Bir haftadır buradaydık ama yarın sabah konağa geri dönecektik.
Aslında hiç gitmek istemiyordum o konağa…
Burada, bu küçücük evde, o taş avlunun, rüzgârın, gecelerin sessizliğinin içinde bir huzur bulmuştum.
Konakta her şey fazlaydı. Fazla kalabalık, fazla göz, fazla sessizlik içinde patlayan sözler…
Ama burada…
Burada zaman yavaş akıyordu. İnsan kendi nefesini bile duyar oluyordu.
Sarvan da farklıydı bu evde. Daha çok susuyordu belki ama aynı zamanda daha az duvar örüyordu.
Konağa döndüğümüzde yeniden aramıza mesafeler gireceğini biliyordum.
Sanki orada herkesin bir rolü vardı ve biz rollerimize geri dönecektik.
Ben “o kadın”, o “oğul” olacaktık yine.
Oysa burada...
Sadece Sarvan’dı, sadece bendim.
Yavaş adımlarla odama doğru yürüdüm odaya girdiğimde Sarvan yatakta uzanıyordu. Şaşırmıştım onun benim odamda ne işi vardı. "Neden burdasın?" diye sordum merakla. başını kaldırdı bana baktı. Bir şey demedi önce sonra ise konuşmaya başladı. "Karı koca olmamızı istemiyormuydun olalım işte" dediğinde ne yapacağımı bilemedim.
İçimde bir şeyler kırıldı mı, yoksa yerinden mi oynadı, anlayamadım.
Öylece kaldım kapının önünde. Ne ileri gidebildim ne geri dönebildim.
Bu cümle... Beklediğim şey bu muydu gerçekten?
Hayır.
En azından böyle değildi.
Gözlerimi ona diktim. Yüzü ifadesizdi ama gözlerinde bir karmaşa vardı.
Yorgunluk, öfke, kabulleniş ve biraz da isyan…
Sanki suskun geçen gecelerin biriktirdiği ne varsa, hepsini bu tek cümleye sığdırmıştı.
Ama sevgi yoktu o cümlenin içinde.
Ve ben, yalnızca onunla evli olmak istememiştim.
Onunla bir olmak istemiştim. Kalbini paylaşmak, bakışlarını sahiplenmek, suskunluğunu anlamak...
Yavaşça birkaç adım attım.
Yatağın kenarına yaklaşmadım.
Sadece durdum ve gözlerimi kaçırmadan sordum:
“Böyle mi sandın gerçekten? Sadece olmak mı sanıyorsun bunu?”
Sesim titriyordu ama gözlerim dimdikti.
“Ben sana ait olmak istemedim. Ben seninle olmak istedim. Seninle yürümek, seni anlamak, senin kalbine dokunmak…” dememle sözünü kesti.
"Sen kimsin ki kalbime dokunacaksın Meryem. Ailen bile seni istemedi. Ailesinin bile sevmediği kadını ben neden seveyim ki, karım mı olmak istiyorsun sana bunu vereceğim ama asla seni sevmeyeceğim" gözlerim dolmaya başlamıştı.
Sözleri ciğerimi söküp aldı sanki.
Boğazımda bir şey düğümlendi, nefesim yarım kaldı.
Gözlerim doldu, ama ağlamadım.
Çünkü o buna bile değmeyecek kadar kırmıştı beni o an.
Ama en çok da kendini…
Sevgiden korkan, kalbini taşla örmüş bir adamı seviyordum ben.
Ve o taş duvarın altında hâlâ titreşen bir şeyler olduğuna inanmıştım.
Ama şimdi...
Kulaklarımda sadece o cümle yankılanıyordu:
"Ailesinin sevmediği kadını ben niye seveyim ki..."
Bir adım geri attım.
Kalbimi avuçlarının arasına bırakmıştım ama o ezmeyi tercih etmişti.
Belki de sevgiyi hak ettiğine hiç inanmamıştı, belki de bu yüzden her duyguyu inatla inkâr ediyordu.
“Demek öyle…” dedim, sesim kırıktı ama kararlıydı.
“Sevgiyi hak etmediğime sen karar veriyorsun. Peki öyle olsun şimdi çık odamdan artık senin hiç bir şeyin olmak istemiyorum" dedim
Gözlerimin dolduğunu gördü, ama umursamadı. Sesi hâlâ o tanıdık sertlikteydi, ama ben artık onun içindeki korkuyu görüyordum. Sevilmeye alışmamış, sevilmekten korkmuş bir adamın maskesiydi o sertlik. Ama bu kez o maskeyi kaldırmaya çalışmayacaktım. Çünkü ben parçalanırken, onun acımasızca keskinleşen kelimeleriyle savaşmak zorunda değildim.
"Ne oldu, sözlerim ağır mı geldi sana?" dediğinde, Gözlerimi onun gözlerine kilitledim.
İlk defa titremeden, ilk defa yıkılmadan...
"Hayır," dedim, sesim sakindi ama içinde bir fırtına gizliydi. "Ağır değildi. Sadece… fazlasıyla tanıdıktı. İnsan en çok, geçmişinde duyduğu cümlelerle incinir. Sen de tam oraya vurdun. Ailem beni istemedi, evet. Ama o acıya yeniden senin ellerinle sürüklenmek zorunda değilim."
O an Sarvan’ın gözlerinde bir şey kıpırdadı.
Bir pişmanlık mıydı, öfke mi kendine, bilmiyorum. Ama ben oradaydım, dimdik, yıkılmamış.
"Kalbimi sana getirdim," dedim tekrar.
"Ama sen sadece kırmayı bildin. Bunu da kabul ediyorum. Ama artık benim de seçimim var. Ve ben, kendimi seçeceğim."
Sessizlik çöktü odaya.
Sarvan kıpırdamadı, ben de ileri gitmedim.
Ama bu kez suskunluk, kaçış değil, kararın yankısıydı.
"Şimdi çık." dedim.
"Bu odadan, hayatımdan… en azından seni sevebileceğim hayalimden."
Sarvan yerinden kalktı.
Ama bu kez, gözlerime baktı.
İçinde bir savaş vardı.
Gitmekle kalmak arasında, kırmakla sarılmak arasında kalmış bir adamın gözleriydi o gözler.
Kapıya yöneldi.
Bir an durdu, arkasına baktı.
Ama ben bakmadım.
Çünkü bazen bir kadının en büyük gücü, artık arkasını dönmemesinde saklıydı.
Ve ben artık dönmeyecekti
Beni ailemden ikinci kez vuruşuydu bu kez canımı çok yaktı. Sırtımı kapıya verdim, dizlerimin bağı çözüldü sanki…
Yavaşça yere kaydım. Bir çöküş değildi bu, bir teslim oluştu… kendime. Tutmaya çalıştığım her şey parmaklarımın arasından akıp gitmişti.
Ve sonra…
Hıçkırıklar döküldü içimden. İnce ince değil, boğazımı yakan, ciğerimi sıkan, kalbimi delik deşik eden bir ağlayıştı bu. Sessiz kalamadım artık. Yalnızca gözyaşı değil, yıllardır içimde birikmiş ne varsa aktı o gece.
Kendime ağladım. Sevilmeyi bekleyen ama hep yarım bırakılan hâlime. Bir çocuğun, annesinin gözlerine bakıp “beni sev” demesini andıran sessiz haykırışlarıma. Ve her seferinde cevapsız kalan dualarıma.
Aileme ağladım. Varlarken bile yok oluşlarına. Kan bağının hiçbir zaman yeterince sıcak olamayışına. Yaralarımı saracaklarına, her biri yeniden kanatmalarına.
Ve Sarvan’a…
Sadece o cümlelerine değil. Beni görmeyişine, hissettiklerini itip kakışına,
sevgimi hor görüşüne.
"Ben nereye aitim?" diye fısıldadım, kendime. Sesim o kadar kırıktı ki, kulaklarım bile duymadı. Ama kalbim duydu. Ve o an anladım. Belki de ben kimseye ait olamayacak kadar yalnız büyümüştüm.
Ama yine de. Kendime bir yer inşa edebilirdim.
Taştan değil. Sevgiden, sabırdan, kendi kırıklarımı bir araya getirdiğim bir yer…
Ağlamaktan yorulana kadar orada kaldım.
Sonra gözyaşlarımı sildim. Titreyen ellerimle dizlerime tutundum ve ayağa kalktım. Çünkü ne olursa olsun. Bu hayat benimdi. Ve ben, kendim için kalkmalıydım artık.
Odanın içinde yankılanan sessizlik, gözyaşlarım kadar ağırdı artık. Ama o ağırlığın altında ezilmeyecektim. Yavaşça ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu ama kararlılığım dimdikti. Bir şeyler kopmuştu içimde, evet… Ama aynı anda bir şeyler de kabuk bağlamaya başlamıştı.
Aynanın karşısına geçtim. Yüzüm şişmişti, gözlerim kıpkırmızıydı. Ama orada gördüğüm kadın… Kırılmış ama vazgeçmemiş bir kadındı. Sevilmese de seven, dışlansa da dimdik duran biri. Ve bu hâlimle bile kendime saygı duydum. Çünkü ben hep iyi kalmayı seçmiştim. Savaşmam gereken yerlerde bile kalbimi taşlaştırmamıştım. Bunun bedeli ağırdı, evet… Ama ben artık bu bedeli başkasının önüne koymayacaktım. Kimsenin sevgisizliğiyle kendimi ölçmeyecektim.
Perdeyi araladım. Gece hâlâ karanlıktı. Ama yıldızlar oradaydı. Bir yerlerde hâlâ ışık vardı. Ve ben o ışığa tutunacaktım.
Kapıya bir kez daha döndüm. Az önce sırtımı verdiğim o kapı… Şimdi önümdeydi. Ve bu kez içimden geçen şuydu: Kapılar sadece girilen değil, çıkılan yerlerdir de.
Eğer Sarvan bir gün gerçekten gelmek isterse… Kalbim ona hazır olur mu, bilmem. Ama ben artık onu bekleyen değil, kendini bekleyen bir kadın olacaktım.
Yavaşça yatağıma uzandım. Gözlerim hâlâ doluydu ama içim bir nebze rahattı. Çünkü bu gece… Ben ilk kez, kendim için kırılmıştım.
Ve belki de bu, iyileşmenin ilk adımıydı. Sarvanı kolay kolay affetmeyecektim. beni çok incitti. Dizlerime kapanıp benden özür dileyecekti.
buda kendime sözüm olsun. benden afdileyecekti