2.BÖLÜM "HEYECAN"

2508 Words
Kalbim çok temizdi, herkes öyle derdi. İnsan kendi kalbinin içini görebilir miydi hiç? Sen ne kadar pamuk kalplisin, adın gibi melek gibi safsın derlerdi bana her zaman. Hiç inanmazdım. İnsan kendini nasıl dışarıdan görsün ki, beni hep saf sanırlardı halbuki ben minicik bir şeye bile mutlu olan biriydim. Bazen bana sen içinden geçirirsen dileğin kabul olur derlerdi. Allah, içinin güzelliğini gören kulunun duasını kabul ederdi, demişlerdi eskiler. Sahi öyle miydi diye sorar dururdum kendime. Gerçekten de öyleymiş. O gece hayatımın kararmasına izin vermeyen, beni soysuz eşkıyaların elinden alan adama tutulmuştum. Daha yeni tomurcuklanmaya başlayan kalbim amansızca ona tutulmuştu. Nereden bilebilirdim ki sadece bir kere gördüğüm bir adama bir sevda ile bağlanacağımı? O mavi gözleri bir kez daha görebilmek için her şeyimden vazgeçerdim, demiştim ama sonra komşumuz Fethiye Teyze, bir şeyi Allah’tan çok iste ama kendi canını ortaya koyarak isteme derdi. Allah’ım onsuz yaşayamam deme, seni onsuz yaşatır derdi. Haklıydı o yüzden bende hep onu bir defa daha görmenin ümidini taşımıştım hep. İçimde onu gördüğüm an neler yapacağımı, nasıl davranacağımı, ne diyeceğimi düşünmüştüm. Ama dilim şimdi lal, gözlerim kör, kulaklarım ise duymaz olmuştu. Zira kalbim gördüğü o gözlere bir kez daha tutulmuştu. Göğü andıran mavi, buz gibi harareleri yeşillerimde geziniyordu. Nefes almayı unutmuştum, o irislerinin içine baka baka kaybolmuştum adeta. Sanki gözlerimin önündeki bedeni yokmuşçasına, hayalmiş gibi ona bakmak istedim. Gözlerime takılan ilk şey sol gözünün üzerinde kaşlarının tam ortasından göz altına doğru çizilen bir yara iziydi. Biri, bilerek kusursuzcasına bir iz bırakmıştı orada. Tenini aşıp, hayatı boyunca orada taşıyacağı bir buse bırakmış gibiydi. Gözlerim bu küçük kusuru görmedi, zira seven gözle bakan hiçbir kusur bulamazdı. “Sana söylüyorum hatun.” Hatun. Ne de güzel demişti. O hafif pembemsi, ince dersinin üzerinde duran dolgun dudakları arasından çıkan tok ses ile iç çekmemek çok zordu. Kalem gibi bir edayla çizilmişti kaşları. Hafif çatık duruyordu, yüzünün kemikleri oldukça belirgindi. Sert bir yüz ifadesi vardı. Tam da hayalimdeki gibiydi. “Hı?” diyen sesimi kulaklarım duyduğunda daha da kızarıp bozardım. Yanaklarım öylesine yanıyordu ki, kulaklarımın uğuldadığını hissediyordum. Yüzüm kıpkırmızı kesilmişti, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmiyordum. Kalbim, fel fenaydı. Boğazım düğümlenmiş, usumu kaybetmiştim. Verdiğim tepkiye karşılık gözlerini yüzümde gezdirdi. Bakışlarında bir tanıdıklık, bir sima yakalamak istedim ancak bana oldukça yabancı bakışlarla bakıyordu. İrislerinin içi boştu, bakışları da soğuk. Belimi sıkıca kavramış olan avuçlarının sıcaklığını hissetmem için parmaklarını kıpırdattı. Uzun, kemikli parmaklarını ve koca avucunu hissettim. “Kimsin sen?” Kollarının arasında ona yalpalanmış olan bedenim, sorduğu sual ile kendine geldi. Gözlerimin içinde karşı koyamadığım heyecan ve umutların kırıldığını hissettim, zira o kırıklar kıymık gibi kalbimin derisine saplanmıştı. Kimsin sen? Beni tanımamıştı. Yüzümdeki şaşkınlık dolu ifadenin yerini hafif bir kırgınlık aldı. Aslında beni tanımaması olağandı, hayatında bir sürü insan vardı. Bir gece yarısı kurtardığı bir kızı mı hatırlayacaktı? Ben hatırlıyordum ama. Hiç unutmamıştım ki onu, hatırlayayım. “Şey ben-” Ellerini ansızın belimden çekti ve kolları ile beni tuttu ve aramıza küçük bir mesafe koydu. Bakışları çok küçük bir an, açık gerdanımdan aşağı doğru süzülen bir damlaya kaydı. Ancak bu o kadar kısa sürmüştü ki gözlerini yeniden yüzüme dikmesi geç olmamıştı. “Sen ne? Evimde ne arıyorsun?” Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemeyerek, parmaklarımı önümde birleştirdim ve gülümsemeye çalıştım. Kalbim pır pır atıyordu, yıllardır kozasında uyuyan tırtılım kelebeğe dönüşmüş midemin içinde uçuşuyordu. Bana üstten bakan bakışlarına karşılık vermek için başımı kaldırdım ve hevesle konuştum. “Osman Bey- ay yok! Ben Meryem Abla’nın yanında çalışmaya başladım da bugün.” dedim heyecanımı gizleyemediğim sesimle. “Bu evde mi?” “Evet.” Gözleri dikkatle yüzümde dolaştı, bakışları o kadar keskindi ki yüzündeki ifadeyi yumuşatmadan sırtını bana doğru eğdi. Yüzümdeki gergin tebessüm onun bana doğru eğilmesi ile tuzla buz oldu. “Burası benim evim küçük hanım. Benden izinsiz bu eve kimse ayağının tozu ile giremez.” Aramızdaki mesafeyi aşmak için yaklaştığında istemsizce geriye doğru kaydım. Geriye adım atmam ile tek kaşını çattı. Gözlerim yarasına değdiğinde ifadesini sertleştirdi. Aceleyle bakışlarımı sertleştirdi. “Sana kimsin dedim küçük kız, evimde ne işin var?” Üzerime gelmesi ile nefesimi tuttum, eğer tutmasam şuraya az daha bayılacaktım. “Ben burada çalışıyorum.” “Yalan.” Aceleyle konuştum. “Valla burada çalışıyorum, billahi beni işe aldılar bugün. Bende evi temizledim suyu dökmek için gelmiştim buraya.” dediğimde elimle kovayı işaret ettim. Gözleri duvarına kenarına bıraktığım kovayı buldu. “Ben seni işe aldım mı?” dediğinde onun evin beyi olduğunu anlamam kısa bir zamanımı aldı. “Hayır.” “O zaman burada çalışıyorum diyemezsin.” diyerek sözümü kesti. Onu hayal ettiğimde böylesine kibirli ve küstah biri olacağı aklıma gelmemişti. “Aşağıda bekle. Çık şimdi.” dedi başıyla kapıyı göstererek. “Ne?” Gözlerimin içine ‘sen ciddi misin’ der gibi baktığında gülümseyip yanından geçmeye çalıştım. Omuzunun yanından geçerek hamamın kapısından çıktığım an elimi göğsümün üzerine bastırdım. “Ay! Öldüm!” dedim derin derin nefesler alarak gözlerimi kapattım. Adımlarımı duraksatarak kirpiklerimi araladım. “Ben hülya görmüyorum değil mi?” diye sordum kendi kendime. Az önce olanların bir hayal olduğunu düşünerek elimi koluma koydum ve kendime küçük bir çimdik attım. “Ay acıdı! Aptal mısın Melek?” Kendi kendime konuşarak, kolumun acıyan kısmını ovuşturdum. “Adama öyle bön bön bakarsan adam diyecek bu kız delirmiş. Ne diye öküz gibi adama bakarsın ki?” Arkamdan gelen boğaz temizleme sesi ile sustum. Başımı hızla arkaya çevirdiğimde onu hamamın kapısında görmem ile tükürüğüm az daha boğazıma kaçacaktı. Kapının pervasında durmuş, dikkatli gözlerle beni izlediğini fark edince ona bir şey belli etmemek için şirince gülümsemeye çalıştım. “Şey ben aşağı gidiyordum da durmuşum, hiç fark da etmedim. Öyle arada kendi kendime konuşup duruyorum. Salak olduğumdan değil de işte insan fark etmeden konuşuy-” “Yeter.” diyerek beni susturduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım. “Aşağı in, mümkünse ses çıkarmadan.” Arkasını dönerek hamama girdi ve arkasından kapıyı sertçe örttüğünde dudaklarımı büzdüm. “Niye öyle dedi ki şimdi?” diye mırıldandım kendi kendime. Merdivenlere doğru yönelerek basamakları inmeye başladım. “Halbuki öyle çok konuşan biri de değilim, tamam biraz çok konuşmuş olabilirim ama ne var bunda?” Söylene söylene aşağı indiğimde ortalıklarda kimse yoktu. Mutfağa doğru geçtiğimde Meryem Abla’yı ateşin başında gördüm. Kaynattığı yemeği karıştırıyordu. “Meryem Abla?” “Geldin mi kızım?” Ona başımı sallayıp, yanına doğru yaklaştım. “Geldim abla ama sana bir şey diyecektim.” dediğimde dönüp bana baktı. “Hayırdır kızım?” “Az önce evin beyi beni gördü.” dediğimde telaşla yemeği karıştırmayı bıraktı. Ayağı kalkarak bana döndü. “Seni mi gördü, bir şey dedi mi?” “İşe seni kim aldı dedi, bende çalışıyorum falan dedim. Hamama kovayı bırakırken gördü de beni o yüzden merak etti herhal. Ben açıkladım da pek inanmadı.” “O öyledir kızım, Sahir Beyi kimseye inanmaz. Seni gündelikçi sandı herhalde, ben geldiğinde söyleyecektim ama işim var deyip çıktı yukarı. Senin de yukarıda olduğunu unutmuşum ben.” “Ben sana söyleyeyim-” “Meryem Hanım!” İçeriden gelen ses ile duraksadım. Tanıdık, aşinası olduğum ses yüksek çıkmıştı. Meryem Abla telaşla elindeki bezi tezgaha koydu ve bana döndü. “Sen burada kal, ben onunla konuşup geleceğim. İkna ederim ben.” Başımı usulca salladığımda mutfaktan çıktı. İçeri girmesi ile gelen birkaç konuşma sesini duydum. Adımlarımı mutfağın doğru yaklaştırdım. İçeriden gelen belirgin konuşma seslerine istemsizce kulak misafiri oldum. “Bana neden söylenmedi bu?” diyen sert, hoşnutsuz sesi duyduğumda az önceki karşılaşmamızın pek hoşuna gitmediğini anlamış oldum. “Siz Osman oğlum ilgilensin istediniz o yüzden ona söyledim bende. O da sağ olsun bulmuş getirmiş bir kızı, eli de çok maharetli. Etrafı çabucak çevirdi.” “Öyle, dili elinden uzun.” Ali Sahir’in bana söylediği laf ile duraksadım. Meryem Abla oldukça mahcup bir sesle konuşmuştu ama bu adam katıksız bir saygısızlıkla konuşuyordu onunla. Aklımdaki benliği ile gerçek kişiliği çakışıyordu kafamda. “Bir saygısızlık ettiyse affedin, küçük bir kız hep kimi kimsesi de yok. Zaten siz gelene kadar o bu evde işini bitirmiş olur, onu görmezsiniz bile.” “Gürültüye hiç tahammülüm yok, özellikle daha işe alıp alınmayacağı belli bile değilken hamama kadar çıkması da cabası.” “Affedin beyim, o işi alacağına heveslenip etrafı temizledi. Helal olmayan parayı almam dedi bende bir şey diyemedim.” “O Osman’ın hesabını ayrı çekeceğim. Git bana onu çağır. O kıza da söyle gelsin.” dediğinde kapıdan uzaklaştım. Mutfağın içinde bir o yana bir bu yana gidip gelirken Meryem Abla’nın içeri girmesi ile duraksadım. “Beyim seni çağırıyor kızım aman ha sakın karşısında bir saygısızlık etmeyesin.” dediğinde gülümsedim. “Yok abla sen merak etme, şimdiye kadar kimseye bir saygısızlığım olmadı. Konuşurum ben.” Mutfaktan çıkarak içeri doğru yürüdüm. İçimden beni işe alması için dua ederken kalbim at gibi dört nala koşuyordu. Onu susturmaya çalışarak içeri doğru adımladım. Salona girdiğimde onu koltukta otururken buldum. Büyük koltukta rahatça oturuyordu, üzerinde çok şık bir takım vardı. Heybetli edeni takımı oldukça kolay bir şekilde taşıyordu. Kısa sakalları yanağından çenesine oradan da boynuna uzanıyordu. Yüzünde az önceki gibi sert bir ifade vardı. Adımlarımı dikkatlice içeriye doğru attım. Gözleri bir şahin gibi bedenimi bulduğu an duraksadım. “Adın ne?” Tok sesinin odanın içinde yankılanması ile göğsümü gerdim. Ellerimi önümde birleştirerek başımı usulca eğdim. İçimde onun beni tanıdığına dair olan ümitlerim bir bir yitirilirken dudaklarımı araladım. “Melek.” Benim onun adını ezbere bilirken onun benden habersiz olması…can yakıyordu. “Melek.” dediğinde başımı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. Mavileri ile karşılaştığımda biçimli kaşlarını çattı. Sanki gözü beni bir yerden ısırıyormuşçasına bakıyordu ama söylemeliydim ki yüzündeki ifadesi hiç anlaşılmıyordu. “Evet.” “Gürültüden hiç hoşlanmam küçük hanım. Bu evde ses demek benim için çok büyük bir şey. O yüzden çok konuşan insanları sevmem.” dediğinde küstah tavrı ile konuşmasına hayret ettim. Bu ne kibirdi? Sanırsın bana İran padişahı. “Abi, beni çağırmışsın.” Aniden salona giren ve yanımda beliren adam ile ona döndüm. Adının Osman olduğunu öğrendiğim adam ceketinin önünü ilikleyerek ellerini önünde ovuşturdu. “Bu eve birinin alınacağından niye haberim yok Osman?” dedi, sinirli çıkan sesini duyduğumda ona baktım. Bakışlarını bir an ile Osman denen adama değdirmemişti. Bakışları üzerimdeydi. Gözlerini kırpmıyordu bile. “Abi Meryem Abla işlere yetişemeyeceği için ona birini getirdim. Bir kusur mu işledi sana karşı?” dediğinde bir an kellemi mi alacaklarını düşündüm. Öyle bir konuştu ki zannedersem şurada idam edecekti beni. Korkmadan, çekinmeden o mavi gözlere baktım. Yüzünde bir kusur gibi durmayan, aksine oldukça hoş duran yarasına baktım. O gece beni kurtarırken yüzünde böyle bir iz yoktu, ondan sonra olduğu kesindi. Acaba ne olmuştu? Canı çok yanmış mıydı? Ağrımış mıydı? Ona nasıl baktığımı bilmiyordum ancak o, bakışlarımda her ne gördüyse kaşlarını çattı. Çene kemiğini sıkması ile yanaklarında çukurlar oluştu. “Hayır, hoşuma gitmedi.” Hoşuna mı gitmemiştim? Bakışlarındaki yoğunlukla çekinmeden beni süzdü. Yeşile çalan gözlerimi, sarı bukleli kalçama uzanan saçlarımı izledi. “Hem de hiç.” O beni öylece izlerken istemsizce titredi bedenim, kalbimin atışları yüreğime ağır gelmeye başladı. Zorlukla yutkundum, düğüm düğüm olan boğazımı kezzap dökmüşüm gibi içim yaktı. “Anlamadım abi?” “Çık, gözüm görmesin seni.” dediğinde yanımdaki adamın bana dönmesi ile durdum. Osman Abi –abi diyorum çünkü benden yaşça büyüktü- eliyle önümü gösterdiğinde beni götüreceğini düşündüm. “Osman?” “Efendim abi?” “Sana kızı götür dedim mi?” dediğinde bir bana bir Ali Sahir’e baktı. “Abi sen hoşuma gitmedi falan deyince bende istemiyorsun sandım.” Ali Sahir, tahammülünün sonuna gelmiş olmalıydı ki, gözünü sıkıca yumup derin bir nefes aldım. “Çık Osman.” “Tamam abi, emrin olur.” Osman Abi yanımızdan ayrıldığında salonda küçük bir sessizlik oldu. Gözlerimi ona değdirmemek için bakışlarımı arka tarafında kalan perdelerde dolaştırdım. Desenleri oldukça hoştu, odanın içine ferahlık katıyordu. “Nereden geldin?” diye sorduğu an bakışlarımı perdeden çektim. Ona baktığımda yine aynı derinlikle ve keskin bakışlarla beni izlediğini gördüm. “Yukarı köyden.” “Ailen yok mu?” Varla yok arası bir şeydi. “Yok.” “Hiç kimse mi?” “Hiç kimsem yok.” dedim yalan söyleyerek, zira ona gerçekleri söylersem belki başına bela almak istemezdi ama ben gitmek istemiyordum. Buradan, onun yanından gitmek istemiyordum. “Kaç yaşındasın?” dediğinde sorduğu soruların sualine şaşırmıştım. Her evine aldığı kişiyi böyle yakından mı tanımak istiyordu? “Bilmem.” dediğimde kaşlarını çattı. Anlamsızca yüzüme baktığında konuşma isteği duydum. “Köy yerinde nüfus yeri yok, o yüzden anam ve babam beni kaydetmemişler. Bende bilmem yaşımı.” “Anladım, şimdi aç kulağını beni iyi dinle. Eve geldiğim zaman ortalıkta görünme. Hiç kimseyi ayakaltında istemiyorum.” dedi ve işaret parmağını kaldırarak beni gösterdi. “Özellikle seni.” Neden ben? “Temizliğini yaptıktan sonra Meryem Hanım’ın gösterdiği alt kattaki odalardan birinde kalırsın. Dediğim gibi akşam ben evdeyken ortalıklarda olma, sessizlik isterim.” Beni görmek istemiyordu. Aklımda dönüp duran gerçekle düş kırıklığına uğradım ama bir şey diyemezdim. Sonuçta ev onunda, onun kurallarıydı. Meryem Abla bu evde yeğeni olduğunu söylemişti acaba bebek miydi yoksa büyük biri miydi? Gerçi bebek olsa gürültüyü sevmem diyemezdi çünkü bebek isteyerek olmasa bile gürültü yapamazdı. “Neden ben?” dedim ağzımı tutamadan. Tek kaşını çattı. “Ne?” O öyle ciddi baktığında lafı bir kez daha tekrar etmeye gücüm yoktu. Dudaklarımı aralayıp daha yumuşak bir şekilde sordum. “Seni gözüm görmesin dediniz, neden sadece ben?” dedim, çekinmeden. Oturduğu yerden kalkarak kumaş siyah pantolonunun ceplerine yerleştirdi ellerini. Dik dik yüzüme baktı. “Hoşuma gitmiyorsun özellikle de o bakışların.” dedi, bana doğru yaklaşması ile diken üzerinde durdum. “Bana bakma ve ayrıca,” Aramızdaki mesafeyi kapatmak isteyerek birkaç adımda yanıma yaklaştı. Aramızdaki mesafeden dolayı heyecandan kıpırdandım yerimde. Ayak uçları gözüme iliştiğinde aramızda bir adımlık mesafe bıraktı. “Saçların…” “Saçlarım mı?” Gözlerinin içine merakla baktığımda sanki saçlarıma tahammül etmeye zorlanıyormuş gibi konuştu. “Evin içerisinde saçlarını görmek istemiyorum, eşarp veya yazma tak.” dediğinde şaşkınca yüzüne baktım. Saçım neden onu rahatsız ediyordu? “Ama ben temizlik yaparken saçımı bağlarım zaten, etrafa dökülmez ki.” dedim, saf saf gözlerinin içine baktığımda bakışlarını kaçırdı benden. “Söylediğim gibi ya saçlarını toplarsın ya da kendine yeni bir konak ararsın.” dediğinde ağzım açılıp, kapandı. Ona diyecek bir şey bulamadım. Saçlarımı çok severdim, küçüklüğümden bu yana hiç makas vurmamış hiç kestirmemiştim. Bedenimde en beğendiğim yer saçlarımdı. Ayrı bir özenle yıkar, bakardım. Hamamda saçlarım için saatlerce çıkmadığım olurdu. Saçlarıma takması çok saçmaydı, bu kadar mı hoşlanmamıştı? Ona hafif bir kızgınlıkla bakıp, saygısızca davranmamak için başımı salladım. “Takarım.” dediğimde gözlerimin içine bakmaktan çekinmedi. Tepkilerimi ölçmeye çalışıyordu. Bana bu kadar yakın duruyorken ona sormak ile sormamak arasında kalıyordum. Beni gerçekten de tanımamış mıydı? Göz gözeyken, aramızda küçük bir mesafe varken ona sormak istedim. Ali Sahir, bakışlarımdan bir şeyler anlamaya çalışıyordu. Öyle yoğundu ki bakışları sanki iliklerime kadar ne hissettiğimi biliyordu. “Acaba…” dedim ancak devamı gelmedi. “Ne, acaba?” dedi üzerime doğru bir adım daha attığında nefesimi tuttum. Damarlarımda akan kanı bile hissediyor gibiydi. İçimi bir kitap gidi okuyordu sanki. Ilık nefesi saçlarıma vurduğunda yutkundum. “Söyle.” Kalbim duracak gibiydi, o soruyu sormaya dilim varmıyordu ama içimdeki merak da beni kemiriyordu. Gözleri dudaklarıma, burnuma, yanaklarıma, sarıya çalan kaşlarıma değdi…Ne soracağımı merak ediyor gibiydi. “Söyle, küçük kız…” Üzerime doğru eğildiği için aramızdaki mesafe azdı. Başımı kaldırarak ona baktığımda burnum az daha burnuna değecekti. Bu ufak minik ayrıntı beni kalbimden edecekti. Midemde dönüp duran kelebeklerin kanat çırpışlarını hissettim. Dudaklarım ve gözlerim arasında gidip gelen bakışlarına karşılık olarak fısıldadım. “Beni, tanıyor musun?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD