Bir haftadır ortalık sakindi. Konak, dışarıdan bakıldığında bir huzur yuvası gibi görünüyordu ama içeride fırtınalar esiyordu. En azından benim içimde. Dört aylık hamileydim. Karnımda büyüyen minicik can, bedenimle birlikte duygularımı da büyütmüştü sanki. Eskiden görüp geçeceğim şeylere şimdi ağlıyordum. Hem de ne ağlamak... Hıçkıra hıçkıra, sanki içimden bir parça kopuyormuş gibi.
Sabah erkenden uyanmıştım. Sarvan sabah gün doğarken çıkmıştı, Şirketteki adamları kontrol etmeye gitmişti. Bense o gittikten sonra yatağa geri dönmüştüm ama uyuyamamıştım. Kahvaltı yaparken elime telefonu aldım, o kadar masum bir film izleyeyim dedim. İyi gelir belki… İçim açılır… Nerede! Film sonuna geldiğinde başrol karakter vurulmuş, sevdiği kadının ellerinde can vermişti. Kadın ağlarken ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. Ama bir başladım mı duramıyordum. Film bitti, telefon kapandı ama ben hâlâ hıçkırarak ağlıyordum. Önce Şeyda geldi, “Ablacım iyi misin, bir yerin mi ağrıyor?” dedi. Yok, bir yerim ağrımıyor ama içim paramparça. İçimde bir yerlere dokundu o sahne. Onca acıyı yaşamış bir kadının, sevdiğini kaybettiği anda yıkılışını izlemek... O an sanki Sarvan’ı kaybetmişim gibi hissettim. Kalbim sıkıştı, nefesim daraldı, gözyaşlarım durmadı.
Şeyda ne yaptıysa susturamadı beni. Limonata getirdi, battaniye sardı, sırtımı sıvazladı ama nafile. En sonunda dayanamayıp Sarvan’ı aradı. Telefonu açar açmaz sesi telaşlıydı:
“Abi ne olur gel. Ne yaptıysak susmadı sabahtan beri ağlıyor. Ne olduğunu da söylemiyor. Gel bir bak Allah aşkına.”
Aradan yirmi dakika geçmeden kapının önünde araba sesi duyuldu. Ardından Sarvan’ın sert adımları... Koşar adım odaya girdi. Gözleri endişeyle doluydu. Beni koltuğa kıvrılmış hâlde, yastığa sarılı ağlarken görünce bir an durdu. Sonra bir şey söylemeden hızla yanıma geldi, dizlerinin üstüne çöküp beni göğsüne çekti. Kalbimin hizasına başını yasladı, saçlarımı okşadı.
“Meryem... gözümün nuru... ne oldu sana, kim ne yaptı söyle...”
Cevap veremedim. O an ağlamaktan konuşacak hâlde değildim. Gözyaşlarım onun gömleğine damlarken o beni sarmaladı, güçlü kollarıyla adeta hayata geri döndürdü.
“Sarvan...” dedim kısık bir sesle, hıçkırıkların arasından. “Film izledim... sonunda adam ölüyordu... karısının kucağında...”
Sarvan önce bir an durdu. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gülmedi. Parmağıyla yanaklarımdaki yaşları sildi, sonra alnıma uzun bir öpücük kondurdu.
“Sen… koca Sarvan’ın karısısın. Ben ölmem. Hele ki seni ve yavrumuzu böyle ağlatmak için asla ölmem. Ama bu kalbin... bu incecik yüreğin… ne yapacağım ben sana? Hangi filme, hangi kitaba dokunmayalım ki ağlamayasın?”
O an karnıma dokundu. “Bak,” dedi yumuşak bir sesle, “Senin annen, daha filmlerde bile ağlayan biri. Sen doğmadan gözyaşına doydun be yavrum.”
Güldüm. Hem de ağlayarak güldüm. Belki saçmaydı, belki hormondu ama o an sadece sevildiğimi, anlaşıldığımı hissettim. Sarvan yanımdaydı ve ben, içimde büyüttüğüm canla birlikte onun omzunda, dünyadaki en güvenli yerdeydim.
Sarvan beni göğsüne sıkıca bastırmışken, kalp atışlarını duyar gibi oldum. O ritim, içimde taşıdığım canınkine karıştı sanki. Bir yanda içimde atan minik bir kalp, bir yanda beni sarmalayan güçlü bir beden... ikisinin arasında kalan bendim. Bir kadındım. Bir anneydim. Bir eştim. Gözyaşlarımdan sıyrılmış bir tebessümle başımı kaldırdım. Sarvan bana baktı, alnıma eğildi, öylesine nazik, öylesine sahiplenerek bir öpücük kondurdu ki, içimde ne varsa usulca duruldu.
“Bak hele bana…” dedi. “Sen sabah sabah bir film yüzünden bu hâllere düş, sonra da bana hiçbir şeyin yok de. Meryem, vallahi senin bu halin beni yaşlandırır. Ben nasıl bırakayım seni? Bırak ölmek, yanından bir gün ayrı kalsam bile kalbim durur.”
O an hafifçe karnıma dokundu. Elini dikkatle koydu, sanki içeriye seslenir gibi.
“Oğlum… annenin gözyaşları var ya, işte onlar dünyanın en temiz yağmurlarıdır. Sen bir gün büyüyüp sorarsan, ben sana onun bu sabah nasıl ağladığını, ama nasıl da zarif ağladığını anlatacağım. Diyeceğim ki: ‘Senin annen bir film izledi. Sonra içindeki tüm sevgiyi gözyaşı yaptı, sessizce ağladı. Ama korkma, oğlum. O hep güçlüydü. Gözyaşı dökmesi güçsüzlükten değil, kalbinin büyüklüğündendi.’ ”
Sarvan’ın sesi o kadar içtendi ki… boğazım düğümlendi. Yeniden ağlayacaktım. Ama bu kez başka. Bu kez minnetten. Bu kez aşkın içinde boğulmuş gibi.
“Sen… bunu nasıl başarıyorsun?” diye fısıldadım. “Her dokunuşun içimi rahatlatıyor. Her sözün beni onarıyor…”
“O senin bana verdiğin güç,” dedi. “Ben senin gözlerinden öğrendim nasıl sevilir bir kadın. Ben senin ellerinden öğrendim ne demek yuvaya sahip çıkmak. Ve seninle öğrendim bir erkeğin, bir adamın gerçekten baba olmaya nasıl hazırlanması gerektiğini…”
Göz göze geldik. Gözleri yorgundu belki ama içi ışıl ışıldı. O ışık bana geçiyordu. Gözlerim doldu ama ağlamadım bu kez. Sadece başımı göğsüne yasladım. Kalbinden çıkan o derin sıcaklığı içime çektim.
“Sen bana hep böyle sahip çıkacak mısın?” diye sordum usulca. “Böyle hiç tereddüt etmeden gelip saracak mısın beni her yıkıldığımda?”
“Yıkıldığın her an seni kaldıracağım,” dedi, gözlerini kapatmadan. “Ama bir gün olur da dizlerin seni taşımazsa, ben seni sırtımda bile taşırım. Yeter ki içimdeki sevdan hiç eksilmesin. Yeter ki gözlerinde bana dair bir umut olsun.”
Beni yavaşça kucağına aldı. Yorganı üzerimize çekti. Kollarını karnımın etrafında kenetledi. Elini usulca bebeğimizin üzerine koydu.
“Uyuyalım biraz,” dedi fısıltıyla. “Sen ve ben... ve o.”
Gözlerimi kapattım. Dışarıda hayat devam ediyordu belki ama o an dünya sadece odanın içindeydi. Ben, Sarvan ve içimizde büyüyen bir umut... Üçümüz, bir sevdanın en güzel hâliydik. Ve işte o an, gözyaşlarım dinmişti.
Çünkü artık sadece kadın değil, sevilmiş bir kadındım. Yalnızca anne değil, beklenen bir annenin kalbiydim.
Ve Sarvan’la her şeyin ortasında, tam kalbinde... tamamlanmıştım.
****
Günün güneşi avlunun taşlarına usulca düşüyordu. Hafif bir esinti, dut ağacının yapraklarını hışırdatıyor, taşlara gölge oyunları serpiştiriyordu. Ben, avludaki tahta divana oturmuş, ayaklarımı yere sarkıtmıştım. Ellerim karnımın etrafında kenetliydi, içimde kıpır kıpır bir hayat, etrafımda ise yumuşak bir sessizlik vardı. Konağın köşesinde kümesten çıkan sarı sarı, minicik civcivler, taşların üstünde seke seke dolaşıyordu. Küçük gagalarıyla yere vuruyor, sonra birbiriyle yarışır gibi oradan oraya koşuyorlardı. Ama anneleri yoktu. Onları kollayacak, altına alacak, yön gösterecek bir tavuk görünmüyordu ortada.
Bir anda içim sıkıştı. Boğazımda bir şey düğümlendi. O minik sarı tüyler, gözümde birer yetim oldu sanki. İçimdeki duygu seli yine kabardı, tutamadım. Gözlerim doldu. Sonra yaşlar birer birer yanaklarımdan süzüldü. Başımı dizlerimin arasına aldım, içli içli ağlamaya başladım. Dışarıdan bakan, bir insan hayatına mı ağlıyor sanırdı, ama ben... ben minicik bir canlının annesizliğine dayanamıyordum artık.
Bir süre sonra yavaş adımlarla gelen bir ses duydum. Süreyya Anne… başımın hizasına çömeldi, yüzüme baktı. Eliyle saçımı okşadı.
“Meryem kızım... ne oldu kuzum? Canına bir şey mi battı? Hayrola, neye ağlıyorsun böyle sessiz sessiz?”
Sözler boğazıma düğümlendi ama sonra aralayıverdim dudaklarımı.
“Civcivler…” dedim kısık bir sesle. “Anneleri yok. Orada öylece yalnız dolaşıyorlar. Koruyanları yok. Üşürler… korkarlar belki… ya düşer, bir daha kalkamazlarsa?”
Süreyya Anne önce bir an durdu, sonra gözlerinde beliren ince gülümsemeyle başımı göğsüne bastırdı. Eliyle sırtımı sıvazlarken içten bir kıkırdamayla konuştu:
“Ay canımın içi… sen tam dört aylık olmuşsun, değil mi? Sarvan’a da böyle olmuştu. Ben hamileyken, bir gün avluda oturmuş, kedilerin yavrularına mama vermeye çalışıyordu. İçlerinden biri düşüp kafasını yere vurmuş. Sarvan başladı ağlamaya. ‘O başını çarptı, acımıştır, canı yandı mı şimdi, anne ben iyi bir baba olabilecek miyim?’ diye soruyordu. Ben neye uğradığımı şaşırmıştım. Erkek dediğin taş gibi olur sanıyordum. Ama o gün anladım… içindeki sevgiyle dolu adamlar, bazen bir yavru kedinin acısıyla bile dağ gibi yıkılırmış.”
Gülümsedim. Hem de ağlayarak. Sanki bu halimle Sarvan’a bir adım daha yaklaştım. Onunla aynı yerden geçiyor olmak içimi sıcacık etti.
“Ben de çok korkuyorum,” dedim Süreyya Anne’nin boynuna yaslanarak. “Ya iyi bir anne olamazsam? Ya bu içimdeki minicik can, benim duygularımla yorulursa?”
“Olur musun kızım, sen hem de öyle bir anne olursun ki... Senin içindeki sevgiyle bir çocuk değil, bütün dünya büyür. Korkma. Ağlamak seni zayıf yapmaz. Aksine, annenin yüreği böyle titreyecek ki, evlat huzur bulacak.”
Sonra eğildi, civcivlere baktı.
“Anaları yok belki ama bu avlu onların evi. Biz onların gözü, biz onların kanadı oluruz. Sen de öyle olacaksın evladına. Onun kanadı olacaksın. Gölgesi, yolu, duası...”
Bir an içimde öyle büyük bir şefkat kabardı ki… elimi karnıma koydum. Minicik bir kıpırtı hissettim sanki. Belki de hissetmek istedim. Ama o an, içimdeki yavruyla birlikte avludaki civcivler, Sarvan’ın gözyaşları, Süreyya Anne’nin sesi, hepsi bir oldu.
Süreyya anne bir süre sonra gitti yine yanlız oturmaya başladım dut ağacının altında.
Avlunun sessizliği içinde birden tanıdık bir ayak sesi duyuldu. Güçlü ama telaşsız adımlar… Dut ağacının gölgesi hafifçe çekildi, Sarvan konağın ahşap kapısından içeri girdi. Üzerindeki haki gömlek toz içindeydi, belli ki dışarıdan gelmişti. Gözleri hemen beni aradı. Tahta divanda oturduğum yerde, başım hafif öne eğik, gözümdeki yaşlarla görünce, kaşları çatıldı.
Hızla yanıma geldi. Bir dizini yere koydu, gözlerimin içine baktı.
“Şimdi neye ağladın be güzelim?” dedi, sesi öylesine yumuşaktı ki içinde hem şaşkınlık hem de şefkat vardı. “Daha sabah gülerken bıraktım seni…”
Bakışlarımı kaçırdım önce. Sonra içimdeki çocuk dile geldi. Dudaklarım büzüldü, gözlerim yine doldu. Ellerimi karnımda birleştirerek fısıltıyla konuştum:
“Civcivlere ağladım…”
“Civcivlere mi?” dedi, gözlerini kırpıştırarak. Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Ne olmuş civcivlere?”
“Anneleri yokmuş,” dedim, başımı kaldırmadan. “Orada öylece savrulup duruyorlar. Kimse korumuyor onları. Bir şey olacak diye içim sıkıştı. Çok yalnız duruyorlardı…”
Sarvan önce birkaç saniye sustu. Sonra dayanamadı, hafifçe güldü. O bildik, içten ve sıcak gülüşüyle…
“Sen gerçekten bu dünyadaki en güzel kalpsin,” dedi usulca. “Minicik civcivlere annelik yapan bir kalp... Ben ne yapayım senin bu hâline?”
Sonra başımı ellerinin arasına aldı. Başparmaklarıyla gözlerimin kenarındaki yaşları sildi. Gözlerini karnıma çevirdi, yavaşça eğildi. Oraya, oğlumuza, minicik canımıza uzun bir öpücük kondurdu. Ardından başını kaldırdı, göz göze geldik. Yüzünde çok derin bir ciddiyet vardı şimdi.
Elini karnıma koydu, parmaklarını nazikçe yaydı. Ardından alnıma eğildi, oraya incecik bir öpücük kondurdu. O an yüreğimdeki tüm sızılar dindi.
Başımı onun göğsüne yasladım. Kolları etrafımı sardı.
Avluda civcivler cıvıldamaya devam ediyordu ama artık onların yalnız olduğunu düşünmüyordum.
Tıpkı bizim gibi, o minicik yavrular da bir şekilde sahip çıkılacaktı bu hayatta.
Çünkü sevgi, bazen bir kucağa sığardı.
Ve o kucak… Sarvan’ın kollarıydı.
Benim, oğlumun, hatta bütün küçük civcivlerin yuvasıydı.