“Buraya iyileştirmeye geldim. Ama galiba önce kendimle yüzleşmem gerekecek…”
⸻
Soğuk, camdan içeri sızmıyordu ama içimde bir yerleri kemiriyordu.
Dışarısı bembeyazdı.
Benim içimse dışarıdan farksız bomboş.
Minibüs, sarsıla sarsıla dağın kıvrımlarına gömülürken, gözlerimi karşıma değil, geçmişe dikmişim gibi hissediyordum.
Her viraj, çocukluğuma çarpıyordu.
Her telsiz sesi, annemin mezar başındaki sessiz ağlayışını hatırlatıyordu.
Ve her adım babamı.
O da bir askerdi.
Ama ona dair hatırladığım tek şey, bir gün üniformasıyla gidişi ve bir daha hiç dönmeyişi.Tabutunu bile görmemiştim.
Sadece bir tören.
Bir sessizlik.
Ve yıllardır içimde taşıdığım tarifsiz bir eksiklik.
“Sen güçlü olacaksın, tamam mı Elif?”
Herkesin sustuğu o gün, annem bana böyle fısıldamıştı.
Ve ben sustum.
Güçlü olmanın konuşmamak olduğunu sanarak büyüdüm.
Bugünse…
Yine bir karargâha geliyorum.Yine suskunum.
Ama artık bir çocuğun gözünden bakmıyordum etrafıma.
Psikologum.
Yaraları sarmaya geldim.
Ama kendi yaramı saramadığım halde başkalarına merhem olmaya gelmiştim buraya.
Minibüs dağlı yolun sonunda sarsılarak durdu. Sarsıntıyla düşüncelerimden sıyrıldım.
“Geldik,” dedi şoför.
Sesi bile sertti, komut gibiydi.
Ben başımı öne eğip çantamı aldım.
Kapıyı açtığım anda, buz gibi hava ciğerlerimi bıçakladı.
Sertti, beklediğimden çok daha sert.
Ama asıl ürperten soğuk değildi.
Burası griydi.
Binanın duvarı, asfalt, gökyüzü, askerlerin bakışı…
Her şey aynı renkteydi.
Sanki zaman burada durmuştu.
Ve ben, yanlış bir zamanda, yanlış bir hikâyeye dahil olmuştum.
Görev kağıdımı gösterdim.
İsmime bile bakmadan içeri alındım.
Kapının ardında uzanan koridor, bir sığınak gibiydi.
Dar, sessiz, keskin.
Sadece bot sesleri yankılanıyordu.
Ne bir “hoş geldiniz”,
Ne bir “zor yolculuk oldu mu?”
Sadece disiplin vardı.
Ve göz göze gelmekten kaçınan insanlar.
Tam o anda…
Koridorun sonunda biri durdu.
O kadar hareketsizdi ki, önce poster sandım.
Ama sonra gözleri bana döndü.
Ve nefesim bir anlığına göğsüme saplandı.
Yaman.
Daha adını bilmiyordum ama peşinden gelen başka bir üniformalı asker peşinden bağırmıştı. Adı bu olmalıydı Yaman. Yumuşak yüzlü birine benziyordu.
Ama o bakışı…
O gözlerin bir kadını nasıl sorgulayabildiğini gördüm o gözlerde susmak isteseniz bile susamazdın sanki onun karşısında.
Bir bakışla içimi kazıdı sanki.
Beni tanımıyordu ama yargılıyordu.
Ve garip bir şekilde, o gözlerin altında ayakta durmak büyük bir güç istiyordu.
— “Psikolog Elif Yılmaz?” dedi.
Ses tonu düşüktü ama sert.
Tıpkı bir kurşun gibi: Sessiz, hızlı, vurucu.
— “Evet,” dedim. Sesim çatladı.
Kendime kızdım. Bu kadar çabuk sesim beni bırakamazdı. Kormaya gelmedim ben buraya.
Ama o gözleri hâlâ üzerimdeydi.
— “Takip edin.”
Bu kadar.
Ne bir selam, ne bir nezaket.
Ben de sustum.
İçimde hep taşıdığım o sessizlikle yürümeye başladım.
Ofis binasına girdik.Koridor hâlâ aynıydı.
Havasız, gri ve duygusuz.
Ama asıl sıkışıklık, içimdeydi.
Yanında yürürken nefesimi tutuyordum.
Adımlarım onunkiyle uyumlu olsun istiyordum.
Saçma ama gerçek.
Bir odaya girdik.
Masa başında bir sürü evrak.
Yaman, dosyalardan birini önüme sürdü.
— “Buradaki herkes kayıp yaşamış. Ya silah arkadaşını, ya bedeninin bir parçasını, ya da inancını. Onlara ‘konuş’ dersen, tepki alırsın.Kendini buna göre hazırla.”
Bir şey demedim.
Yutkundum.
Sonra bana döndü.
Yüzü hâlâ ifadesizdi ama gözleri daha yakın bakıyordu şimdi.
— “Burası psikoloji okulu değil. Burası hayatta kalmakla yaşamak arasındaki çizgi.”
Cevap vermedim.
Çünkü ağzımda biriken tüm cümleler gururumun arkasına saklandı.
Elif Yılmaz olarak buraya gelmiştim.
Ama şu an sadece babasını kaybetmiş küçük bir kız gibi hissediyordum.
Kendime ayrılan odaya geçtiğimde, kapıyı yavaşça kapattım.
Montumu çıkarmadım.
Soğuğu hâlâ omuzlarımda taşıyordum.
Ve o bakışı…
Yaman’ın bana bakışı…
Sanki geçmişime dokunmuştu.
Ve bu daha sadece ilk gündü.