklettiğim için üzgünüm," dedim. Yolcu koltuğuna yerleşip kapıyı kapadım ve ona döndüm. Arabanın rengiyle aynı renk bir gömlek giyinmişti. İlk iki düğmesi açıktı. Hava sıcak olduğu için bu tercihi onu terletiyor olmalı ki arabanın içi bir hayli soğuktu. Klimanın eseri olmalıydı. Tenimi saran soğukla ürperdim. Onun yakalarından aldığım bakışlarımı yüzüne çevirdiğim esnada iç çektim, "Niyetim gecikmek değildi." uzanıp cama bakan yanağını elimle sarıp benden taraftaki yanağına dudaklarımı bastırdım. "Hatalıyım kabul ediyorum ama sizden ricam bir dahakine yine sizi bekletirsem öylece gitmeyin. Bunu isteyerek yapmıyorum." Yanağını nahifçe okşadığım sırada dönüp bana baktı. "Vazgeçtiğini düşündüm, yapabilecek hiçbir şeyim olmadığı içinde gitmenin en doğru seçim olduğuna kanaat getirdim." İster istemez dudaklarına dalıp gittiğim vakitlerde "Vazgeçmek mi?" diye sordum. Ardından kınarcasına yüzünü incelerken olumsuz mırıltılar çıkardım. "Siz beni hiç mi tanıyamadınız hocam?" Elini çeneme sarıp baş parmağıyla dudağımı örttü, "Bu akşam hiçbir hocalık vasfı taşımıyorum Hera. Bu yüzden 'Hocam,' demeye devam etme." başını onaylamaz anlamda sallıyordu, "Biz seninle bu gece randevuya çıktık." Gülümserken "Randevu," diye onayladım onu. Çok geçmeden ise dayanamayıp yeniden dudaklarımı yanağına bastırdım. Bu buluşmalarda öyle ahım şahım şeyler yaşamaya karşı olduğunu dile getirmişti. Ciddi bir ilişki istediğini de aynı şekilde ama benim niyetim hiç masumane değildi. Doğruyu söylemek gerekirse öptükçe öpesim geliyordu ve görüştüğüm bir adamı öpmem kadar normal olan bir şey olmadığını düşünüyordum. Buna dayanarak dudaklarımı yanağının az aşağısına bastırdım. Ardından biraz daha aşağısına ve sonunda boynuna. Eşsiz erkeksi kokusu ciğerlerime dolarken birkaç kez daha öptüm. Buradaki havaya rağmen teni oldukça sıcaktı. Kendime hakim olamadığım birkaç saniyenin ardından beni durduran yegane şey konuşmasıydı. "Hera, bunun için henüz erken." boğuk çıkan sesinden çokta rahatsız olmadığını anlasam bile zor bela boynundan ayrıldım. Koyu kahvelerinin en derinlerini seyrederken "Hocam," dedim ama kısa sürede o beni düzeltmeden kendimi düzelttim, "Behzat," ismini duyduğu gibi adem elmasının yükselip indiğini göz ucuyla gördüm. "Birbirimizi tanıyacaksak bu her açıdan olsa daha sağlıklı olmaz mı?" "Her açı diyerek iyimser davranıyorsun," elini belime koyup beni kendine çektiğinde kirpiklerimin altından ona bakmayı sürdürdüm, "Sana kalsa tek bir açıdan tanımalıyız. O da bu açı değil mi?" Başımı sallayıp onu onaylamaktansa bir süre için durup sessiz kaldım. Eli öylesine kocamandı ki sırtımın azımsanamayacak bir kısmına değiyordu. Üstümdeki elbise saten olmasa ısıtabilirdi. Belki uzun vadede ısıtırdı da. Bütün bunları düşlerken usulca dudaklarımı yaladım. Akabinde dilimi geri yerine sokup "Hmm," diye bir mırıltı çıkardım. "Madem bu durumdan şikayetçisiniz o zaman bari her şey eşit olsun." Belimi sıkarcasına tuttuğu sırada "O nasıl olacak?" dedi. Alnımı alnına yaslayıp "Bakın şimdi," dedim ama sonra yine 'sizli bizli' konuştuğumu fark edince "Bak şimdi," diye kendimi düzelttim. "Gün içinde sana kendimle ilgili verdiğim her bilgi için on öpücük hakkım olacak. Böylelikle kimsenin mağdur olması söz konusu olmaz. Hem fifti fifti diye düşün." Dudakları kıvrıldı, gülmemeye çalışırken "Bire on deyip fifti fifti demen biraz tuhaf sanki?" dedi. Büyük bir inanmışlıkla başımı onaylamaz anlamda salladım. "Kendimi anlatırken heveslenmem lazım. Bunu da en iyi seni öperek sağlayabilirim." "Peki ben kendimi anlatırken ne kazanacağım?" Şüphesiz "Kucağınıza otururum ki." dediğimde gülerek arkasına yaslandı. Belimden ayrılan elinin peşi sıra bıraktığı boşluk hissi moralimi bozsa da gülüşü içimi ısıttığı için bir süre bundan dert yanmadım. Ta ki o dönüp "Bu sana ödül." diyene kadar. "Ben bu kadar erken o kadar ileri gitmek istemiyorum. Bana göre her şeyi sindire sindire yaşamalıyız. Bundan dolayı kazancımın seninkiyle aynı olmasını istiyorum." Elimi koluna nahifçe sararken "Öpücükte olur tabii." dedim. Kaslarına dokunabilmenin verdiği güvenle kolunu sıkıca kavradım. Elimin altındaki kumaş parçasına içten içe lanet ettiğim esnada "21 Aralık'ta doğdum." dedim. "Saat sekizde. Akşam sekiz. Burcum yay, yükselenim aslan. İlk doğduğum ev," devam edecekken beş bilginin elli öpücük olduğunu hesap etmenin verdiği iç gıdıklatıcı hisle sustum. Sustum ama durmadım. Uzanıp bileğimin hakkıyla kazandığım hakları harcamak adına ilk önce çenesine dudaklarımı bastırdım oradan yanağına kaydım. "Hera, bu kendini anlatmak değil." diye araya girmeye kalktığı gibi huysuzlanarak bir yandan parmaklarımı dudaklarına örttüm öte yandan kucağına yöneldim. Elli öpücüğü durduğum yerden vermek belimi ağrıtabilirdi neticede. Kucağına çıktığım gibi iki bacağımı da vücudunun her iki yanına yerleştirdim. Amacım onu rahatsız etmekten ziyade öpmek olduğu için mesafeyi koruyordum. "Hera," durmam için adımı söylediği sırada boynuna yol alırken "Kırk üç tane kaldı sabırlı olun." diye mırıldandım. Şaşırsa da aldırış etmeden orada iştahla elli öpücüğümün ellisini de kullandım. Tabii sonrasında benimle uzun uzadıya pazarlık yapmaya kalktı ama bire on konusunda asla taviz vermedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD