Ömer geldiğinde Yılmaz salonda televizyon seyrediyor, ben mutfakta yemek hazırlıyordum. Zeki bir kadın olarak tedbirimi almış, sevdiğim banyoda temizlenirken Ömer’i aramıştım. Kurs diye ne halt karıştırıyorsa telefonunu açmamış, meşgule almıştı. Ben de “Çavuşun Yılmaz geldi, geç kalma” diyen bir mesaj atmıştım.
Tek sıkıntı, artık sevgili gibi hissetmemizdi. Ömer’in yanında kendimizi tutamayacağımızdan korkuyordum. Yılmaz su içmek için mutfağa gelip eşofmanın üzerinden kalçamı avuçlamak, kirli bardağı bırakmak bahanesi ile tekrar gelip kasığını kalçama dayamak, Ömer duyacak, görecek, hissedecek diye yalvaran gözlerle bakınca sıkıca sarılıp bir de memişlerimi avuçlamak bu arada elini eşofmanın altının içine elini sokup vadimi okşamak gibi çocukça şeyler yapıyordu. Bilmeden olmuş gibi birbirimize sürtünüyor, kazaymış gibi memişimi koluna dayayıveriyordum. Aklımdan gece Ömer derin uykudayken Yılmaz’ın yanına kaçmak gibi delice fikirler geçiyordu.
Oysa böyle ergenliklere hiç gerek yoktu. Sabah Ömer’i yolcu ettikten sonra ev bizimdi, doya doya sevişebilirdik. Öyle de yaptık. Üstelik bu sefer Ömer’le birlikte çıkmamıştı Yılmaz. Herhalde geceden konuşmuşlardı, Ömer işe giderken Yılmaz hala uyuyordu.
Büyük bir beklenti içindeydim. Sabaha kadar gözüme uyku girmemiş, Ömer gidince onunla nasıl sevişeceğimizi hayal etmiştim. Kahvaltı sofrası hazırdı, oldukça da gürültü yapmıştım uyansın diye ama ses yoktu Yılmaz’dan. Daha fazla sabrım kalmadığını anlayınca mutfaktaki işimi hemen bitirip odasına dalıp uyandırmaya karar vermiştim.
Öyle düşüncelere dalmışım ki geldiğini bile hissetmedim. İlk hissettiğim yanağımı, boynumu okşayan eli olmuştu. Ardından dudakları buldu yanağımı. Küskün bir tavır takındım, burada olmaz hallerine girdim. Oysa arzuyla dolu bir halde onu bekliyordum. Kadınca kaprisler işte.
Kapris yapma işte kavuştuk der gibi kalçama küçük fiskeler atıyor, bir yandan da yanağımı sertçe vurarak okşuyordu. Benim hala küskün bakmama aldırmadan çenemi sıkıca tutup dudağıma kısa bir öpücük kondurmuş, sonra omuzumdan aşağı bastırmıştı. Görevimi biliyordum. Direnmeden çömeldim. Yılmaz da çoktan pijamasının altını indirmişti. Zaten hazırdı ama yine de iyice canlansın, sertleşsin diye elimle kavrayıp hafiften okşarken öpüp emmeye başladım. Yılmaz da başımın arkasından tutmuş, beni yönetiyor, arada gırtlağımın en derinine varan hamleler yapıyordu.
Hazır olduğunu hissetmiş olmalı ki saçlarımı kavrayıp çekerek ayağa kaldırmış, beni çevirip karnımı mutfak tezgahına dayamış, eşofmanımın altını külotumla birlikte indirmişti. Tezgahın kenarından kavramış, kalçamı ona sunmuştum.. Belimden tutmuş hızlı hamleler yapmaya, en derinlere girmeye başlamıştı.
Pozisyonumuz pek iyi değildi. Avuçlarımı bastırarak tezgahın kenarından güç alıp kalçamı daha geri vermem de işe yaramamıştı. Tam tadını alamıyordum. Yılmaz sert hamlelerine devam ediyordu ama benim halimi de fark etmişti. Mutfağın zeminine uzandı, beni de sırtım ona dönük ata biner gibi üzerine yerleştirdi. Kalçama fiskeler atarak hamlelerine başlamıştı, ben de ellerimle dizlerini kavramış, dizlerimi zemine bastırarak güçlü kalça karşılıkları veriyordum. Arada uçları zevkten tomurcuk gibi kabarmış memişimi avuçluyor, sertçe sıkıyor, saçlarımı sertçe çekiyor, acı ile zevki aynı anda hissetmemi sağlıyordu.
İyi ki ilk turu böyle hızlıca tamamlamışız. Tam devamını daha rahat bir yerde sürdürmek için Yılmaz’ın yatağına geçiyorduk ki zil çalmıştı. Hemen toparlanıp kapıya koştum. Kaynanam gelmişti. Sözde bir şey soracakmış. Dünkü gürültü ve bağırtıları merak edip geldiğini biliyordum. Niyeti beni sorguya çekmekti.
“Bir sabah kahvesi içeriz” diye tam adımını içeri atıyordu ki dertli bir sesle “Ömer’in askerlik arkadaşı geldi. Adam içeride uyuyor. Hala da kalkmadı, kahvaltı masası bile duruyor” dedim ve gözümle masayı işaret ettim. Böylece Muteber’i püskürtmeyi başarmıştım.
Kaldığımız yerden devam edeceğimiz düşüncesiyle Yılmaz’ın yanına koşmuştum. Adam derin bir uykuya dalmış gibiydi. Hafiften horultu sesleri bile çıkarıyordu.
Üzerimdekileri hızlıca atıp çırılçıplak kalmış, ayak ucundan örtünün altına girip emekleyerek yorgun mal varlığına ulaşmıştım. Dokunuşumun, öpüşlerimin onu canlandıracağını biliyordum. Öyle de oldu. Eller, dudaklar ve dille birkaç dakikalık sıkı bir muameleden sonra sert ve dimdik hale gelmişti. Yine ata biner gibi ama bu kez yüzüm ona dönük üzerine yerleştim. Eğilip uyuyan sevgilimi öperken üzerinde yaylanmaya başladım.
Birden memişimi koparacak gibi sıkıp, belime sarılarak kendine çekince yanıldığımı anlamıştım. Meğer uyumuyor, numara yapıyormuş. Yine hızlı bir şekilde hamlelerini tamamlamıştı. Zevk almamış değildim ama daha fazlasını istiyordum. Yılmaz’ın beni düşünmediği, zevk alıp almadığıma aldırmadığı kesindi.
Yıkanıp toparlanırken birlikte biraz zaman geçiririz, kahvaltı ederiz, diye umuyordum. Yılmaz kahvaltı etmek bir yana, neredeyse tek bir laf etmeden gidiyordu. Kapıda zor yakalamış, boynuna sarılıp “Beni böyle yapayalnız bırakmasan olmaz mı!” deyip yalvaran gözlerle bakmıştım. Kaşları çatık, bakışları uzaktı. Sert bir hareketle kollarımı indirdi. “O şarkı sözü kızım.Hayali bırak. Bundan fazlasını umma! Boşuna hayallenme! Arkamdan da mesajlar falan atıp benim tepemi attırma. Bunu bile bulamayabilirsin. Uslu uslu bekle, yine gelirim,” demiş, çat diye kapıyı çekip bir veda sözü bile etmeden gitmişti.
Öylece kalakalmışım kapıda. Aklımda binbir düşünce, dokunsan ağlayacak haldeydim. Son zamanlarda iyice sapıttığım kesindi. Bu gidişle başıma felaketler gelmesi de kaçınılmazdı. Her hıyarım var diyene tuzluğu bile almadan koşuyordum. Tanıyıp da yerleşmediğim kucak kalmamıştı. Kendime bir çeki düzen vermem, kocama sadakatimi korumam gerekiyordu. Ama nasıl bir duygu seline kapıldıysam kendimi tutamıyordum. Sevişmek, sevişmek, yine sevişmek arzusuyla doluydum. Bütün bunları düşünürken bile aklım üst kattaki yazardaydı. İnşallah dünkü gürültüleri duymamıştır da aramızı bozulmaz diye geçiriyordum içimden. Birden onun kollarında olma isteği ile için ısınıvermişti.
Herhalde Yılmaz’ın gidişinin seslerini duyup kapıya koşmuştu Tuğba. Bakışları sevecendi, hafiften de gülmüştü, beni gördüğüne sevinmiş gibiydi. Ben onun yaptığını, beni çırılçıplak kapının önüne koyuşunu kolay unutamazdım, kararsız kalmıştım, gülüşüne nasıl karşılık vereceğime.
“Aaa somurtma. Biz arkadaşız. Hem sor bakalım, yaptım ama niye yaptım!”
Eski bir komedi filminin meşhur repliğini tekrar ediyordu.
“Neden yaptın!”
“Öyle kuru kuruya olmaz. Bir kahve yap da anlatayım” deyip bizim eve doğru hamle yapmıştı. Çaresiz buyur ettim. Dönüp kapının içine koyduğu anlaşılan laptopu almıştı. Bu da bana rüşvetti anlaşılan. Zaten laptopu bana verirken “Birkaç gün sende kalabilir. İhtiyacım yok,” demişti.
Kahvelerimizi içerken anlatmaya başladı. Kocası Gökhan’ın otuzuncu yaş günüymüş. Bu önemli yaş gününde ona hiç unutamayacağı bir hediye vermek istemiş. Kocasının en büyük hayallerinden birinin üçlü yapmak olduğunu biliyormuş. İki kadın, bir erkek. Bana ödünç verdiği laptopun tarayıcısının geçmiş bölümüne tesadüfen bakıp izlediğim videoları görünce üçüncü kişinin ben olabileceğime karar vermiş. Hesap edemediği kendi tepkisiymiş. Kocasını benden kıskanabileceği hiç aklına gelmemiş.
“Bolca içki içmiş, kafaları iyice bulmuştuk. Hele seninle dans etmemiz, senin rahatlığın, her yola gelmen beni de rahatlatmıştı. Öpüşüp birbirimiz okşadıkça hem kendime hem sana güvenim artıyordu. Gökhan da iyi gidiyordu, bir kenara çekilmiş bizi ses etmeden izliyordu ki bu da sanki orada değilmiş gibi rahat davranmamı sağlıyordu. Bir taşma noktası varmış demek ki, senin bakışların Gökhan’a kaydığında bende sigorta atmıştı. Hemen Gökhan’ın önüne çömelmemin nedeni o. Sana fırsat yaratmamak istemiştim. Ama sen arkamdan gelip katılmak isteyince iyice tepem attı.”
Her halinden üzüntülü olduğu belliydi. Gözleri nemlenmişti, elleri titriyor, elindeki kahve fincanı tehlikeli bir şekilde sallanıyordu. Benim yüreğim yufkadır, Tuğba’nın içten itirafını dinleyip bu halini görünce bütün öfkem geçivermişti.
“Bir kere daha deneyebilir miyiz Nehir’ciğim. Söz veriyorum çok uslu olacağım, kıskanmak da yok!” Bu sözleri öyle içten ve yalvarırcasına söylemişti ki boş bulunup evet demem mümkündü ama onunla karşılaşmadan bir saniye önce düşündüklerim aklıma gelince kendime hakim olmayı başarmış, bir cevap vermemiştim.
Tuğba da üstelememiş, ısrar etmemiş, sadece çıkarken “Sen bir düşün. Güzel olacak!” demişti.
Tuğba’yı yolcu etmiş, tam kapıyı kapatırken kenara konmuş küçük saksıyı fark etmiştim. Mor menekşelerden oluşan, çiçekçide paketlendiği anlaşılan süslü kağıtlara sarılı bir saksıydı bu. Saksının üzerine küçük bir zarf iliştirilmişti. Zarfın içindeki mor kartta “Gerek yok kafiyeli cümleler kurmaya. Özledim işte, o kadar!” yazıyordu. İmza da el yazısıyla yazılmış, pek de okunaklı olmayan belli belirsiz bir şeydi. Harfler net olarak okunmuyordu. İlk harf örneğin T’de olabilirdi C’de. Bence imza Cemil’di. Gelse gelse onun gibi şair ruhlu birinden gelirdi böyle bir jest.
Çok hoşuma gitmişti. İnsanın şair bir sevgilisi olması ne hoştu. Gerçi adamın şair mi, yazar mı, yoksa ikisi birden mi olduğunu bile bilmiyordum. Sözde hakkında araştırma yapacaktım. Soyadını bile öğrenememiştim. Tam adını bilsem bir kitapçıya gider ne konularda kitaplar yazmış bakardım ama yakın çevrede kitapçı var mı, onu da bilmiyordum. En iyisi bir yolla soyadını öğrenip internetten araştırmaktı. Soyadını nereden öğreneceğim de o anda aklıma gelmişti. Yönetici girişe aidat borçlarının listesini asıyordu her ay. O listede hangi dairede kimin oturduğu da adıyla soyadıyla yazılıydı.
Menekşe saksısını evin en güzel yerine koyup, zarfı da en gizli yere saklayıp hemen aşağı koşmuştum.
Girişteki duvara asılı listeye bakarken gelmişti Özgür. Sanırım hiç yalnız gezmiyordu. Yanında yılışık bakışlı bir arkadaşı vardı. Neyse ki giyimim düzgündü. Başımı örtmüş, tişörtüm ve uzun eteğimin üzerine her zamanki uzun yeleğimi giymiştim. Bakan yine bakıyordu, bu çocuğun bakışları da hiç iyi değildi. Yiyecekti insanı neredeyse. Sinirim tepeme çıkıvermişti.
Özgür efendi çocuktu, yaz tatili için memleketinde olduğunu ve telafi sınavları için yeni döndüğünü söylerken arkadaşının yapışkan bakışlarını fark etmiş, çocuğu kolundan çekip eve sokmuştu.
Aidat borçluları listesinde Cemil adı yoktu. Yazar Cemil’in oturduğu dairenin hizasında Demir Özel adı vardı. İyice kafam karışmıştı. Peki yazar bana adının Cemil olduğunu neden söylemişti? Bu Demir adı nereden çıkmıştı? Ama adam bana adını söylememişti ki, ben yakıştırmıştım. Yazarın adı Cemil’miş diye düşünmemin sebebi benimle ilgili yazdığı öykünün kahramanının adının Cemil olmasıydı. Ben öykünün kahramanının adını yazara yakıştırmıştım, yoksa o adım Cemil dememişti. Adamın adını öğrenmeyi bile dedektif filmine benzetmiştim. Korkulurdu benden! Benim gibi salak kolay bulunmazdı :).
Bakkaldan bir ekmek alıp eve dönmeye ve Demir Özel hakkında internetten sıkı bir araştırma yapmaya karar vermiştim.
Bakkalda Fatih’le karşılaşmam şaşırtıcı değildi. Aramızda nahoş olaylar geçti diye bakkala gelmem de garip değildi. Ama şansıma babasının dükkanda olmaması iyi değildi. Daha onu gördüğüm ve babasının olmadığını anladığım anda tedirginlikle ürpermiştim. Ekmek alıp çıkacaksın, tedirgin olmanın alemi yok diyebilirsiniz, ben de kadınca bir his diye cevap veririm.
Böyle hislerim de hep doğru çıkar ne yazık ki.