Bölüm.1."Gerdek Gecesi"

2494 Words
Etrafını sarmalayan kalabalığın ortasında, sandalye üzerinde otururken Şifa, ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Sağ avuç içi, sol avucunun tersini tutuyor; heyecandan kalbi duracakmış gibi hissediyordu. Üzerindeki zarif gelinlik ve altınlar, sanki her geçen an daha da ağırlaşıyordu. Zaman geçtikçe, kalbinin gümbürtüsü göğüs kafesini daha fazla sarsıyordu. Eşi, kocası, dünya ve ahiretlik can yoldaşı olmasını beklediği o adam ise hemen yanında oturuyordu. Bundan sadece bir ay öncesine kadar biri Şifa’nın karşısına geçip, “Poyraz ile evleneceksin,” dese inanmazdı belki ama şimdi… Kendi üzerinde gelinlik, onun üzerinde ise damatlık bulunuyor, ikisi o masanın arsında yan yana oturuyordu. Resmî nikâhları ortalama yarım saat önce kıyılmış, Şifa, Poyraz Kıraç’ın resmen eşi olmuştu. Oysa bir ay öncesine kadar böyle bir şeyi aklından geçirmeye cüret bile edemeyeceğini biliyordu… Belki binlerce insan gelip sarıldı, tebrik etti, iltifatlar yağdırdı, fotoğraflar çekildi. Sevgili kayınvalidesi Zümre Hatun’a, gelinin dünyalar güzeli olduğuna dair birden fazla söz ulaştırıldı ve en nihayetinde düğün merasimi yavaş yavaş sonlandırılmıştı. Şifa, o gece ilk defa, bundan sonra ömrünü geçireceği eve tamamen ve gelinliğiyle girmişti. Vakit gece yarısını geçmeye başladığında, misafirlerin tamamı gitmiş; Kıraç’ların dillere destan düğünü de nihayet bitmişti. Görümcesi Güldeste ve yengesi Dila Hanım’ın yardımlarıyla konağın üst katına tırmanırken, kabarık gelinliğinin eteklerini avuçlarında toplamış, mümkün mertebe bacaklarının açılmaması için çabalamıştı. Üst kata çıktıkları anda Dila Hanım, onu antrenin az ötesinde yer alan büyük odaya aldı ve “Az bekle, güzelim,” dedikten sonra da odadan çıktı. Eli ayağı birbirine girmiş olan Şifa, yanaklarının kıpkırmızı kesildiğinin farkındaydı. “Heyecanlı mısın?” diye soran görümcesi Güldeste’ye, kızarmış ve ağlamaklı gözleriyle baktı. Dudaklarını birbirine bastırıp hafif bir tebessüm yerleştirirken, olumlu anlamda başını sallayarak sorusunu yanıtladı. Güldeste, laciverte çalan badem gözleri ve alımlı dudaklarıyla kocaman gülümsedi. “Kıyamam sana,” dedi. Eliyle Şifa’nın yanağını şefkatle okşayarak: “Sakin ol kız. Bu gidişle, gerdek gecesinde kalp krizinden ölen ilk gelin olarak tarihe geçeceksin,” diyerek kıkırdadı. Güldeste’nin zarif sesi, kıkırtılarına karışarak bir ninni edasında odada yankılandı. Şifa, nazik ve tatlı görümcesinin sözlerine gülümseyerek karşılık verirken, sağ elini kalbine dayadı. Haklıydı Güldeste. Eğer bu şekilde atmaya devam ederse, deli gibi çarpan kalbi kesin duracaktı. Birkaç dakika sonra Dila Hanım yeniden odaya döndüğünde, Şifa ve Güldeste aynı anda ona baktı. “Hadi bakalım kızlar. Hoca gelmiş, imam nikâhı kıyılacak.” Dila’nın sözleriyle birlikte, Şifa’nın kalbinin atış ritmi — sanki mümkünmüş gibi — biraz daha arttı. Gecenin sonu ve gerdeğin başlangıcı neredeyse gelmişti. Derin bir nefes çekip kendini rahatlatmaya çalışırken, Güldeste onun kulağına doğru hafifçe eğildi. “Büyük an yaklaşıyor,” dedi; eğlendiğini alenen belli edip gülerek. Şifa ise o an utancından ölebilirdi. Açık fikirli ya da rahat bir kız değildi. Büyüdüğü ortamda, ona göre pek çok şey ayıp kabul edilirdi ve Güldeste’nin bu hallerine alışması zaman alacak gibiydi. Yine dudaklarını birbirine bastırıp gülümsemeye çalıştıktan sonra, ne yapması gerektiğini sorarcasına bakışlarını Dila Hanım’a çevirdi. “Önce duvağını kapatalım, güzelim,” dedi Dila Hanım ve yanına gelerek işlemeli beyaz duvağı yüzüne indirdi. Sonra kırmızı duvağını da onun üzerinden kapattığında, gelinliğinin eteklerini hafifçe havaya kaldırarak düzeltti. “Hazırız,” dedi samimi bir sesle ve yürümesine yardımcı olmak amacıyla onun koluna girdi. Şifa, kapalı duvağının izin verdiği kadarıyla puslu şekilde önünü görmeyi ve düşmeden yürümeyi denedi ve nihayet bir kaza geçirmeden, nikâhın kıyılacağı odaya gelebildi. Güldeste bir tarafında, Dila Hanım diğer tarafında odaya girdiğinde; kimseye belli etmemek için büyük bir savaş vererek usulca, derin bir nefesi daha ciğerlerine çekti. Ölecekti Şifa. Belliydi; bu gece kesinlikle ölecekti… Odanın arka kısmına götürülüp bir sandalye üzerine oturtulduğunda, hemen yanında da kocasının olduğunu fark etti. Poyraz’ın nefes alış verişi bile o an Şifa’yı heyecanlandırmak için yeterli bir sebepti. Yutkundu. Boğazı heyecan ve sevinçten kupkuru olmuştu. Kocasının yanında oturuyor oluşunun verdiği saf sevinç, onu hücrelerine kadar titretiyordu. “Sen, Yusuf’tan olma, Neslihan’dan doğma Şifa Kıratlı; Doğan’dan olma, Zümre’den doğma Poyraz Kıraç’ı kocalığa kabul ettin mi?” Hocanın kendisine soru sorduğunu, isminin geçmesiyle ancak fark eden Şifa, hızlı bir şekilde zihnini boşaltarak ana odaklandı. “Ettim…” dedi. Hocanın üç defa bu soruyu soracağı ve üçüne de aynı cevabı vermesi gerektiği, yengesi tarafından önceden tembihlenmişti. Bu tembihlere binaen cevap veren Şifa, aynı sorunun eşine de sorulmasını ve onun da aynı şekilde kabul edişini, kalbinde çiçek bahçeleri açarak dinledi. Artık bir yuvası, seveceği, çok seveceği bir kocası olacağı için mutlu hissediyordu kendini. Kara günler geride kalmıştı be… Şifa da artık gerçek anlamda mutluluğu tadabilecekti. En azından kurduğu hayaller bu yöndeydi… “İstediğiniz Mehr-i Misil nedir?” Hocanın bunu soracağını da yengesi söylediği için bilen Şifa, kısa bir süre sessizce bekledi. Yengesi, on kilo altın talep etmesini söylemişti ama o, bunu yapmak istemediğinden adı kadar emindi. Kızın sessizliğini çekinmesine bağlayan Dila Hanım, damadın kulağına doğru hafifçe eğilerek: “Poyraz? Eşine ne kadar mehir vereceksin?” dedi. Poyraz’ın kulağına eğilip fısıltılı bir tonda konuşsa da, Şifa’nın tarafında durduğu için söylediklerini duyabilmişti. “Yüz gram altın.” Poyraz’ın sesi, odanın sessizliğinde yankılanırken; Şifa’nın kulakları şenlendi, gönlünde davullar çalındı, şarkılar söylendi, eğlenceler düzenlendi. Söylediği sözler önemli değildi. Ne kadar Mehr-i Misil vadettiği de… Önemli olan tek şey, onun sesiydi. Kalbine değen, ruhunu okşayan o güzel sesi… “Kocanın biçtiği Mehr-i Misil’i kabul ettin mi?” Bu defa hocanın sorusuna hiç beklemeden “Ettim,” diyerek cevap verdi. Hoca, dualarını toplayıp nikâh akdini gerçekleştirdikten sonra ayaklanarak odadan çıktı. Dila ve Güldeste tekrar koluna girdiğinde, Şifa gerdek odasına doğru gittiğinin gayet net farkındaydı. Kalbi kulaklarında gümbürderken, derin birkaç nefes aldı. Odaya ulaştıklarında, Dila Hanım kapıdan girer girmez sinirli bir tınıyla söz aldı: “Yüz gram mehir mi olur? Neden daha fazla istemedin, Şifa?” diye adeta azarlar bir tonda çıkıştı. “Önemli değil.” Şifa, dudaklarını birbirine bastırıp gülümserken konuyu değiştirmeye çalıştı: “Yenge, duvağımı açsam olur mu?” “Hiç sorma!” Dila yengesini destekleyen Güldeste’nin sesi de en az onunki kadar kızgındı. “Yüz gram altınla ne yapabilirsin Allah aşkına? Biri duysa ne der? Koskoca Poyraz Kıraç, karısına yüz gram mehir verdi... İnanılır gibi değil!” Güldeste sinirle söylenirken, Dila Hanım da benzer şekilde onun sözlerini tasdikledi. Bir yandan da kızın yüzünü kapatan iki duvağı da kaldırmayı ihmal etmemişti. “Neyse...” Dila Hanım, sırtını dikleştirip yeni gelinin karşısında dururken, “Verdiği bu mehrin hesabını sonra sorarsın. Orada, hocanın yanında sesimi çıkarmadım ama bu yaptığı olacak iş değil. Nikâh sırasında şaka mı yapılır?” dedi. “Neden şaka yapsın ki?” Şifa, onların anlatmak istediğini ve hatta öfkelenmesini tam olarak anlamayarak söylerken, kırık fısıltısı odanın boşluğunda asılı kalmıştı. Yüz gram altın az mıydı ki? Oysa ona fazla bile gelmişti. Hem; kolu, dalı, boynu, gerdanı, hatta karnı bile... her yanından altınlar diziliydi. Bunlar mehir sayılmaz mıydı sahi? “Bence de kötü bir şakadır!” Güldeste’nin ses tonunda gezinen hayal kırıklığı oldukça yüksekti. “Bu konuyu bir ara detaylıca konuşuruz,” diyen Dila, Güldeste’ye bakarak imalı fakat bir o kadar tatlı bir sesle konuyu değiştirdi. “Saat epey geç oldu. Biz çıkalım. Malum, bunların işi uzun.” Şifa ise ondan böyle bir konuşma beklemediğinden olsa gerek, oldukça şaşırmıştı. Oysa Dila Hanım çok ciddi biri gibi duruyordu... Hatta Poyraz’la nişanlı kaldıkları o bir ayda ondan korktuğu zamanlar bile olmuştu. Güldeste iki kaşını birden havaya iterek kıkırdadı: “Haklısın yenge. Ne diyeyim?” dedi. Onun da sesi imalı ve en az Dila kadar tatlıydı. “Bak güzelim...” Kısa bir süre sonra yatağın yanına ilerleyen Dila, önce beyaz çarşafı eline alarak havaya kaldırdı. “Bunu kullanmayı unutmayın sakın. Zümre Hatun, sırf bunu görmek için sabahın köründe kapınıza dayanacaktır. Şu çekmecede kıyafetlerin var. Duştan sonra onları kullanırsın. Havlu ve ihtiyacın olabilecek diğer her şeyi banyoya bıraktım. Eksik bir şey olmamasına dikkat ettim ama olursa, Poyraz’a söyle, beni arasın.” Seri bir şekilde konuşan kadını gözleriyle takip edip, can kulağıyla dinleyen Şifa’nın yanakları artık kızarmanın ötesinde bir yerlere geçmişti. Bu... biraz fazla utanç vericiydi. Başını öne eğip, elleriyle gelinliğinin eteklerini sıkarken yerin yarılıp o an kendini içine çekmesini dilemişti. “Oy kıyamam,” dedi Güldeste ve Dila Hanım’a bakıp gülümsedi. “Yenge, yengem çok utandı,” dedi. Ardından usulca iki adım atıp Şifa’nın dibine kadar sokuldu. “Utanacak bir şey yok. Bu, normal ve herkesin yaptığı bir şey... Yani, genel olarak evlenen herkesin yaptığı bir şey. Başını eğme, dik dur, kocanı bekle ve bu gece onun—” “Güldeste!” Dila Hanım uyarmasaydı eğer, belli ki Güldeste çok daha fazlasını söyleyecekti. Böylece, zaten utançtan ölmek üzere olan kızı yerin yedi kat dibine kendi elleriyle gömecekti. Neyse ki Dila Hanım, olaya çabucak el atması gerektiğini fark etmişti de uyaran sesiyle onu susturabilmişti. “Hadi, çıkalım biz. Gerisini sen halledersin.” Dila Hanım, Güldeste’yi kolundan tutup çekiştirerek Şifa’dan uzaklaştırırken gitmek üzere kapıya yönelmişti. Tabii bunu yapmadan önce, kızın beyaz duvağını yüzüne örtüp, çiçek buketini de eline tutuşturmayı ihmal etmemişti. Son sözlerini ise oldukça önemli olduğunu belli eden bir ses tonuyla eklemişti: “Yüz görümlüğünü almadan, duvağını açmasına izin verme sakın!” Dila Hanım ve Güldeste odadan çıkar çıkmaz, tüm vücudunun ateşe atılmış gibi yandığını hissetti Şifa, ellerini yelpaze gibi kullanarak yüzünün önünde salladı. Şimdi ne yapacaktı? Sahi... şimdi ne yapacaktı? Odanın ortasında öylece dikildi bir süre… Sonra yatağa gidip, ucuna emanet gibi oturdu. Birazdan o yatakta yaşanacaklar, zihninin kıyılarına üşüşünce utandı ve yeniden ayaklanma ihtiyacı duydu. Aklına ilişen ayıp düşünceleri uzaklaştırmak amacıyla, beyaz duvağının arkasından gerdek odasını şöyle bir süzdü. Her şey mükemmel görünüyordu. Kocaman bir yatağın üzerine bembeyaz, ipek çarşaflar örtülmüştü. Odanın hemen her detayı, saflığın ve sadeliğin simgesi beyaz renkle kaplanmış, göz dolduruyordu. Kırmızı gül yaprakları serpilmiş olan yatak, odanın içinde adeta parlıyor; bakanı cezbederek kendinden geçirmek ister gibi görünüyordu. Yatağın az ötesinde duran şifonyer gözüne takılınca, yanına giderek aynada aksine baktı. Mavi gözleri kan çanağı, yüzü kıpkırmızıydı. Makyajı profesyonel bir elden çıktığı için bozulmamıştı fakat yanaklarının kızarmış hâli, o makyaja rağmen oradaydı. “Off,” dedi kendini rahatlatmak için bir kere daha çabalarken. “Ben bu gece ölmezsem, daha da ölmem,” diye sayıkladı. Bir an sonra, kapı önünde duyduğu seslerle kocasının geliyor olduğunu anlayıp ufak çaplı bir telaş yaşadı. Ne yapacağını şaşırdı. Yataktan olabildiğince uzaklaşma içgüdüsüyle dolup taşarken, salonun ortasına doğru adımladı. Gelinliğinin eteğini ve duvağını elinden geldiğince düzenleyip, elinde duran çiçek buketini karnının hemen önüne kaldırıp sapını avuç içleriyle sıktı. Kalbi duracaktı… Kesinlikle kalbi duracaktı! Çünkü bu kadar hızlı atan bir kalbin yaşama tutunması neredeyse imkânsızdı… Kapının kolu usulca aşağı doğru kıvrıldı ve hemen ardından yavaşça aralandı. Poyraz, siyah damatlığı ve tüm ihtişamıyla aralanan o kapıdan içeriye sızdı. Nefesini tuttu Şifa… Duvağının ardından, belki de ilk defa doğrudan onun yüzüne baktı. Puslu bir şekilde görüyor olsa da, yüzünün her bir detayını en ince ayrıntısına kadar zihnine kazıdı. Siyah saçları, lacivert gözleri, buğday teni ve keskin yüz hatlarıyla Poyraz Kıraç, ona göre paçalarından ihtişam ve güzellik akan bir adamdı… Kapıdan içeriye giren kocasını utangaç ve kaçamak bakışlarla izlerken, onun hallerinde bir terslik olduğunun sanki farkındaydı. Oysa birazdan kendi başına gelecek olanları bilse… Ona öyle bakmaz, nefes dahi almazdı... Poyraz, gelinliğiyle odanın ortasında durup kendisini bekleyen kadına hiç bakmadı. İçeriye girdiği andan itibaren gözlerini ondan kaçırıyormuş gibi görünen bir hâli vardı. Bir süre sırtını kapıya dayayıp öylece tavana baktı ve derin, dertli birkaç “Off…” sıraladı. Ardından elleriyle, sanki parçalamak istiyormuş gibi, suratını sıvazladı. En nihayetinde düşüncelerini toplayıp, orada öylece duran gelinine baktı. Gelini olmasını hiç istemediği o kadına… Bakışları kıza değer değmez, midesinde bir kasılma hisseden Poyraz, bıkkın bir halde mimiklerini kırıştırdı. Yatağın az ötesindeki cam kenarına doğru yorgun adımlar attı. Uzun sayılabilecek bir süre etrafı izlerken o, daha fazla dayanamayan Şifa cılız bir sesle fısıldadı: “İyi misin? Bir şey mi oldu?” Kocası sıkıntılıydı, bunu görünüşünden ve dahi aldığı nefeslerinden anlamıştı. Ve ne yazıktır ki, merak edip sormaktan kendini alamamıştı. Sadece dünyalık değil, ahiretlik de kocası olarak kabul ettiği adamın hislerini, elinde bile olmadan merak etmişti. Yüzü duvakla örtülü, elinde çiçeğiyle odanın ortasında dikilirken, masum kalbine yenilmişti… “Kapa çeneni.” Kocasının dudaklarından dökülen kelimeleri anlayamayan Şifa, “Efendim?” diyerek oldukça kısık bir ses tonuyla yeniden söylemesini bekledi. Duymamıştı ki… Ya da o ses tonunu ve kelimeyi duymak istememişti, kim bilir? “Sana!” dedi adam, ses tonunu yükseltirken. “Çeneni kapatmanı söyledim!” O an şok olmadı Şifa… Aksine, bu tavrını kocasının bir şeye canı sıkılmış olabileceğine verdi. Usulca başını önüne eğdi ve kesik, hafif birkaç nefes çekti. Ne kadar süre Poyraz cam kenarında, Şifa odanın ortasında bekledi bilinmez… En sonunda adamın küfürlü mırıltıları, odanın gürültülü sessizliğini yok edercesine yükseldi. Bu küfürler, Poyraz’ın dudaklarından kısık bir şekilde dökülüyor; Şifa, o küfürlerin hedefinin kim ya da ne olduğunu bir türlü çözemiyordu: “İyi misin?” Şifa tekrar konuşma cesareti gösterdiğinde, bir kere daha kendini ona bakıp merak ederken bulmuştu. Poyraz, bakışlarını camdan çekip kıza çevirdi. Derin, hızlı bir nefesi içine çekerken, ellerini saçlarından sert bir tavırla geçirdi. Ardından artık dayanamıyormuş gibi, sözlerini bir bir dudakları arasından döküverdi: “Ne o? Seninle yatacağımı falan mı düşünmüştün?” dedi. Kocasının sesi ve sözleri kulaklarına net bir şekilde ulaşırken Şifa, sürmeyle süslenmiş gözlerini başını eğdiği yerden kaldırarak şaşkınca ona dikti. Yutkundu. Ne demek istediğini anlamamıştı ki… Daha birkaç saat önce hem resmî hem imam nikâhı ile kocası olmuş bulunan adam, damatlığının kravatını, sanki onu boğuyormuş gibi hırsla boynundan çekti. Kravatı, gerdek gecesi için özenle hazırlanmış, çiçekler serpilerek süslenmiş yatağa fırlattı ve hemen ardından ceketini de aynı şekilde hırslı bir tavırla oraya gönderdi. Kızgın ve öfkeli görünüyordu. Gerilmiş bedenindeki kasların sinirle titrediği, vücudunu sarmalayan beyaz gömleğin üzerinden bile anlaşılıyordu. Burun deliklerinden derin ve hızlı soluklar alarak kıza yaklaşan Poyraz, dişlerini sıkar bir vaziyette konuşmasını sürdürdü: “Sen!” dedi, sol elini kaldırıp yüzük parmağını onun gözüne sokarcasına aralarına getirirken: “Bu yüzükle, ayağıma zorla takılmak istenen bir prangasın.” Duraksadı. Tiksinen bakışları kızın, gelinliği taşıyan vücudunda kısa bir an oyalandı. Onun, omzunu süsleyen dantel işlemeyi, sanki pis bir şeye dokunuyormuş gibi, işaret ve başparmağıyla tutup çekiştirirken, ifadesinde zerre acıma yer almamıştı. Yüzü, hissettiği tiksintiyle buruşmuş, kaşları bunu belli etmek istercesine çatılmıştı. “Seninle evlenmek istemediğimi bile bile geldin,” dedi. Kıza oranla oldukça heybetli duran bedenini, onun varlığına dayanamaz şekilde geriye doğru çekti. “Soysuz, kalitesiz ve basit bir yaratıksın.” Poyraz’ın sesi katı ve bir o kadar da sertti. Acımadan, acıtmak için kurduğu her cümle, hedefini tam da on ikiden vuruyor gibiydi. “Poyraz…” Şifa’nın cılız fısıltısı, güzel dudaklarından süzülürken; onun ne demeye çalıştığını anlamaktan çok uzak bir şekilde, kirpiklerini kırpıştırdı. Adamın hafiften yükselen sesi, kelimelerini gırtlağına dizerken, bedeni korkuyla irkilerek birkaç adım geri kaçtı. Ve işte, tam da o an… Şifa, kurduğu hayallerin tamamının aslında ne denli boş ve anlamsız olduğunu anladı. “Sakın! Adımı ağzına almaya kalkma! Sakın ola, karım olduğun yanılgısına düşüp, kirli ağzında adımı dolandırma! Sen sadece zorla evlendiğim birisin ve inan bana… çok sürmeden, bugün gelinlikle girdiğin o kapıdan siktir olup gideceksin!” Korkuyla iki adım daha gerilemek zorunda hisseden Şifa, omuzlarını düşürdü. Elinde tuttuğu çiçek buketi, titreyen parmaklarının arasından kayıp, yavaşça yere düşerken; yanaklarından birkaç damla yaş süzüldü. Anlamıştı ki, sevilmek umuduyla çıktığı o yol, karanlık ve korkunç bir boşluğu andırıyordu. Kader, acımasız oyunlarından birinin daha içine onu çekerken, kulak acıtan çanlarını yeniden Şifa için çalıyordu… Ne var ki… Kabullenmek ve boyun eğmek, onun alnına yazılmış olan kaderdi, biliyordu. Ve Şifa’nın zihninde, dayısının sözleri sürekli olarak tekrar ediyordu: “O eve, gelinliğinle girer… kefeninle çıkarsın…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD